baska yerde yazmisim

Bal/Çoğunluk/New York

Posted in Turkiye, baska yerde yazmisim, film, new york on April 3rd, 2011 by Loony Bin – 7 Comments

**Bonjourlardan bir sifenks baykuslucoreklerim..Pazar Sabah’da cikan yazimin orjinalini buraya koyiym dedim, gazetedeki azicik daha kisasi. Hem boylece yeni yazmis gibi numaracilik da yapabiliyorum.
mucukso ve de kalipso:

Haftasonu ne Brooklyn’in terkedilmiş binalarında gizli saklı partilerde polis basana kadar dımtıs dımtıs dansettim; ne kaç haftadır denemek istediğim, bir rehinci dükkanının içinden geçilip girilen Beauty and Essex’de akşam yemeği yedim; ne de çoğu New Yorklu gibi “Cuma Cumartesi dışarı çıkılmaz, etraf turist kaynar” diyip kuzu kuzu evimde oturdum. Yok, ben sanki belediye yıkım ekipleri Emek Sineması’na gelmiş de ben de buldozerin önündeki tek engelmişim vari bir Türkiye sineması sevdasıyla Cuma akşamı Museum of Modern Art (MOMA) ve Film Society of New York’un ortaklaşa düzenlediği New Films-New Directors Festivali’nde Çoğunluk’u; Cumartesi akşamı da Village East Sineması’nda gösterime giren Bal’ı izledim. Baştan söyleyeyim: Pişman değilim.

Cuma akşamı MOMA’ya geldiğimizde yaşlı bir çifti indiğimiz taksiye binmek için deparda bekler halde bulduk. Bu değiş-tokuş, taksisi kıt Manhattan’da sık olur, o yüzden şaşırmadım da; karşımda bekleyen adamın yeryüzünün en hakikatlı Marksist düşünürlerinden Marshall Bermanolduğunu görünce azıcık afalladım. Selamlaşıp, ayaküstü biraz konuştuk. İçeri girerken, New Films’in de Berman gibi New York’un abidelerinden biri olduğunu düşündüm. Dile kolay, dünyanın dört bir yanından yeni yönetmenleri ağırlayan bu 40 yıllık festival, Almadovar’dan Spielberg’e; Aronofsky’den Spike Lee’ye sayısız efsanenin “keşfedilmesine” yardım etmiş. Bu dahiyane Berman karşılaştırmamı festivalin altı kişilik seçici kurulundan Laurence Kardish’e söylediğimde işini çok iyi yapan ve pohpohlanmaya ihtiyaç duymayan her New Yorklu gibi mütevazı güldü; sonra filmi oybirliğiyle seçtiklerini; sorduğu soruları ve klişe bir mutlu sonla bitmemesini sevdiklerini ve Seren Yüce’nin on sene önce Güneşe Yolculuk’la ağırladıkları Yeşim Ustaoğlu ile birlikte çalışmış olduğunu gördüklerinde daha da çok sevindiklerini söyledi. Sonra da “Esas meseleye gelelim” dedi, “Seren Yüce nasıl telaffuz ediliyor?” Bir kağıda yazıp alıştırma yaptık, ama film başlamadan iki dakika önce yine sordu. “Kaç kere söyliycem ya, Türkçe yazıldığı gibi okunur kardeşim!” demedim tabii, kibar bir insan numarası yapıp tekrar ettim, sonra da film başladı zaten.

İyi filmin heryerde iyi film olduğunu kanıtlarcasına, New Yorklular filmi çok seviyor, Yüce soruları cevaplamak için alkışlar arasında çıkıyor podyuma. Bir tek, filmin esas kadın kahramanı Gül’ün Kürt olduğunu anlayamıyor Amerikalılar; bir de bu akıllı, bağımsız, geleceğe dair ümitleri olan genç kadının gerzek oğlu gerzek Mertkan’da ne bulup da aşık olduğunu. Ama bu sonuncuyu ben de anlamıyorum zaten, o yüzden sayılmaz. Gelen sorular da Türkiye’den çıkan her filmden sonra duymaya alışık olduğumuz cinsten: “Türkiye sahiden böyle mi?”; “Kadınlar sahiden bu kadar eziliyor mu?”…Amerikalılar bu “sahiden” işine gönülden bağlılar; tek bir filmden bir ülke tahlili yapmaya yemin edip, paralarının karşılığını almadan terk etmiyorlar yabancı filmleri. Bense çıkışta bir Türk seyircinin “Hayır ama neden ülkemizi böyle gösteriyorlar, ayrıca biz böyle küfürlü mü konuşuyoruz?” hezeyanlarından kaçıp bir kaç arkadaşımla Plaza Hotel’in Oak Bar’ına gidiyorum, olmayan paralarımızı havaalanı kuruyemişlerinden beter çerezler ve 20 dolarlık kazık içkilere yatırıp New York’un şanslı azınlığının içinde çoğunluğu; hem hergün özlediğimiz, hem de geri dönmekten korktuğumuz uzaktaki ülkemizi konuşuyoruz.

