yasaklamak yasaktir

Posted in Turkiye, internet, sansur on May 14th, 2011 by Loony Bin – Be the first to comment

Hemen Paylaş:
  • Digg
  • del.icio.us
  • Facebook
  • Google Bookmarks
  • email
  • FriendFeed
  • Live
  • RSS
  • Tumblr
  • Twitter
  • Yahoo! Bookmarks

Bal/Çoğunluk/New York

Posted in Turkiye, baska yerde yazmisim, film, new york on April 3rd, 2011 by Loony Bin – 7 Comments

**Bonjourlardan bir sifenks baykuslucoreklerim..Pazar Sabah’da cikan yazimin orjinalini buraya koyiym dedim, gazetedeki azicik daha kisasi. Hem boylece yeni yazmis gibi numaracilik da yapabiliyorum.
mucukso ve de kalipso:

Haftasonu ne Brooklyn’in terkedilmiş binalarında gizli saklı partilerde polis basana kadar dımtıs dımtıs dansettim; ne kaç haftadır denemek istediğim, bir rehinci dükkanının içinden geçilip girilen Beauty and Essex’de akşam yemeği yedim; ne de çoğu New Yorklu gibi “Cuma Cumartesi dışarı çıkılmaz, etraf turist kaynar” diyip kuzu kuzu evimde oturdum. Yok, ben sanki belediye yıkım ekipleri Emek Sineması’na gelmiş de ben de buldozerin önündeki tek engelmişim vari bir Türkiye sineması sevdasıyla Cuma akşamı Museum of Modern Art (MOMA) ve Film Society of New York’un ortaklaşa düzenlediği New Films-New Directors Festivali’nde Çoğunluk’u; Cumartesi akşamı da Village East Sineması’nda gösterime giren Bal’ı izledim. Baştan söyleyeyim: Pişman değilim.

Cuma akşamı MOMA’ya geldiğimizde yaşlı bir çifti indiğimiz taksiye binmek için deparda bekler halde bulduk. Bu değiş-tokuş, taksisi kıt Manhattan’da sık olur, o yüzden şaşırmadım da; karşımda bekleyen adamın yeryüzünün en hakikatlı Marksist düşünürlerinden Marshall Bermanolduğunu görünce azıcık afalladım. Selamlaşıp, ayaküstü biraz konuştuk. İçeri girerken, New Films’in de Berman gibi New York’un abidelerinden biri olduğunu düşündüm. Dile kolay, dünyanın dört bir yanından yeni yönetmenleri ağırlayan bu 40 yıllık festival, Almadovar’dan Spielberg’e; Aronofsky’den Spike Lee’ye sayısız efsanenin “keşfedilmesine” yardım etmiş. Bu dahiyane Berman karşılaştırmamı festivalin altı kişilik seçici kurulundan Laurence Kardish’e söylediğimde işini çok iyi yapan ve pohpohlanmaya ihtiyaç duymayan her New Yorklu gibi mütevazı güldü; sonra filmi oybirliğiyle seçtiklerini; sorduğu soruları ve klişe bir mutlu sonla bitmemesini sevdiklerini ve Seren Yüce’nin on sene önce Güneşe Yolculuk’la ağırladıkları Yeşim Ustaoğlu ile birlikte çalışmış olduğunu gördüklerinde daha da çok sevindiklerini söyledi. Sonra da “Esas meseleye gelelim” dedi, “Seren Yüce nasıl telaffuz ediliyor?” Bir kağıda yazıp alıştırma yaptık, ama film başlamadan iki dakika önce yine sordu. “Kaç kere söyliycem ya, Türkçe yazıldığı gibi okunur kardeşim!” demedim tabii, kibar bir insan numarası yapıp tekrar ettim, sonra da film başladı zaten.

İyi filmin heryerde iyi film olduğunu kanıtlarcasına, New Yorklular filmi çok seviyor, Yüce soruları cevaplamak için alkışlar arasında çıkıyor podyuma. Bir tek, filmin esas kadın kahramanı Gül’ün Kürt olduğunu anlayamıyor Amerikalılar; bir de bu akıllı, bağımsız, geleceğe dair ümitleri olan genç kadının gerzek oğlu gerzek Mertkan’da ne bulup da aşık olduğunu. Ama bu sonuncuyu ben de anlamıyorum zaten, o yüzden sayılmaz. Gelen sorular da Türkiye’den çıkan her filmden sonra duymaya alışık olduğumuz cinsten: “Türkiye sahiden böyle mi?”; “Kadınlar sahiden bu kadar eziliyor mu?”…Amerikalılar bu “sahiden” işine gönülden bağlılar; tek bir filmden bir ülke tahlili yapmaya yemin edip, paralarının karşılığını almadan terk etmiyorlar yabancı filmleri. Bense çıkışta bir Türk seyircinin “Hayır ama neden ülkemizi böyle gösteriyorlar, ayrıca biz böyle küfürlü mü konuşuyoruz?” hezeyanlarından kaçıp bir kaç arkadaşımla Plaza Hotel’in Oak Bar’ına gidiyorum, olmayan paralarımızı havaalanı kuruyemişlerinden beter çerezler ve 20 dolarlık kazık içkilere yatırıp New York’un şanslı azınlığının içinde çoğunluğu; hem hergün özlediğimiz, hem de geri dönmekten korktuğumuz uzaktaki ülkemizi konuşuyoruz.

Ertesi gün buz gibi bir New York akşamında, toplam on kişiyle izliyoruz Semih Kaplanoğlu’nun Altın Ayı ödüllü Bal’ını. Benden başka Türkiye’den seyirci yok, o gün New York Times’da çıkan övgü dolu yazıyı okuyan veya Berlin Film Festivali’ni takip eden sinefiller var salonda. Çıkışta hepsi de benim kadar büyülenmiş gözüken New Yorklularla tek tek konuşuyorum. Ama yine de “sahiden mi” sorularından yakamı kurtaramıyorum. “Türkiye sahiden böyle güzel mi?”; “Kadınların hepsi sahiden başlarını örtüyor mu?”; “Sahiden böyle şenlikler var mı?”…Eve dönerken, arka arkaya izlediğim bu iki baba-oğul hikayesini düşünüyorum. Sanki bambaşka iki ülkede, biri fısıl fısıl bir sevgiyle; öbürü bağır çağır bir faşizmle yetiştirilen, biri bir bardak sütle, öbürü her an patlamaya hazır bir silahla büyüdüklerini ispat etmek zorunda kalan bu iki oğlan çocuğunun Türkiyesini… Ve her geçen gün biraz daha boy atan, serpilen, ergenlikten çıkan Türkiye sinemasının büyüme hikayesine dünyanın öbür ucundan, New York’dan tanıklık edebildiğim için kendimi şanslı hissediyorum. Sahiden…

Hemen Paylaş:
  • Digg
  • del.icio.us
  • Facebook
  • Google Bookmarks
  • email
  • FriendFeed
  • Live
  • RSS
  • Tumblr
  • Twitter
  • Yahoo! Bookmarks

Süt Kardeşler: Ruth Sheen & Sid

Posted in boyle de bir insan var, face doubles, film, mesurlar on April 2nd, 2011 by Loony Bin – Be the first to comment


Öncelikle, farketmişsinizdir: face doubles serimizin ismini süt kardeşlere çevirdim. Face doubles diyince böyle kendini Penelope Cruz zanneden Müjdat Gezen Sanat Merkezi öğrencisi gibi oluyodu. Süt kardeşler hem gelenek göreneklerimize hem de loonybin ruhuna daha uygun sanki, di mi kuzuluçöreklerim?

Sonracııma, gelelim süt kardeşlerin kahramanlarına. Sol köşede Ice Age’den Sid, sağ köşede de Mike Leigh’in Another Year filminden Ruth Sheen var. Filmi izlerken leng bu kadın birine benziyo, birine benziyo diye diye beynimi kemirdim de kemirdim. Eve gelince düştü jeton: a-ha! dedim sid’in ana ayrı, baba bir kardeşi. Ama sanmayın ki filme garezim var. Aksine, Another Year bu sene izlediğim en tatlı, en kalp burucu, en kuzusarması filmdi. Ruth Sheen de filmde parıl parıl parlıyodu. Hiç öyle oha gıdıya baklanmıyosunuz, ay ne hoş, ne bal kadın ben olsam ben de aşık olurdum diyosunuz gayet.