Ertesi gün buz gibi bir New York akşamında, toplam on kişiyle izliyoruz Semih Kaplanoğlu’nun Altın Ayı ödüllü Bal’ını. Benden başka Türkiye’den seyirci yok, o gün New York Times’da çıkan övgü dolu yazıyı okuyan veya Berlin Film Festivali’ni takip eden sinefiller var salonda. Çıkışta hepsi de benim kadar büyülenmiş gözüken New Yorklularla tek tek konuşuyorum. Ama yine de “sahiden mi” sorularından yakamı kurtaramıyorum. “Türkiye sahiden böyle güzel mi?”; “Kadınların hepsi sahiden başlarını örtüyor mu?”; “Sahiden böyle şenlikler var mı?”…Eve dönerken, arka arkaya izlediğim bu iki baba-oğul hikayesini düşünüyorum. Sanki bambaşka iki ülkede, biri fısıl fısıl bir sevgiyle; öbürü bağır çağır bir faşizmle yetiştirilen, biri bir bardak sütle, öbürü her an patlamaya hazır bir silahla büyüdüklerini ispat etmek zorunda kalan bu iki oğlan çocuğunun Türkiyesini… Ve her geçen gün biraz daha boy atan, serpilen, ergenlikten çıkan Türkiye sinemasının büyüme hikayesine dünyanın öbür ucundan, New York’dan tanıklık edebildiğim için kendimi şanslı hissediyorum. Sahiden…

hi-hi evet

Posted in baska yerde yazmisim, blog, boyle de bisi oldu, hi-hi evet, medya, sabah on March 26th, 2011 by Loony Bin – Be the first to comment


Pazar Sabah‘la kucuk bi roportaj yapmistik. Tembellikten koymayi unutmusum tabii ki.
Valla butun kimlik bilgilerimi ifsa ettim, bi sutyen olcumu vermedigim kalmis.
Okumak icin BURAYA
Mucuksokalipso kuzulucoreklerim

Polanski’nin Suphesi

Posted in baska yerde yazmisim, boyle de bir insan var, film on September 6th, 2010 by Loony Bin – 5 Comments

Polanski meshur bir yonetmen. Cok az yonetmene nasip veya ceza olacak kadar meshur hem de. “Bir Polanski filmi” damgasinin asla silinemeyecegi islerinde hem seyircinin hem de elestirmenlerin dort bir yani felaketlerle ve mucizelerle sarilmis hayat oykusune dair ipuclarini aramaktan kendini alamadigi; bazen seve seve, bazen de dalgasini gece gece, ekmek kirintilarini hikayelerinin icine kendi adresine dogru serpistirmeyi seven bir enigma, bir polisiye vaka, bir surgunde sinema krali