Manitadan yeni ayrıldıysanız, allaam yalebbim şu yellozun bile tash gibi sevgilisi var ben niye yalnızım diye ağlıyosanız, veya herhangi bir sebepten depresyondaysanız Another Year’ı izlemeyin. Ama işlerim tıkırında keyfim yerinde diyosanız, veya iyi filmin köpeğiyim depresyon beni bozmazcıysanız İstanbul Film Festivali‘nde gösterilicekmis, kaçırmayın. Bi de filmde herkes çok Actors Studio da, siz en çok Mary’i oynayan, Mike Leigh’in en kıdemli ilham perisi Lesley Manville‘i izleyin. O son kare yok mu o son kare, akşam rüyanıza girmezse ben de loonybin diilim işlemeli mendile hıçır hıçır ağlayan çalıkusularım.
Hadi mucuksokalipso…

Hemen Paylaş:
  • Digg
  • del.icio.us
  • Facebook
  • Google Bookmarks
  • email
  • FriendFeed
  • Live
  • RSS
  • Tumblr
  • Twitter
  • Yahoo! Bookmarks

hi-hi evet

Posted in baska yerde yazmisim, blog, boyle de bisi oldu, hi-hi evet, medya, sabah on March 26th, 2011 by Loony Bin – Be the first to comment


Pazar Sabah‘la kucuk bi roportaj yapmistik. Tembellikten koymayi unutmusum tabii ki.
Valla butun kimlik bilgilerimi ifsa ettim, bi sutyen olcumu vermedigim kalmis.
Okumak icin BURAYA
Mucuksokalipso kuzulucoreklerim

Hemen Paylaş:
  • Digg
  • del.icio.us
  • Facebook
  • Google Bookmarks
  • email
  • FriendFeed
  • Live
  • RSS
  • Tumblr
  • Twitter
  • Yahoo! Bookmarks

Biri Çabuk Soyunsun ve Oscarlar

Posted in TV, fashion, film, mesurlar, oscar, ricky gervais, robert de niro on February 28th, 2011 by Loony Bin – 15 Comments

Ricky Gervais ateistim diye bizi kekledi bence. Adam Tellibaba’ya adak mı adamış nedir, bu kadar ayh imdaat, bu kadar al canımı yarabbim bi Oscar daha izlememiştik. Ben mesela en son dişçide kanal tedavisi sırası beklerken bu kadar sıkılmıştım, ki onda bile en azından acıyı dindirsin diye uyuşturuyolar adamı. En heyecanlı kısmı 132 yasındaki Kirk Douglas’ın sahnede can vermemesi olan bi törenden bahsediyoruz nihayetinde.

Bunca senedir ilk kez “leng acaba yazı bile yazmasam mı?” diye düşündüğüm, üstelik ateşler içinde aksırıp tıksırarak izlediim Oskarların en uzat şu oksijen maskesini allah rızası için anlarına gelin beraber bakalım suratı ütüsüz çarşafa dönmüş Annette Beningciklerim:

Anne’den 18 cevapsız çağrı var: Hayatımda Anne Hathaway kadar bayık bi insan daha görmedim. O içinde plastik erimiş microwave fırın ağzı; o yayık ayranı gülüşü; o iki dakikada bir “Jamessss” demeleri; o 52 saat prova edilmiş güya gülmemi tutamadım halleri; o Telemundo’da Çarkıfelek hostesi kılıklı kıro elbiseleri saçı başı; o “size öyle hayranım ki çişimi altıma kaçırdım” yalakalıkları..Ayhhh…Anne Hathaway sevgilim olsa her arayışında mesaja düşürür, arkadaşım olsa öbür kızlarla çatırçatır dedikodusunu yapar; aynı sınıfta olsak eteğinin arkasına daksille “beyinsiz” yazar; beden dersinde ters takla atamayınca “salakkk, salakkk” diye gülerdim. Ha James Franco farklı mıydı? Yoo…Hem sergi açarım, hem kitap yazarım, hem doktora yapar hem soap opera’da oynar hem Oscarları sunarım..Ha afferim, biz de hem kakamızı yapıp, hem dergi okuyup, hem müzik dinleyip hem de ‘annee tuvalet kağıdı bitmiş” diye bağırabiliyoruz ama kimsenin gözüne sokmuyoruz di mi?

Kirk Douglas Ölmedi Yüreğimde Yaşıyo: Kirk Douglas’ı yoğun bakımdan çıkarmışlar sahneye itivermişler. Tamam Allah uzun ömür versin de, burası da Oscarlar yani Beverly Hills Huzurevi yaşlılar haftası müsameresi diil ki…Bi de suratı ne kadar acıklıydı, artık kırışıklık üstü botox mu tutmamış, kuliste Scarlett Johansson’ın memelerini görüp yüz felci mi geçirmiş anlamadık…O hızla da herhalde En İyi film Oskarı açıklanırken varmıştır kulise. Ama bence Akademi bunu bilerek & kıllığına yaptı. Şimdi en iyi yardımcı kadın oyuncu ödülünü alan Melissa Leo gitti kendi parasıyla “noolur ama noolur beni seçin” temalı reklamlar çektirip bunları bütün dergilerde yayınlattı ve Hollywood’un yaşlı kadınları fifisine sallamadığını, o yüzden kendi işini kendi görmek zorunda kaldığını anlattı ya sokakta her gördüğünü esir alıp…İşte son bi kaç haftanın dedikoduları Akademi’nin bu işe çok gıcık olduğu ve sırf bu yüzden Oscar’ı Melissa’ya vermeyecekleri yönündeydi. Sanırım Oscar’ı alacağı belli olunca da kadından öclerini ödülü dünyanın en yaşlı insanına verdirerek aldılar. Böyle saça böyle tarak napceksin…

Bi kerecik soyunsan ölür müsün?: Tören o kadar sıkıcıydı ki geceyi kurtarabilecek tek şey birinin soyunması, elbisesinin yırtılıp Spanx’inin görünmesi falandı, o da olmadı. Hayatımda ilk defa “leng Robert Downey Junior’ın da gideri varmış” diye düşündüm diyim anlayın. Ama iki saat beklediğim Javier Bardem de sahneye Gar Lokantası’nin şef garsonu kılığında çıkınca bende şalterler attı, o gazla James Franco’ya “acayip sıkıcı, allah aşkına gömleğini çıkar” diye tweet attım ama seninki oralı olmadı. Bi daha gecenin köründe “Bu gece drag yapıcam sana gelip kıyafet aliym mi Bin noolur” diye başkasını ararsın artık Franco Bey, hıh!

Geceden çıkardığım dersler:

-Ne varsa yine eskilerde var annem. Bundan sonra Angelina Jolie’ye laf edersem pipim düşsün! Meğer Angiecim, kocasıgil Brad, hasmı Jennifer, George Clooney, Robert de Niro, hele hele en önde oturup ağzında sakızı “oo piti pitiii” diye akşama misafir edeceği starlet’i seçen Jack Nicholson olmayınca ne kaknem oluyomuş Oscarlar..Abi onur ödülü alan Jean Luc Godard’ı geç, geçen sene en iyi yardımcı kadın Oscar’ını alan Monique bile gelmemişti, kadın bacağındaki kılları almaya üşenmiş sen hesap et Oscarların düzeyini.

-Gece boyunca hiç de ünlü olmayan ve son derece çirkin adamlar sahneye çıkıp “Biricik karıma teşekkürler” dedikçe anladım ki bu koca seçme olayında standartları değiştirmek lazım. Bundan sonraki hedef parasız pulsuz ilk filmini çekmeye çalışan yağlı saçlı karnı aç gençler; hala anne-babasının bodrum katında yaşayıp “belgeselim için araştırma yapıyorum” diyen inekler, ve “film okuluna geldim kalıcak yerim yok” diye ağlayan şaşkın ana kuzuları..Ha veya ünlü bi aktrisle kanka olunucak. Evde beton gibi manitası Ryan Gosling dururken törene patatesli gözleme kılıklı kankası Busy Philipps’le gelen Michelle Williams’i görünce karar verdim buna da. Salak mısın kızım sen ya?

-Bütün çocukluğum boyunca annem her “yemedim yedirdim giymedim giydirdim, sizi en iyi okullara gönderdim” veya babam “hiç yapmadıysam 3 ton muhallebi yapmışımdır” dediğinde “doğurmasaydınız ya, ben mi dedim doğurun diye haa ben mi dedim” diye çemkirip odamın kapısını hızlıca kapadım ve Tori Amos’un sesini açtım. Peki elime ne geçti? Koca bi hiç. Halbuki bak Nathalie Portman’a “annecim iyi ki beni doğurmuşsun” demelere doyamadı kız. Bundan sonra anneye babaya ful fors yaltaklanılıcak, zira başka türlü Yeşilçam Ödülleri’ni süpürmeme imkan yok belli oldu.

Hiç mi iyi bişi olmadı?: Valla olmadı desem başım ağrımaz da, hadi sizi eli boş göndermiyim kuzusarmalarım: keşke küçük bi ülkem olsa da kraliçesi yapsam dediğim Cate Blanchett’in koy müzeye sanat eseri diye bak güzelliğindeki Givenchy elbisesi; dünyanın en dude insani Jeff Bridges’in yüzyıllardır hiç ayrılmadığı ve bir film çekiminde kaldığı otelde temizlikçilik yaparken tanışıp evlendiği güzeller güzeli karısı, kızları; Christian Bale’ın ödül alırken The Fighther’da canlandırdığı Dickie Eklund’ın web sitesini verip “Gidin sizi train etsin” demesi; her gördüğümde sırtına yastıklar koymak, elini öpüp başıma koymak istediğim Eli Wallach’ın onur Oscar’ı alması; en sonda çıkan PS22 çocuk korosundaki o şişko sarı saçlı çocuğun pambukluğu; Dido’nun hamile kalıp törene gelememesi ve127 Hours’un şarkısını onun yerine Florence Welch tatlısının söylemesi; en bi çok sevdiğim, orjinal Brothers’ın, After the Wedding’in yönetmeni dogmacılıktan gelme serin insan Suzanne Bier’in filmi In a Better World’un en iyi yabancı film Oscar’ını alması; gecenin sonunda allaam daha beteri de olabilirdi, mesela Celine Dion annem olabilirdi, sabahları “bonjourrrr mon bebe bleu de la bidi bidii hanimiş benim kızımm” falan diye beni uyandırabilir, akşamları zorla piyanonun başına geçirip şarkılar söyleyebilirdi veya Nicole Kidman olabilirdim ve kocam Keith Urban olabilir her sabah “fön makinasını ben kullanıcam, hayır efendim ben kullanıcam” diye kavga edebilirdik diye düşünmem ve halime şükretmem…

İşte beleyken bele baykuşlu çöreklerim. Bi süre dinlenicem beni Kral TV Müzik Ödülleri’nde uyandırın der, yumşak yanaklarınızdan öperim

mucuksokalipso

Ha bu arada kazananların listesi için şuraya, ay yacıkk ya kıyamam yoksa film yorumu, ödül listesi falan mı bekliyodun?

Hemen Paylaş:
  • Digg
  • del.icio.us
  • Facebook
  • Google Bookmarks
  • email
  • FriendFeed
  • Live
  • RSS
  • Tumblr
  • Twitter
  • Yahoo! Bookmarks

Müzik de Bi Sanattır İcabında & Grammyler

Posted in Kibariye, TV, bob dylan, boyle de bisi oldu, fashion, grammy, hi-hi evet, mesurlar, muzik, new yorker, ulubey, yacik on February 14th, 2011 by Loony Bin – 9 Comments

Müzikten çok anlamıyorum sanırım. Bir kaç istisna dışında Grammyler benim için duş yaparken radyodan duyup şampuanı mikrofonmuş gibi tutarken “the lala-laa-this-laalaa-loveee yeee” falan diye sözlerini uydurduğum şarkıların toplaşıp söylendiği bi müsamere gibi bişi. Kırmızı halıda da çok iyi değilim. Mesela Oskarlar’da bana “Şu kim?” diye sorsanız 20 metre uzaktan ensesindeki benden aile ağacını çiziveririm de Grammyler’de bi tıkanıyorum. Hele bu Türk halk müziği sanatçılarının hiçbirini tanımıyorum. Ulubey “O kız güzelmiş kim o?” diyo mesela, herhangi bi film töreninde “Ayyy o mu? O var ya geçen sene herpes oldu, bacağında da kıl dönmesi varmış yaramaz boşver” diye cemkirebilecekken “Haa, bilmem ki kimmiş?” diyorum. Ee sen öyle melül melül bakarsan adam da ilk boş vaktinde “bla bla naked pics” diye goooglelar tabii ne sandın. You snooze you loose tatlım. Bu seneki Grammyler de iyice bi karışıktı tam ambele oldum. Abi biri bana Justın Bieber’la Bob Dylan’ın; John Mayer’la Eminem’in; Miley Cyrus’la Mick Jagger’in nasıl aynı ortamda olduğunu anlatabilir mi si bemol aşkına? Ödüllere de hiç kafam basmadı . Şimdi mesela Arcade Fire en iyi alternatif albümü alamayıp nasıl en iyi albüm ödülünü alıyo anlamadım. Amaan neyse alsınlar yacık, çok seviyorum Arcade Fire’i. Sirkten kaçmış Paul sokağı çocukları gibi geliyo bana onlar, böyle kimse bakmıyoken kir pas çamur içinde fil yavrularının üstünde parklarda kırlarda şarkılar söylüyolarmış zannedip seviniyorum.

Enivey. Gecenin diğer kepazeliklerine ve zinga zinga zingarellalarına gelin bakalım Bob Dylan şarkı söylerken “Alt yazısı yok mu bunun ne diyo müzik mi ki şimdi bu?” suratiyla sahneye bakakalan şaşkoloz JLolarım:

Ormandaki bütün ağaçları ben yedim, üstüne bi de nehir içtim: Törenin başındaki günümüz divaları Aretha Franklin tribute’u, Florence Welchkınalı kuzusu dışında çok gerzoydu. Önce güya bi geçmişten günümüze Aretha barkovizyonu yaptılar. Ama kadın her sene 45 kilo aldığı için bu daha ziyade bi “Aretha Franklin nasıl obez oldu vah vaaah” power point’i oldu çok ayıp kaçtı. Sonra Jennifer Hudson “Zayıfım ben di mi, siz de görüyosunuz di mi, gerçek di mi bu?” ifadesiyle ördek ördek etrafa baktı, Amerikanya’nın Ebru Gündeş’i Christina Aguilera 2 gün önce ince kıyım doğradığı İstikbal Marşı’nın (naber Bir +Bir?) utancını silicem gayretiyle ses tellerini yırttı da yırttı; en son da Aretha çıktı bir iki cümle edip gitti. Bence “Sizi var ya mendil diye iki mememin arasından çıkarır terimi silerim kemikli pirzolalar” demek istedi. Hi-hi evet bence kesin öyle.

TEN Çamaşır A.Ş. iftiharla sunar: Lady Gaga kırmızı halıya Alien’daki sümüksü canavarın gözü yaşlı dul karısı kıyafetiyle gelmişti, görmüşsünüzdür. Benim şahsen kendim midem kalktı. Sonra şarkı söylerken bu yumurtanın içinden çıkıverdi aaa bi baktım Do Re Mi çamaşır mağazasında indirim sepetinin dibinde kalmış ten rengi bi don bi yamuk yumuk sutyen giymiş başladı “bornnn this wayyy” diye. Şarkı da resmen Madonna’nın Express Yourself’inden çalıntı. Leng anan baban Upper West Side sosyetesi, seneliği yüz bin dolareslik okullara okumuşsun sonra gel “ama ama ben çok ezildimmmm” ayakları. “Bırak allaasen palavracı karbon” diyesim geldi de demedim çünkü belli ki günümüz çocukları cidden çok kötü durumda ve bu pasaport müdürlüğü koridorunda bayat cips satan makina kılıklı kadının bir iki ümit verici sözüne bile muhtaçlar. İyi madem napalım.

Biz küçükken kafamızı çarptık anlayış gösterin: Kings of Leon’la Miley Cyrus bişi sunmaya beraber çıkınca bende şalterler attı Kiboşum. Tamam itiraf ediyorum bir iki kere “Use Somebody” dinleyip buzlu rakı yuvarlamışlığım vardır ama adamlar resmengo kafayı yemiş. Bu hırtolar bi kere basçılarının kafasına güvercin sıçtı diye konserlerini yarıda kesmişti ordan anlamamız lazımdı zaten ya enivey. Şimdi bu Yüksek Sadakat’ın Amerika şubesi Glee’ye (bana bana Bihter’ine stayla) şarkılarını vermedi çok bebe bi dizi diye. Bi kere de Ugly Betty’e vermemişlerdi zaten. Sonra Glee’nin yaratıcısı Ryan Murphy bunlara “Fuck you” dedi. Tamam azıcık ayıp, ama bu testesteronlu baltalar bi coş sen, yok efendim Ryan Murphy gitsin sutyen takip manikür yaptırsınmış, kendine terapist bulsaymış bi anda fışkırdı içlerinden homofobik konfetiler. İşin komiği şarkılarını Gossip Girl’in bi bölümüne seve bayıla vermişlerdi. Şimdi de çık Miley Cyrus’la ödül sun. Ha yani hominiyatak seksi kız teenager olunca eyvallah, gay çocukların olduğu dizi olunca bize göre diiill. Yok yeee! Güvercini bırak, rahmetli ananecimin dediği gibi “Köpek sıçsın kafanıza” canım.