Auschwitz toplama kampinda dort aylik hamileyken olen bir anne ve Avusturya’daki Mauhausen toplama kampindan kurtulmayi basaran bir babanin cocugu olan Polanski’nin kendisi de 1943’de Polonya’nin Krakow gettosundan ismini degistirerek ve katolik bir ailenin yanina siginarak kacmayi basariyor. Sinema okulundan sonra bir sure aktorluk yapan ve kisa filmler yoneten Polanski’nin 29 yasindayken cektigi ilk uzun metrajli filmi Knife in the Water (1962) En Iyi Yabanci Film Oskar’ina aday oluyor ve yonetmen Rosemary’s Baby’i (1967) cekmek uzere geldigi Los Angeles’a yerlesiyor. İyi filmlerden iyi paralar kazanildigi; Martin Scorcesse, Francis Ford Coppola, Brian de Palma gibi gibi simdinin efsane yonetmenlerinin Hollywood’un yukselen yetenekleri ve genc capkinlari oldugu bir donemde kucuk dev adamlasiyor Polanski de ve o gun bugundur felaketlerle starligin tahterevallisinden inemiyor: Once sekiz bucuk aylik hamile karisi aktris Sharon Tate 1969’da Manson tarikatinin cinayetine kurban gidiyor. Cinayet aydinlanana kadar zanli muamelesi goren Polanski Avrupa’ya donuyor ve Chinatown’a (1974) kadar da Amerika’ya ugramiyor. Chinatown’un basarisinin ardindan bu sefer de omru boyunca pesini birakmayacak baska bir belaya yakalaniyor ama: Vogue Hommes dergisi 1977 yilinda o zaman 15 yasinda olan Nastasya Kinski ile beraber olmaya baslamis, hatta Kinski’yi Fransiz Vogue’u icin fotograflamis ve 70’lerin kafa acmayalim abicim otamlarinda genc kizlara ilgisi personasinin bir “hmm enteresan..” ozelligi olarak kabul gormus Polanski’ye “ergen kiz cocuklarini dogal hayatlarinda fotograflamak” gibi bir vazife veriyor. Bu proje simdilerde hepimizin bildigi gibi Polanski’nin fotograflarini cekmek uzere bulustugu 13 yasindaki Samantha Gailey’e icki ve uyusturucu vererek Chinatown’un yildizi Jack Nicholson’un evinde tecavuz etmesi ve kizin ailesinin sikayeti uzerine de tutuklanmasiyla son buluyor. Suclamalardan en hafifi olan “resit olmayan bir cocukla cinsel iliski kurma”yi kabul eden Polanski Subat 1978’de durusmasindan hemen once Avrupa’ya kaciyor ve bir daha da Amerika’ya ayak bas(a)miyor.

Surgunde oldugu yillar boyunca 1979 senesinde cektigi ve basrolunde tecavuze ugramis ya da ugramamis olabilecek bir genc kiz rolunde Nastasya Kinski’yi oynattigi Tess ile Oscar’a aday olan, filmleri Amerika’da gosterime girmeye devam eden Polanski, yine kendi hayat oykusunden ipuclari tasiyan Pianist (2002) ile En Iyi film Oskarini kazaniyor ama odulunu almaya gelemiyor. Ve tam artik tecavuz skandali unutuldu derken Amerikan yargi sisteminin belki de Bin Laden’den sonraki bu en taninmis kacagi 26 Eylul 2009’da Isvicre’de tutuklaniveriyor. Polanski su anda The Ghost Writer’in da kurgusunu yaptigi “Milky Way” isimli dag evinde ev hapsinde. Bir yandan Fransiz Dramatik Yazarlar Birligi ve filozof Bernard Henri Levy’nin ayri ayri actigi kampanyalara imza atan Woody Allen, Martin Scorsese, Pedro Almadovar, Steven Soderbergh, Mike Nichols, Salman Rushdie ve Milan Kundera gibi dostlari tarafindan serbest birakilmasi istenen, diger yandan Amerikan basininca korkunc bir suclu muamelesi goren Polanski’nin surgun hayatinin ne zaman bitecegi, aklanip aklanmayacagi, ve suclu olup olmadigi ise belirsizligini koruyor.

Polanski’nin 60. Berlin Film Festivali’nde En Iyi Yonetmen odulunu kazanan The Ghost Writer’i iste bu halet-i ruhiyeye tutulmus biraz da puslu bir ayna gibi. Surgun, suc, masumiyet, ceza, suphe, medya ve toplum yargisi gibi temalari politik-macera pelerini altinda inceleyen bir eski usul dedektiflik oykusu aslinda film.