Kimi Başka Gerzeklikler: Hmmm…Bi dolu vardı ya dur hatırlıyım. Meselaa, Rihanna’nın Eminemli “I love the way it hurts” şarkısı. Salak mısın sen a benim yavrucum, a güzel kızım? Daha yeni ağzın burnun dağıldı, dayağı yedin o embesil Chris Brown bebesinden sen ne diye çıkıp vur parçala tırmala erkeğim benim şarkısı söylüyosun ki? Bi de bunun “şiddetimiz çok seksi di mi hünkarım?” duvarlara yumruklu falan Kıraç’dan liseden bir kız sevdim slow şarkı klibi var. İyhh, allam yalebbim. Sonracııma, siz görmediniz tabii- tam Eminem’in ödülünden önce Scientology reklamı çıktı abi. Ben önce klima reklamı sandım hahahahha şok şok şok organize din artık televizyona reklam veriyo ya kafalara gel. Bu hafta New Yorker’da Scientology’dan canını seven kaçsın yapan yönetmen Paul Haggis’le ilgili 26 sayfalık bi dosya var da, heralde ödleri şeylerine karıştı reklamlık olmuşlar. Artık dergilerde “İslama gel ey kafir” diye reklamlar okursak şaşırmıycam. Ay bi de sonra Eminem ödül alırken bi baktım boynunda Scientology kolyesi, iyice kıllandım. Leng şike mi var noluyo diyerekten. Öbür şike komplo teorim de en iyi çıkış yapan sanatçı ödülüne. Bu ödülü alan Esparanza Spalding denen kız Obama’nın favorisi. Adam buna Nobel ödüllerinde falan konser verdirtti o derece. Yani şimdi yanında bi kirvesi Kemal Özkan amcası eksik sünnet çocuğu kılıklı Justin Bieber alsın demiyorum, ama Florence & the Machine alabilirdi mesela. Ben bu kızın şarkısını duşta bile duymadım yeminle. Bi de kırmızı halıda çok ünlü olmayan şarkıcılar resim çekilirken publicistlerin üstünde isimleri yazan levha tutmasına çok acıdım. Gerçekten de çok ünlü olmayan bi ünlü olmak çok acıklı olmalı. En son gerzeklik de bence Rihanna’yla kankası Kathy Perry’nin feci detone olmalarıydı. Rezil oldular ya rüsva. Hahahaha onlara da kallavi bi yacık.

Do a dear a female dear: Güzel şeyler de olmadı diil. Onları yemeğin en güzel lokması gibi sona saklamayı seviyorum biliyosunuz. Meselaaa, Bob Dylan kağıt helva arası mükemmelik dondurması gibiydi. Hele onla söyleyen gruplardan bi tanesini çok seviyorum. Bu ilk çıkanlar hani, Mumford & Sons adları. Best new artist’e de adaylardı. Shakespeare’li edebiyatlı falan şarkıları var çok tatlı, sahnede hop hop diye enstrümanlarını değiştiriyolar baya kuzular. Sonra Mick Jagger da bombasyondu. Gerçi Keith Richards son kitabında “Mick’in pipisi çok küçüktü, Marianne Faithfull da dayanamadı terketti” dedi, sonra Faithfull da “He ya valla öyle olduydu” diye onayladı ya, ben harbiden mi lan diye ipucu aramaktan pek şarkıyı dinleyemedim. Bi de bu adam çok zayıf leng, onun kotunun bi bacağına benim başparmağım girmez yeminle, o bakımdan yani bilemedim. Olamaz mı, olabilir. En son akıllı bıdıklık da Cee Lo Green’in kuklalı, tavuskuşu drag queen olmuş aman da aman şarkısıydı. Tabii ortopedik yastık kılıklı Gywenth Paltrow törenin en şeker en tatlı şovunun içine etmeseydi çıkmayan sesi ve dans edemeyen Ajda Pekkan halleriyle. Bu kız şey gibi ya, arabanın sileceklerinin suyu donar ya kış günü, hah işte o donmuş lanet olasıca su gibi. Gıcc-cık.

Ayh yoruldum, işte beleyken bele do re mi fa sollerim. Son olarak Kanye West’siz Grammy de yoğurtsuz mantıya benziyomuş çok da sıkıcıydı der, yumşak yanaklarınızdan mucuksokalipso diye öperim.

Hemen Paylaş:
  • Digg
  • del.icio.us
  • Facebook
  • Google Bookmarks
  • email
  • FriendFeed
  • Live
  • RSS
  • Tumblr
  • Twitter
  • Yahoo! Bookmarks

Senin Ağzını Caaaarrt Diye ve Golden Globes

Posted in TV, boyle de bisi oldu, fashion, film, golden globes, mesurlar, oscar, ricky gervais, robert de niro, yacik on January 17th, 2011 by Loony Bin – 4 Comments

Tahminim– ben yediğim 2,5 kilo guacamole, 38 bardak çay-kahve ve üşenmeyip üstüne şam fıstığı didiklediğim çikolatalı gelatodan geçirdiğim mide fesatını rezene çayıyla bastırmaya çalışıp bu satırları yazarkene, Hollywood’un ağır siklet gençleri Ricky Gervais’i tenhada sıkıştırmış bi güzel pataklıyo, True Grit’ciler Lea Michele’i; garsonlar Robert de Niro’yu; bütün kadın oyuncular da Aaron Sorkin’i tepeliyo olabilir. Zira ben bu kadar laf sokmacalı, çıkışa gel çıkışalı ödül töreni görmedim sevgili ne olup bittiğini anlıyomuş gibi kafa sallayarak etrafa bakmaktan beyinciği ağrımış Meghan Foxlarım…

Hadi ver elini de, gecenin en senin ağzını caaart diye anlarına ve de öbür dandan dandanakanlarına bakalım:

Bak Hollywood Şirin, bu Gargamel Amcan: Şimdiiii, her ne kadar koy beni klübelere hav hav havlat derecesinde Ricky Gervais’in köpeği olsam da, Gervais bu sefer fazla Şirinler’i gırtlaklamaya gelmiş Gargamel kaldı Golden Globes’a. Bence hava hoş, arasına cips kırıntıları dökülmüş kanepemde “ahahaha Angelina’ya kabiliyetsiz dedi, Jlo’ya rospik ohh yürü be Rikitos’ diye göbeğimi kaşırım da, adamlar kaldıramıyo burası da London diil be mate! Bi de tabii bu kadar sizi gidi gerzo Amerikalı yıldızcıklar yapıcaksan, hem kariyerinin direksiyonunu bu denli Amerika’ya kırmamış olman, hem The Invention of Lying’den daha akıllı bi film çekmiş olman, hem de “Steve Carrell’i de ben yarattım”dan daha orjinal bi şaka yapman lazım mesela. Amaan neyse ne, seneye Jimmy Fallon totolarını pudralar bunların rahatlarlar, Ricky’miz de bize kalır cok da fifi.

Are U Talkin To Me?: Robert de Niro’nun konuşması da bi asabiydi, ben “allaam yalebbim inşallah ekrana bakarken hamile kalma teknolocisi çıkmamıştır yoksa mıçtık” diye dertlenirken sinirlendirmişler padişahımı belli ki. Önce “Hem Little Fockers’i yarışmaya sokmuyosunuz hem ödül ayağına burda benim üstümden para kazanıyosunuz, hem de mok gibi bi kolaj hazırlamışsınız” diye köpürdü, sonra “zaten Foreign Press üyeleri, garsonlar ve Javier Bardem şovdan önce sınır dışı edilmiş” diye güya ters köşe bi politik espri yaptı, sonra da “bu filmleri hep çocuklarım özel okula gitsin diye yaptım ehiehi” diye cila çekti. Yaani…Beni bozmaz sonuçta çocuklarımın babasıdır, her türlü bağrıma başarım da, baktım Glee ödül alınca hemen “bu ödülü devlet okulu öğretmenlerine adıyoruz” falan die nankörlendiler. Hadsiz televizyoncular nolcak!

Annem artık bize gelmesin dedi: Gleeciler de Lea Michel’den baya tiskiniyo belli oldu.. Şimdi şöyle bişi olmuş: bu True Grit’in başrolündeki küçük kız, rolü için seçmelere gittiğinde stüdyoda Lea’yı görmüş bi imza istemiş, Lea da buna bi takma kirpiğini bile atmamış, “şu an meşguleaam canım” çekmiş. Kız da hıçırhöngür ağlamış meşur olunca da her gazeteye haldır huldur yetiştirdi bunu. Hah, işte Sue Slyvester ödül aldığında buna nazire yaptı “bu arada 14 yasında kızlar bana geldiğinde mutlaka bir iki dakikamı ayırıyorum” dedi. Hiçbiri de Lea’ya teşekkür falan etmedi, bu da oturduğu yerden debelendi “bak şimdi ağlıyorum, çok duygulandım tiksiriyorum yeminle” pozu çekicem diye böbrek taşı düşürdü yavrucak. Yaa…Ayh, ne zor dedikoduymuş bu ya, ben de kum döktüm resmen anlaticam diye.

Nezleyim dedim sana, nezleyim BE ALLAAN BELASI: Aaron Sorkin yeniden kokaine başlamış zannımca. Bu saykorella hyper konuşmayı başka türlü açıklayamıyorum zira. Yok efendim elit olmak çok şahane bişeymiş, yok şehzadem kızlarına da elit olmaya özenin diyomuş, bütün kadın adaylara teşekkür ediyomuş, akıllı kadınlar daha çok eğlenirmiş..Zırvalardan bir çelenk. Madem öyle Social Network’de niye bütün kadınlar ayran budalası kenar süsü diye sorarlar adama. Ukaladümbeleği sen de..

Gecenin en yacık leng kadınları/adamları: Gencecik yaşında aşırı botoşok’dan Jamie Presley’e dönmüş suratı ve Snooki solaryumuyla Emma Stone; ödül töreni öncesi şipşak estetikten sol gözü kapanmış seğiren Julianna Margulies; There’s Something About Mary’deki Cameron Diaz’a benzemiş fıştırık saçlarıyla Annette Bening; Mon Amour pavyonun perdesini kılık diye giyip gelmiş Gabourey Sidibe; “bak şimdi kocamın papyonunu düzeltiyorum”, “bak şimdi omzuna yatıverdim”, “sevin beni”, “sevin beni dedim nöbetçilerr!!!!” çaresizliğindeki Angelina Jolie; onun omza yatma hareketini görüp hemen arttıran “yaşlıyız ama biz hala sevişiyoruz taaam mı” tutarekliğindeki Kyra Sedgwick, ay bi de kendini zorla çirkinleştirmeye yemin etmiş, Joan Baez’in bi gün Bob Dylan’la evleniriz hayalleriyle dikip sandığına kaldırdığı gelinliğini giyip gelmiş Michelle Williams…Adamlardan da ”artık zayıflayarak rol kesmeye gücüm kalmadı, karaciğerim çöktü sinir sistemim heba” paniklerindeki Christian Bale, veeee saç diplerinden fön sıcağının dumanı tüten, krepeden tiftik tiftik veya da boyası gelmiş saçlarıyla John Hamm, Kevin Bacon, Colin Firth, Al Pacino, ve Dennis Quaid…

Tamam piki, süfliyatdan nasibini almamış anları da vardı gecenin. Onları da sayıp öyle gidelim bari küsmeyin hemen: mesela Jane Fonda, Katie Segal, Melissa Leo gibi 50 üstü kadınların zerafeti ve güzelliği, Glee’de Kurt’ü oynayan Chris Colfer’in gay çocuklara pislik yapan zorba okul arkadaşlarına “screw those kids” dediği konuşması, Sofia Vergara ve Helen Mirren’in epik memeleri, bi de ekrana çıktığı anda googlelayıp resimleriyle “future husband” isimli koca bir klasör doldurduğum en iyi mini dizi seçilen Carlos’un başrolündeki Edgar Ramirez. Kendisine ohş yavlum diyoruz selam ediyoruz.

İşte beleyken bele..Oskarlarda görüşmek üzere mucuksokalipso kuzusarmalarım.

Hemen Paylaş:
  • Digg
  • del.icio.us
  • Facebook
  • Google Bookmarks
  • email
  • FriendFeed
  • Live
  • RSS
  • Tumblr
  • Twitter
  • Yahoo! Bookmarks

Tüm Gerçekleriyle Kayak Sporu ve Fuck You Yılbaşı

Posted in boyle de bisi oldu, gicik, hopciki, romans, ulubey, yilbasi on January 2nd, 2011 by Loony Bin – 12 Comments

Dün terbiyemizi bozup da yüzüne söyleyemedik, şimdi arkasından gönül rahatlığıyla pislikleşebiliriz bence: Fuck you 2010! Sen ne çirkef, ne adi, ne gıc-cık bir yıl çıktın ya. Hiç randıman alamadım senden, hiç… Hadi neyse nankörlük etmeyelim, daha beterlerini de gördük. Şimdi NASA muhafaza, bu yılbaşına da kayakta girebilirdim mesela. Geçen seneki gibi, ondan öncekinden önceki sene gibi. Ayh, düşündükçe Ankara’da babamın dişçi arkadaşının pirana dolu akvaryumuna löplöp attığı salam dilimleri gibi hissediyorum kendimi. Fuck you kayak. Yeryüzünün en gerzo sporusun. I tiksinmek you very much.

Madem öyle ne işin vardı dağ tepelerinde diyeceksiniz. Şimdi bahçıvan olmuş ama bi zamanlar çok asiydi be Özlem Tekin’den geliyor sevgili baykuşlu böreklerim: Aşk için, aşk! Bu ulubey denen çok kayakçı. Üç yaşında dağ tepelerinde tombalak resimleri falan var. Zaten şu hayatta da çok az şeyi seviyo, dedim bari bi kere de beraber gidelim de sevinsin yavrucak. Bi de bu aktiviteci çiftlere özeniyorum çok. Hani sen Pazar gününü delik pijamaların ve bi kova Baskin & Robins’le SNL re-runlarını izleyip toplamda üç adet yüklemli cümle kurarak geçirirken Central Park’da bisiklete binen, dağ bayır tırmanan, “tenis oynadık ben yendimm”, “ama hile yaptın o sayı benimdi”, “hayır bi kere ay hiç yenilgiye gelemezmiş benim kocişim” falan diye şakacıktan rekabetçiliğimiz ne seksi di mi pozları çeken çiftler var ya, hah işte onlar gibi olmak istiyorum ben de. Hayır bizim beraber yaptığımız tek sportif aktivite dişlerimizi fırçalarken kim aynanın önünü kapıcak itişmesi, ki onun da bi kalori yaktırdığını görmedik daha.

Enivey, işte 2 yılbaşı öncesi biz böyle kalabalık bi grupcak kayağa gitmeye karar verdik. Ben süperhiper heyecanlıyım çünkü bütün ömrüm ulubey’den şuşufufu kayak hikayeleri dinleyerek geçmiş. Yok Chamonix yok Courchevel böyle devamlı oh la la Champs Elysée isimler telaffuz edip gözümü boyamış, sanıyorum ki beyazlar içinde bi Sevtap Parman gibi salınarak zirvelerde sıcak çikolatalar içicem, otelden çıkarken Abercrombie & Fitch modeli misali diri gençler kayaklarımı bağlıycak, Kadir İnanır’ın gençliği giderinde kayak hocalarıyla kırıştırarak dağlardan aşağılara süzülücem, sonra ulubey’le elele tutuşup teleferiklere tırmanıcaz, akşam da şömine onu kuzu postlarında yuvarlanarak şampanyalarımızı yudumlıycaz bu arada devamlı spor yaptığımız için yedi buçuk kilo verip taş gibi olucaz falan. Ha canım koy, koy suyundan da..

Önce toplaşıp kayak kılığı alışverişine gittik. 2 çocuk sonrası sarkmış göbekle bikini alışverişine gitmeyi tercih ederim yeminle. Bi kere herşey anormasyon pahalı, hani o televizyonda gördüğümüz cool boardcu kızların kılıkları var ya 2 parça al bin kaymeyi bayıl hesabı. Azıcık daha normal fiyatlı şeylere bakiym diyosun onlar da zevksizliğin Everest’i: Seçenekler fosforlu pembe, kusmuk yeşili üstüne cırcır benekli falan..Dedim junior kısmına bakıym nasıl olsa bu Amerikalıların teenageri bizim grekoromen güreşçi ölçülerinde ay orda da şıklar Shrekli mont, Barbieli tayt falan. Bi de bişi beğeniyorum mesela, ulubey hemen “yok muhkem diil o, üşürsün” diye çemkiriyo. Bi yandan da hayatta en sevdiği kelime olan muhkemi 2 cümlede bir kullanabileceği bi ortam bulduğu için zevkten hexagon olmuş, devamlı bana patronluk taslıyo. Ya sabır ben bişiler seçtim kabinde giyiyorum dışarda 8 kişi bekliyo “hadi çık çık bakalım” diye, aldı mı beni bi ağlamaklık. Allaam yalebbim bi insan bi kıyafeti giyip bu kadar çirkin mi olabilir, Michelin Man gibi görünmeyi bırak, boğazına 32 tane yavru hipopotam oturmuş gibi bi daralma hissi, bi katkatlık, hadi Sevtap Parmanlığından geçtim leng çisim gelse napıcam gibi varoluşsal sorunlar içinde paralanıyorum. Bi de grupdaki diğer hatunlar o kadar petite o kadar petite ki, 32 kiloya 1.42 boyunda diilsen kendini iyi hissetmene imkan ihtimal yok anacım her şekil katanasın. Enivey bunlar beni gazladılar “aaa çok harika oldun hanimiş tavsancık agucuk gugucuk” diye biz dükkandan çıktık vurduk kendimizi dağ yollarına.