Polanski ve Robert Harris’in, yine Harris’in The Ghost (2007) adli cok satan romanindan uyarladiklari film, Tony Blair uzerine modellenmis eski Ingiltere Basbakani Adam Lang’in (Pierce Brosnan) anilarini yazmak uzere ise aldigi hayalet yazarin (Ewan McGregor) gozunden anlatiliyor. Bir onceki isi bir sihirbazin hayatini yazmak olan ve gercek ismi hic telaffuz edilmeyen “hayalet”, politikayla uzaktan yakindan alakasi olmayan, ickici, paraya sikismis, tek tabanca ve umursamaz bir tip. Tum bu ozellikleri sayesinde ise aliniyor zaten, ve kendinden onceki hayaletin supheli bir sekilde intihar ettigi Amerikan sahil kasabasi Martha’s Vineyard’daki eve; Lang, karisi Ruth (Olivia Williams), metresi ve sekreteri Amelia (filmdeki tek berbat oyuncu Kim Catrall) ve ekibinin yanina tasiniyor neredeyse bitmis kitabi yayina hazirlamak icin. Kitabin musveddesinin bir devlet sirri gibi korundugu bu camdan kale evde ne yagmur ve sis, ne de supheler diniyor. Lang’in teror suclularini yasa disi bir sekilde kacirarak CIA tarafindan iskence gormelerine yataklik ettigi haberleri medyada yer almaya baslayinca ve eski basbakanin Uluslararasi Savas Suclari Mahkemesi’nce yargilanabilecegi ortaya ciktiginda ise gazetecilerin ve protestocularin etrafini sardigi bir surgun hapishanesine donusuyor ev. Polanski’nin Chinatown’dan sonra Amerika’da gecen ilk hikayesi olan The Ghost Writer malum sebeplerce Amerika yerine Almanya’da cekilmis. Sert acilari ve gri tonlariyla luks icinde bir mapushane izlenimi veren ev Berlin’de sanat yonetmeni Albrecht Konrad tarafindan insa edilmis. Kasabanin gercegi gizleyen bir perde izlenimi veren puslu ve gri atmosferi ise The Pianist ve Ray’den (2004) tanidigimiz goruntu yonetmeni Pawel Edelman’in meharetli ellerinden cikma.

The Ghost Writer’i Tony Blair’in neden tum kariyeri boyunca Amerikan cikarlarini bu kadar sorgusuz sualsiz desteklediginin aciklamasini arayan bir politik/didaktik macera olarak okuyan seyirciler dandik bir film izlemis ve zekalarina hakaret edilmis hissiyle ayrilabilirler sinema salonlarindan. Oysa filmi kendi akibetinin de bir onceki yazar gibi olacagi endisesiyle icine girdigi bilmeceyi cozmeye ugrasan McGregor’un pesine takilip izleyen seyirciyi harika bir dedektiflik oykusu ve hicbir karakterin gorundugu gibi olmadigi surprizli bir bilmece bekliyor. Hayalet’in merakli bir Enid Blyton karakteri gibi bisikletine atlayip yagmur camur icinde iz pesinde kostugu sahnelerde karsisina cikan basta muhtesem Eli Wallach olmak uzere bile bile karikaturize yan karakterler ve Hayalet’in pesini birakmayan neredeyse dalgaci heyecan muzigi(!) bize her seferinde bir kez daha esas kahramanin kim oldugunu ve bulmacayi kimin cozecegini hatirlatiyor. Filmin muziklerinin Lust, Caution (2007) ve Painted Veil’in (2006) de muhtesem muziklerine imza atan Alexandre Desplat’in elinden ciktigi dusunuldugunde bu temponun ne kadar bilincli bir alaycilik icerdigi de anlasiliyor kolayca.

The Ghost Writer’i izlerken neredeyse tum Polanski filmlerinde, ama en cok da “apartman uclemesi” olarak adlandirilan Repulsion (1965), Rosemary’s Baby ve The Tenant’da (1976) karsimiza cikan suphe ve paronoya temalarina odaklanmamak cok zor. The Ghost Writer ozellikle Polanski’nin basrolunu de oynadigi ve apartman dairesinde kendinden once yasayan ve intihar eden kiracinin akibetine ugrayacagi suphesiyle yanip tutustugu The Tenant’dan izler tasiyor. Ama The Ghost Writer bu uclemeye yapilan gondermelerden cok Polanski’nin kendi surgunune, sucluluguna ve etrafini saran medya sirkine serzenislerle dolu. Lang’in evinin etrafini saran protestocularin tasidigi “wanted” ve “guilty” pankartlari kendisi de filmi cektigi sirada aranan bir adam olan Polanski’nin durumla aci soslu dalgasini gectigi kenar susleri olarak karsimiza ciksa da, Lang ve hayaletin birbirlerine meydan okuduklari ve Brosnan’in bugune dek kucumsenen aktorlugunu konusturdugu sahnede Polanski’nin durumunu fazlasiyla ciddiye aldigini farketmemek imkansiz. Ote yandan Polanski’nin Roman by Polanski (1984) adli otobiyografisine asina olanlar yonetmenin de bir zamanlar hayatini kaleme almak icin bir hayalet yazar (gazeteci Edward Behr) kiraladigini hatirlayip gulumseyeceklerdir.