Gittiğimiz dağ da hiç öyle Fransızca isimli hopçiki kasabalar gibi diil de, nasıl desem hani sosyetik İstanbullu ailelerin bi zamanlar zenginlermiş de sonra düşmüşler bi akrabaları olur ya anca bayramda seyranda ziyarete gidip kulpları kırılmış hafif sararmış ama antika fincanlarda çay içtikleri, hah işte öyle bi yerdi. Fi tarihinde olimpiyatlar yapılmış, bütün o tesisler falan yerli yerinde ama bi eskimislik hakim herşeye, böyle 80’lerden kalma solmuş bi Ralph Lauren kataloğu gibi insanlar ve heryer…Gerçi o terkedilmiş bowling salonlarında, ironi olsun diye değil ciddi ciddi Ace of Base çalınan diskolarında, buz pateni pistlerinde ateş kenarlarında saykolar gibi de eğlendik ama o kısımlarını yazamıycam şimdi çünkü bu bir I hate kayak yazısı, hiçbirinizi özendirmek istemem klimanjarolu çöreklerim…

Enivey, zaten bi haftasonluk gitmişiz ilk gün dakka bir smaç bir bunlar beni 15 yasında şişko sümüklü bebeler ve bütün arkadaşları profesyonel olmuş bu becerememiş hicrandan kendini alkole vurmuş, çok da umrumdunuz suratlı kayak hocasıyla başbaşa bıraktılar. Ay adam 2 metrelik tepecikte bize kayak öğretmeye çalışıyo ben daha karda gözlerimin kamaşmasına alışamamışım, ne kakarakikiri yapıcak biri var yanımda ne kırıştırıcak, telefonlar çekmiyo, beynim patlasa ağlayanım yok, ulubey ufukta kaybolan Redkit gibi miktir olmuş gitmiş çok moralmanım bozuldu be justintimbırleyk kardeş…Sonra ders bitti ben bi 58 dakika da o lanet olasıca kayak ayakkabılarını çıkartmak için uğraştım, sonra da bastım otele geldim. Hem her bi kemiğim ağrıyo hem de o lüküs kayak tatili fantazisini yaşıycam ya illa, dedim bi masaj yaptırıym bari, yaprakları sararmış telefon defterinden kasabadaki tek masajcıyı bulup çağırdım. Böyle lambada hocası Yaşar Alptekin’in gençliği gibi bişi gelicek diye bekliyorum, artık son ümidim o çünkü, 50 yaşlarında kilim desen yelekli, hipi eskisi bi kadın geldi abi, koydu Enya’yı teybe yoğurdu yoğurdu gitti, lambada my ass.

Ertesi gün ulubey artık yarı vicdan azabı yarı da bi daha onla kayağa mayağa gitmem korkusuyla benimle vakit geçirdi. Şimdi yalancılık yapmayayım hakikaten kayabilince kayak zevkli azıcık, bi de beni ringe çıkacak Sugar Ray gibi gazladı “şöyle yeteneklisin böyle kralsın, ben senden hızlı öğreneni görmedim ohannes yağ gibi kayıyosun koçum benim” diye diye tatilin sonuna geldik, ben “evet tamam gideriz bi daha- olur peki” kıvamına geldim. Sonra geçen sene yılbaşında bu sefer bi arkadaşımızın dağ evine gittik kayağa. Böyle on kilometre ötede biri hapşursa çok yaşa diyeceğin sessizlikte, yol kenarında geyikler, karlar içinde hot tublar falan sahiden güzel bi yerdi. Sabah Sportif Billie ve zevcesi misali dağa geldik, bu böyle ayakkabılarımı giydiriyo, kayaklarımı kontrol ediyo, o rahat mı, bu iyi mi, resmen Andre Agassiylen Steffi Graff gibiyiz savulun leng şehre dönünce çiftçenek bikram yogaya yazılmayan şerefsizdir kaydıraklarındayım. Bütün gün son raddede romantik rembetiko kaydık, akşama doğru ulubey dedi ki “bak sen bu işi kaptın gel daha zor bi piste gidelim”, “iyi peki” dedim ben. O black diamondlar diil de onun bi altı bi piste çıktık biz tepede de bi cafe var oraya gittik önce ama hava bozmaya başladı, karanlık da çöküyo “yok yok bişi olmaz” dedi bu. Abi bi çıktık dışarı hava kararmış ve nasıl bi tipi nasıl göz gözü oyuyo, sanki biz içerdeyken birisi etrafımıza bi kar küresi inşa etmiş malak çocuğun biri de sallamış sallamış sallamış biz de savruluyoruz öyle bi durumdayız. Neyse yavaştan inmeye başladık ama her taraf buz olmuş, hiçbisi göremiyorum, hafiften tırsmaya başladım derken çotangaaa diye beyin üstü düştüm. Kayaklar bi yere fırladı kask bi yere ben bi yere, böyle bi kendimden geçtim kafamda yıldızlar uçuşuyo kesin diyorum bi yerlerim kırıldı yok çaresi. Herkes başıma toplandı, işte “bu kaç”, “başbakan kim?” falan diyolar neyse ben kalktım bi yandan yapmam gereken şeyleri hatırlamaya bi yandan insanları takip etmeye çalışıyorum ama bi skim göremiyorum ki..

Sonra bi daha düştüm ve artık kalktığımda panik atak hoşgeldin halindeydim olayın hiçbi komikliği kalmadı hah ölümüm de burda olucakmış kıyafetlerimi kardeşime verin, cenazemde Cyndi Lauper çalsın triplerine girdim çıkamıyorum. Bi yandan ulubey’i boğmak istiyorum beni buraya getirdi diye, bi yandan dediklerini yapmaya çalışıyorum, bi yandan güvenmiyorum ne kendime ne ona, böyle 2 kilometrelik mesafede bütün ilişkimiz gözlerimizin önünden patinaj yapıyo, Anti Christ’in kayak versiyonunda Charlotte Gainsburg gibiyim anasını satıym. Derken yanımıza motorlu bi devriye geldi herkesi topluyolar zaten, adam dedi ki “durum beter isterseniz binin sizi indireyim”. Orda gurur devreye girdi, ki korkudan daha kuvvetli tek şeydir şu hayatta, yediremedim kendime, dedim “yok ben kendim inerim”. Ulubey’e de “tamam sen git geliyorum” yaptım sonra ananemden öğrendiğim bütün duaları okuya okuya aşağı indim zaten herkes beni bekliyodu. Ulubey’e baktım resmen adamın ömründen 2 sene falan gitmiş, beti benzi atmış, artık suçluluk mu duyuyo, bu manyakla ömür geçmez kaçıym de kurtuliym hesapları mı yapıyo kestiremedim. Sonra arabaya bindik 4 kişi, bi de o tipide benzin bitti kaybolduk, telefonlar çekmiyo, artık sinirler laçka ama bi yandan da o kadar ambale olmuşuz ki herkes birbirine aşırı kibar davranıyo, şu günü atlatırsak daha da feriştahı gelse alamaz leng modunda eve vardık.

O gün bu gündür bi daha da hiç konuşmadık o meşhum olaydan neredeyse, ne o bana sordu niye öyle oldu diye, ne ben ona çemkirdim niye şöyle olmadı diye…Sonra bi kaç hafta önce öğle tatilinde buluşup beraber gym’e falan giden acayip aktiviteci bi çift arkadaşlarımız yemeğe geldi bize, kız “biz yılbaşında Aspen’e kayağa gidicez, siz de gelsenize” dedi, ulubey bi saniye bile sektirmeden “yok biz gelemeyiz başka planımız var” çekiverdi. Sonra misafirleri yolcu edip yatmadan dışlerimizi fırçalarken “ne yapmak istersin yılbaşında sahiden?” dedi manidar manidar. Şöyle bi düşündüm, ulubey’i ittirip aynanın önünü kaptım çevik bi slalom darbesiyle ve “amaaan fuck yılbaşı, SNL maratonu varmış, pijamaları çekip onu izleyelim bence” dedim.

Hemen Paylaş:
  • Digg
  • del.icio.us
  • Facebook
  • Google Bookmarks
  • email
  • FriendFeed
  • Live
  • RSS
  • Tumblr
  • Twitter
  • Yahoo! Bookmarks

Ciflenmis Italyan Lavabo & Stefano Mi Amor

Posted in boyle de bisi oldu, film, hi-hi evet, new york on September 18th, 2010 by Loony Bin – 15 Comments

Ferzan Ozpetek’le tanistigim gecenin sabahinda sigarayi biraktim. Artik heyecandan mi, kendimi uzun masalarda bi yandan sigarasini tutturup bi yandan sarabini icerken herbiri ayri otoban arkadaslarinin arasinda son yasal hizla gidip gelen ve ne kadar pizza yese gobek yapmazmis, kac yasina gelirse gelsin albenisi kacmazmis gibi duran Ozpetek kadinlarindan sanip havaya girmemden mi nedir, her selam veren Italyanin ustune bebek gormus Ebru Gundes gibi atlayip o kadar cok sigara icmisim ki o buz gibi gecede havam kacmasin diye paltosuz kirittigim sokaklarda, sabah nefes alamiyodum. Dedim lanet olsun boyle sinema askina, bi 8 ay falan hic sigara icmedim.