The Ghost Writer kendisi hic bir zaman hayalet bir yonetmen olamamis, felaketler ve mucizelerle orulmus hayati her daim filmlerinin icine islemis ve cogu zaman da onune gecmis efsane bir yonetmenin son basyapiti. Belki de kendi gibi “hakki yenmis” oyuncularin maharetlerini konusturdugu, Jim Belushi’nin kenardan kafasini uzattigi ufacik rolunun bile alkisi hakettigi bir surpriz aktorler resmi gecidi. Ve Hitchkok’a uzaktan selam cakan, kendini yonetmenin ve hikayenin ellerine birakacak seyirciyi pisman etmeyecek bir iyi film. Ama supheyi de hic elden birakmadan…

** Bant Dergisi’nin Mayis-Haziran 2010 sayisinda yayinlanmistir

Polanski Davasi’nin akibeti icin buraya

Kronik Savas Yorgunluguna Ilac Filmler : The Messenger, Brothers & The Hurt Locker

Posted in baska yerde yazmisim, film, oscar, youtube on May 3rd, 2010 by Loony Bin – 5 Comments

Savaslardan da, onlari seyretmekten de biktik. 40 seneyi askindir haber bultenlerinden, sinema perdesinden, 24 saatlik canli yayinlar ve simdilerde de Youtube’dan koyu bir kalp agrisi ve anlama istegiyle izledigimiz savas tefrikalarina banal bir pembe dizi muamelesi yapar olduk nicedir. Rich’le Brook birlesti mi? Yok, daha degil. Amerika Irak’dan cikti mi? Valla Obama bu sene demisti ama…Hal boyle olunca, 11 Eylul’den beri cekilen Afganistan ve Irak savasi konulu filmlerin ne giseden ne de elestirmenlerden ilgi alaka gormemesine de sasmadik pek. Ama 2009 yapimi uc film: The Messenger, Brothers, ve en cok da The Hurt Locker kronik savas yorgunlugumuza care oldu/olacak gibi. Peki bu uc filmin recetesinde ne yaziyor da isler degisiyor dersiniz?

Seyirlik Savaslar Cagi

Michael Arlen’in “oturma odasi savasi” diye mimledigi Vietnam, “izledigimiz” ilk savasti. 3 kanalli siyah beyaz Amerikan televizyonundan yayinlanan goruntulerin savasa destek mi kostek mi oldugu epey tartisildi. Arlen, rahat koltuklarimiza kurulup “uc santimlik adamlarin baska uc santimlik adamlara ates etmesini” izlemenin psikolojimizde yapacagi tahribatlar icin endiselenirken CNN’i hayal eder miydi bilinmez. Ama sira Korfez Savasi’na geldiginde uc santimlik adamlar canli, bombalar kurgusuz, savas 7/24 ekranlardaydi. Afganistan ve Irak savaslari da, basta CNN olmak uzere sayilari giderek artan kablolu/kablosuz haber kanallarindan kanli canli yayinlandi elbette. Ama 2000’lere vardigimizda medyanin sekli semali degismis, internet gazeteciligi ve Youtube sagolsun, Christian Amanpour’a yuz vermez, gazetelerin bilen adamlarina cok da fifilenir olmustuk. Yeni medyanin parlak cocugu Youtube 2005’de Irak Savasi’nin baslamasindan iki sene sonra hayatlarimiza girdi ve savasi tuketme/izleme hallerimizi tepetaklak etti. World of Warcraft oyunlariyla, MTV videolariyla buyuyen yeni yetme Amerikan askerleri safsiz muharebelerde digital kameralariyla cektikleri goruntuleri bloglarina ve Youtube, iFilm, Ogrish gibi sitelere yuklemeye basladiklarinda adina “Youtube savasi” denilen bir donem de baslamis oldu. Bu mecralarin hem piyasaya cikan yeni nesil savas filmlerinin anlatim dilleri, hem de ragbet gormeme sebepleri uzerindeki etkilerini gormemek ise imkansiz gibiydi.