MOMA’daydik. 2 Aralik once. Fimmaker in Focus programi Ozpetek’i agirliyordu, once Le Fate Ignoranti’yi izledik, konusmalar, alkis kiyamet gurur sevinc, bundan sonrasi Oskar muhabbetleri derken kutlama yemegine gidildi. Bi Italyan lokantasinin ust katina ciktik, 6 kisilik 6-7 tane masadan yerimizi bulup oturduk. Bizim masada ben, ulubey, yakin bi cift arkadasimiz, pek sevdigim 40 Shades of Blue’nun karanlik bi tiptir kesin diye dusunurken gayet balli gul borek cikan yonetmeni Ira Sachs, ve onun yine pamuk sekeri kivamli Ekvatorlu ressam manitasi var. Masadaki tek hetero ulubey ve ben, bi yandan sohbet ediyo, bi yandan homini girtlak yiyip iciyoruz, bi yandan da obur masalari ve en cok da Italyan adamlari kesiyoruz yarabbim sen buyuksun cekerek. Yalniz benim manzaraya yarim arkam donuk, cok randiman alamiyorum. Halbuki tam arkamizda Saturno Contro ve Le Fate Ignoranti’nin bos derste yaratilmis yildizi Stefano Accorsi var. O saclarin dalgasi, o gozlerin karasi nedir, koy beni ceketinin cebine mendil diye gezdir saskolozluklarindayim, dayiz. Bi de Italyan ekibinden birilerinin kucuk cocuklari var bir iki tane, onlarla falan oynuyo arada. Butun misafirler ahan da dogmamis cocuklarimin babasi hulyalarinda, kafamizda parklarda gamzeli cocuklarimizi salliyoruz salincaklarda Stefano’yla. Bu arada bizim masanin deniz goren sandalyelerinin ortak kanisi Stefano’nun devamli bizim tarafa baktigi yonunde. Tabi o zaman cocugun gay olup olmadigi buyuk onem kazaniyo, herkes gaydarlari acmis parmaginin ucunu nereye degdirdiginden sacini nasil taradigina kadar ipuclari taraniyo. Zira gayse her zevke hitap eden 5 ayri kulvar fistik adam var masada sec begen al ben ekarte, ama diilse tek hedef benim heyya heyya heyya mola. Beni aliyo bi telase, bizimkilere cemkiriyorum: “bi daha beni sakin full gay masaya oturtmayin, hadi oturttunuz bari totomu ortama dondurmeyin, bu ne yaa ben de insanim, goremiyorum hicbisiiii”. Profilimde de is yok ki , soyle yandan yandan pozlaniym.

Stefano’yla kalsa yine iyi, masalar arasi konsomasyon ve 15 dakikada bir asagi inip sigara icme kaynasmalari arasinda Italyanlara ve Italya’ya komple asik olmus durumdayiz ulubey ve ben. Romaya tasindik, terasindan yildizlari gordugumuz evimizde aksam yemekleri yiyoruz kocaman masamizin etrafini dolduran arkadaslarimizla, siestali ogle aralari veriyoruz, ask cesmesinde tuttugumuz butun dileklerimizin oldugu, vespamizla sokaklari arsinladigimiz, sabahlari cok saraptan basimizin agrimadigi, benim oglen 12ye kadar aman ellemeyelim sicrar kaknemi olmadigim, cift kanatli pencereleri acip tas avluya dogru gerinerek uyandigimiz, ne kadar sigara pofurdetirsek pofurdetelim lesh gibi öhhööö öhhhlemedigimiz b sinifi romantik komedimizin kokusuz dumani basimizda tuterken, bi sigara daha yakiyoruz si canim si si kanka olduk sandigimiz Italyanlarla. Artik Roma’da ben evlere temizlige mi giderim, ulubey gelatocuda bulasikci mi olur orasi o esnada muamma. Bulutlardayiz mi amor.

Masamiza dondugumuzde bu sefer de Ira’nin biz yokken hakkimizda “what an attractive couple” dediini yetistiriyo bizimkiler. Oh mamma mia bademli magnum dolce vita! Ben artik Milano semalarinda benzinsiz turlayan bi planorum. Stefano gelse inmem inemem pirpirpirliyorum. New York bize dar askitom bekle bizi Milano ve Roma’dan sonra finitolayan Italya bilgimden mutevellit adi aklima gelmeyen ama mutlaka harika olan o ucuncu sehir! Bu arada masadaki sohbet de Pierce Brosnan dedikodularindan baslayip, aile kurma, evlenme, evlat edinme, en guzel nerde yasanilir, en mutlu nasil olunur gibi gayet kabin ve kalp basinci yuksek irtifalarda seyrediyo. İste bizim Italyan masamiz diyorum icimden, yeni ciflenmis bi lavabo kadar mutluyuz hepimiz, siz espresso biz cannoli nasil da anlastik Italya’ya beraber tasinalim mi canim amicilerim? (italyanca arkadas yani, hi-hi evet)

Gecenin bitiminde mutluspor forveti bin ve cezvesi ulubey olarak evimize giriyoruz gobegi oksanan mutlu kedi mirmiri gibi pirpir eden planorumuzu parkedip. Netekim sabah oluyo sonra. Bende ates tavan yapmis, agzim diil cigerlerim oksuruyo, bi gece once Nights of Cabiria’daki Giulietta Masina gamsizliginda sigarasini tutturen ben sizlere omur, Cahide Sonku’nun son yillariyim bicare. Bi hafta yataktan cikamiyorum. Bari diyorum Ira’nin su izlemediim Married Life filmine bakiym de domestik hayallerimi mandallayip kurutiym, yok anacim meger benim gicir mutluluk idolum de hay ben bu evliligin ta..tadinda bi film yapmamis mi? Italya cizmesinin topugu kalbimi deliyo hafiften, sumuklerimi sildiim selpaklar yatagin yaninda topak topak olmus ne attractiveligimiz kalmis ne coupleligimiz, diil Italya karsi komsunun kapisini calsam bi tutam tuzunuz var mi diye, vize alamicaz donmusuz allah vergisi tipsizligimize cok sukur. Son bi cirpinis Stefano’yu googleliyorum acaba New Yorkdaki o Turk kizi nerdesin minvalinde bi missed connections ilani vermis olabilir mi Craiglist’e diye. Ve hay bin kunduz! Benim Stefano Laetitia Casta’yla nisanliymis, hani su sekiz yuvarlakliginda muhtesem vucutlu supermodel kadin, o da yetmezmis gibi iki cocuklari varmis. Alicaaniz olsun Italyanlar biriniz bile uyarmadiniz, demediniz kim bu ayi gibi gulen gurultucu tipler diye bakiodu sizin tarafa diye. Hih!

Italya hayallerim nehre itilen Cabiria gibi East River’in sularini boyluyo o anda. Planorumuzun sesi de duyulmaz olunca “Ben sigarayi birakiyorum” diyorum ulubey’e. “Pizza da soylemeyelim bosver. Kilo aliyorum sonra…”

Hemen Paylaş:
  • Digg
  • del.icio.us
  • Facebook
  • Google Bookmarks
  • email
  • FriendFeed
  • Live
  • RSS
  • Tumblr
  • Twitter
  • Yahoo! Bookmarks

Polanski’nin Suphesi

Posted in baska yerde yazmisim, boyle de bir insan var, film on September 6th, 2010 by Loony Bin – 5 Comments

Polanski meshur bir yonetmen. Cok az yonetmene nasip veya ceza olacak kadar meshur hem de. “Bir Polanski filmi” damgasinin asla silinemeyecegi islerinde hem seyircinin hem de elestirmenlerin dort bir yani felaketlerle ve mucizelerle sarilmis hayat oykusune dair ipuclarini aramaktan kendini alamadigi; bazen seve seve, bazen de dalgasini gece gece, ekmek kirintilarini hikayelerinin icine kendi adresine dogru serpistirmeyi seven bir enigma, bir polisiye vaka, bir surgunde sinema krali

Auschwitz toplama kampinda dort aylik hamileyken olen bir anne ve Avusturya’daki Mauhausen toplama kampindan kurtulmayi basaran bir babanin cocugu olan Polanski’nin kendisi de 1943’de Polonya’nin Krakow gettosundan ismini degistirerek ve katolik bir ailenin yanina siginarak kacmayi basariyor. Sinema okulundan sonra bir sure aktorluk yapan ve kisa filmler yoneten Polanski’nin 29 yasindayken cektigi ilk uzun metrajli filmi Knife in the Water (1962) En Iyi Yabanci Film Oskar’ina aday oluyor ve yonetmen Rosemary’s Baby’i (1967) cekmek uzere geldigi Los Angeles’a yerlesiyor. İyi filmlerden iyi paralar kazanildigi; Martin Scorcesse, Francis Ford Coppola, Brian de Palma gibi gibi simdinin efsane yonetmenlerinin Hollywood’un yukselen yetenekleri ve genc capkinlari oldugu bir donemde kucuk dev adamlasiyor Polanski de ve o gun bugundur felaketlerle starligin tahterevallisinden inemiyor: Once sekiz bucuk aylik hamile karisi aktris Sharon Tate 1969’da Manson tarikatinin cinayetine kurban gidiyor. Cinayet aydinlanana kadar zanli muamelesi goren Polanski Avrupa’ya donuyor ve Chinatown’a (1974) kadar da Amerika’ya ugramiyor. Chinatown’un basarisinin ardindan bu sefer de omru boyunca pesini birakmayacak baska bir belaya yakalaniyor ama: Vogue Hommes dergisi 1977 yilinda o zaman 15 yasinda olan Nastasya Kinski ile beraber olmaya baslamis, hatta Kinski’yi Fransiz Vogue’u icin fotograflamis ve 70’lerin kafa acmayalim abicim otamlarinda genc kizlara ilgisi personasinin bir “hmm enteresan..” ozelligi olarak kabul gormus Polanski’ye “ergen kiz cocuklarini dogal hayatlarinda fotograflamak” gibi bir vazife veriyor. Bu proje simdilerde hepimizin bildigi gibi Polanski’nin fotograflarini cekmek uzere bulustugu 13 yasindaki Samantha Gailey’e icki ve uyusturucu vererek Chinatown’un yildizi Jack Nicholson’un evinde tecavuz etmesi ve kizin ailesinin sikayeti uzerine de tutuklanmasiyla son buluyor. Suclamalardan en hafifi olan “resit olmayan bir cocukla cinsel iliski kurma”yi kabul eden Polanski Subat 1978’de durusmasindan hemen once Avrupa’ya kaciyor ve bir daha da Amerika’ya ayak bas(a)miyor.

Surgunde oldugu yillar boyunca 1979 senesinde cektigi ve basrolunde tecavuze ugramis ya da ugramamis olabilecek bir genc kiz rolunde Nastasya Kinski’yi oynattigi Tess ile Oscar’a aday olan, filmleri Amerika’da gosterime girmeye devam eden Polanski, yine kendi hayat oykusunden ipuclari tasiyan Pianist (2002) ile En Iyi film Oskarini kazaniyor ama odulunu almaya gelemiyor. Ve tam artik tecavuz skandali unutuldu derken Amerikan yargi sisteminin belki de Bin Laden’den sonraki bu en taninmis kacagi 26 Eylul 2009’da Isvicre’de tutuklaniveriyor. Polanski su anda The Ghost Writer’in da kurgusunu yaptigi “Milky Way” isimli dag evinde ev hapsinde. Bir yandan Fransiz Dramatik Yazarlar Birligi ve filozof Bernard Henri Levy’nin ayri ayri actigi kampanyalara imza atan Woody Allen, Martin Scorsese, Pedro Almadovar, Steven Soderbergh, Mike Nichols, Salman Rushdie ve Milan Kundera gibi dostlari tarafindan serbest birakilmasi istenen, diger yandan Amerikan basininca korkunc bir suclu muamelesi goren Polanski’nin surgun hayatinin ne zaman bitecegi, aklanip aklanmayacagi, ve suclu olup olmadigi ise belirsizligini koruyor.

Polanski’nin 60. Berlin Film Festivali’nde En Iyi Yonetmen odulunu kazanan The Ghost Writer’i iste bu halet-i ruhiyeye tutulmus biraz da puslu bir ayna gibi. Surgun, suc, masumiyet, ceza, suphe, medya ve toplum yargisi gibi temalari politik-macera pelerini altinda inceleyen bir eski usul dedektiflik oykusu aslinda film.

Polanski ve Robert Harris’in, yine Harris’in The Ghost (2007) adli cok satan romanindan uyarladiklari film, Tony Blair uzerine modellenmis eski Ingiltere Basbakani Adam Lang’in (Pierce Brosnan) anilarini yazmak uzere ise aldigi hayalet yazarin (Ewan McGregor) gozunden anlatiliyor. Bir onceki isi bir sihirbazin hayatini yazmak olan ve gercek ismi hic telaffuz edilmeyen “hayalet”, politikayla uzaktan yakindan alakasi olmayan, ickici, paraya sikismis, tek tabanca ve umursamaz bir tip. Tum bu ozellikleri sayesinde ise aliniyor zaten, ve kendinden onceki hayaletin supheli bir sekilde intihar ettigi Amerikan sahil kasabasi Martha’s Vineyard’daki eve; Lang, karisi Ruth (Olivia Williams), metresi ve sekreteri Amelia (filmdeki tek berbat oyuncu Kim Catrall) ve ekibinin yanina tasiniyor neredeyse bitmis kitabi yayina hazirlamak icin. Kitabin musveddesinin bir devlet sirri gibi korundugu bu camdan kale evde ne yagmur ve sis, ne de supheler diniyor. Lang’in teror suclularini yasa disi bir sekilde kacirarak CIA tarafindan iskence gormelerine yataklik ettigi haberleri medyada yer almaya baslayinca ve eski basbakanin Uluslararasi Savas Suclari Mahkemesi’nce yargilanabilecegi ortaya ciktiginda ise gazetecilerin ve protestocularin etrafini sardigi bir surgun hapishanesine donusuyor ev. Polanski’nin Chinatown’dan sonra Amerika’da gecen ilk hikayesi olan The Ghost Writer malum sebeplerce Amerika yerine Almanya’da cekilmis. Sert acilari ve gri tonlariyla luks icinde bir mapushane izlenimi veren ev Berlin’de sanat yonetmeni Albrecht Konrad tarafindan insa edilmis. Kasabanin gercegi gizleyen bir perde izlenimi veren puslu ve gri atmosferi ise The Pianist ve Ray’den (2004) tanidigimiz goruntu yonetmeni Pawel Edelman’in meharetli ellerinden cikma.

The Ghost Writer’i Tony Blair’in neden tum kariyeri boyunca Amerikan cikarlarini bu kadar sorgusuz sualsiz desteklediginin aciklamasini arayan bir politik/didaktik macera olarak okuyan seyirciler dandik bir film izlemis ve zekalarina hakaret edilmis hissiyle ayrilabilirler sinema salonlarindan. Oysa filmi kendi akibetinin de bir onceki yazar gibi olacagi endisesiyle icine girdigi bilmeceyi cozmeye ugrasan McGregor’un pesine takilip izleyen seyirciyi harika bir dedektiflik oykusu ve hicbir karakterin gorundugu gibi olmadigi surprizli bir bilmece bekliyor. Hayalet’in merakli bir Enid Blyton karakteri gibi bisikletine atlayip yagmur camur icinde iz pesinde kostugu sahnelerde karsisina cikan basta muhtesem Eli Wallach olmak uzere bile bile karikaturize yan karakterler ve Hayalet’in pesini birakmayan neredeyse dalgaci heyecan muzigi(!) bize her seferinde bir kez daha esas kahramanin kim oldugunu ve bulmacayi kimin cozecegini hatirlatiyor. Filmin muziklerinin Lust, Caution (2007) ve Painted Veil’in (2006) de muhtesem muziklerine imza atan Alexandre Desplat’in elinden ciktigi dusunuldugunde bu temponun ne kadar bilincli bir alaycilik icerdigi de anlasiliyor kolayca.

The Ghost Writer’i izlerken neredeyse tum Polanski filmlerinde, ama en cok da “apartman uclemesi” olarak adlandirilan Repulsion (1965), Rosemary’s Baby ve The Tenant’da (1976) karsimiza cikan suphe ve paronoya temalarina odaklanmamak cok zor. The Ghost Writer ozellikle Polanski’nin basrolunu de oynadigi ve apartman dairesinde kendinden once yasayan ve intihar eden kiracinin akibetine ugrayacagi suphesiyle yanip tutustugu The Tenant’dan izler tasiyor. Ama The Ghost Writer bu uclemeye yapilan gondermelerden cok Polanski’nin kendi surgunune, sucluluguna ve etrafini saran medya sirkine serzenislerle dolu. Lang’in evinin etrafini saran protestocularin tasidigi “wanted” ve “guilty” pankartlari kendisi de filmi cektigi sirada aranan bir adam olan Polanski’nin durumla aci soslu dalgasini gectigi kenar susleri olarak karsimiza ciksa da, Lang ve hayaletin birbirlerine meydan okuduklari ve Brosnan’in bugune dek kucumsenen aktorlugunu konusturdugu sahnede Polanski’nin durumunu fazlasiyla ciddiye aldigini farketmemek imkansiz. Ote yandan Polanski’nin Roman by Polanski (1984) adli otobiyografisine asina olanlar yonetmenin de bir zamanlar hayatini kaleme almak icin bir hayalet yazar (gazeteci Edward Behr) kiraladigini hatirlayip gulumseyeceklerdir.

The Ghost Writer kendisi hic bir zaman hayalet bir yonetmen olamamis, felaketler ve mucizelerle orulmus hayati her daim filmlerinin icine islemis ve cogu zaman da onune gecmis efsane bir yonetmenin son basyapiti. Belki de kendi gibi “hakki yenmis” oyuncularin maharetlerini konusturdugu, Jim Belushi’nin kenardan kafasini uzattigi ufacik rolunun bile alkisi hakettigi bir surpriz aktorler resmi gecidi. Ve Hitchkok’a uzaktan selam cakan, kendini yonetmenin ve hikayenin ellerine birakacak seyirciyi pisman etmeyecek bir iyi film. Ama supheyi de hic elden birakmadan…

** Bant Dergisi’nin Mayis-Haziran 2010 sayisinda yayinlanmistir

Polanski Davasi’nin akibeti icin buraya

Hemen Paylaş:
  • Digg
  • del.icio.us
  • Facebook
  • Google Bookmarks
  • email
  • FriendFeed
  • Live
  • RSS
  • Tumblr
  • Twitter
  • Yahoo! Bookmarks