Cekemem Senin Filmini Milnini

savaslardan da onlari seyretmekten de biktik

Ne The Hurt Locker, ne The Messenger, ne de Brothers Hollywood standartlarinda buyuk hasilatlar yapti. Ama Brothers’in kendinden once gelen Irak/Afganistan veya baska bir deyisle “terore karsi savas” filmlerini gani gani asan gisesi (28 milyon dolar) ve The Messenger ile The Hurt Locker’in 2010 odul listelerindeki hakimiyeti bu uc filmi suruden ayri degerlendirmemiz icin kafi sebepler. Zira Home of the Brave (2006), Rendition (2007), Lions for Lambs (2007), In the Valley of Elah (2007), Redacted (2007), Stop-Loss (2008), ve hatta Ridley Scott’un Leonardo Di Caprio ve Russell Crowe’lu Body of Lies’i (2008) gibi yeni donem savas filmlerinin akibetine baktigimizda hem gisede bombalandiklarina, hem de elestirmenlerinden paparayi yediklerine sahit oluyoruz.

Bu listenin kronik savas yorgunluguna kurban gitmesinin ilk sebebi kotu zamanlama diyebiliriz. Savasin hala devam ediyor olmasi, ve bu filmlerin Amerika’nin savas konusunda sert bicimde kutuplastigi ikinci Bush donemine denk gelmesi seyircide bir cekemem senin filmini milmini hissi uyandirdi. Vietnam surerken yapilan savasa dair tek film, John Wayne’in savasi yucelten The Green Berets’sinin (1968) bugun bile en nefret edilen filmler listesinin baslarinda olmasi tesaduf degildir. Taxi Driver’dan (1978) Apocalpyse Now’a (1979), Platoon’dan (1986) Born on the 4th of July’a (1989), buyuk yonetmenlerin vicdan muhasebesi suyuna bol Oscarli filmlerinin Vietnam’in Amerikan toplumu uzerindeki travmasi hazmedildikten epey sonra karsimiza cikmasi da…Korfez Savasi’ninsa genel olarak hakli ve kazanilmis olarak algilanmasi ve “bi bombalayip cikicam abi” usulu kisa/temiz sonuclanmasi sinemacilarin da konuya cok bulasmamasina, yine savastan epey sonra piyasaya cikan Three Kings (1999), Jarhead (2005) gibi sayili orneklerin de orta yolcu ve pek de kimsenin umru olmamis filmler olarak kalmasina sebep oldu.

Terore karsi savasa gelince…Henuz dumani ustunde bir savas hakkinda cekilen In the Valley of Elah, Rendition, Lions for Lambs gibi didaktik ogretmen hanim hikayeleri ne savas yanlisi Cumhuriyetcilere ne de savas karsiti Demokratlara yaranabildi. Cocuklarinin, karilarinin/kocalarinin savastan donmesini bekleyen, donenlerin hayata adaptasyonunda korkunc sorunlar yasayan, ya da aile uyelerini coktan sehit vermis Amerikalilarin ise her turlu mesaja karni toktu. Bu filmlerin bir kisminin sorunu da asker videolarindan odunc alinmis dilleri ve gercek olaylara dayanan oykuleriyle zaten bilgi bombardimani icinde bunalmis seyirciye fazlaca realist gelmeleriydi. Nick Broomfield’in Amerikan askerlerince oldurulen on bes sivil Iraklinin hikayesini anlattigi belgesel-dramasi Battle for Haditha (2007), Brian de Palma’nin Mahmuniyad’da Amerikali askerlerin 14 yasinda Irakli bir kiza tecavuz etmesini askerlerin Youtube videolarina ve bloglarina dayanarak anlattigi Redacted (2006) , ve Kimberley Pierce’in Irak’dan donen kardesi ve silah arkadaslarinin videolarina referans vererek cektigi Stop-Loss (2008) bu yeni medya ilhamli filmlerden sayilabilir.

Fon Savas Konu Insan

The Hurt Locker, The Messenger, ve Brothers’i sinif arkadaslarindan ayiran en onemli ozellikleri vaaz vermemeleri. Dogru muydu yanlis miydi sularinda hic islanmadan, savasi depolitize etme pahasina, savasin kendisine degil, askerlerin hayatlarina ve psikolojilerine, yani insana dair filmler olmalari. Epik catisma sahneleri ve ucuz kahramanliktan uzak, bizi savasin girdigi evlere, geride kalanlarin hayatlarina, gencecik askerlerin endiseleri, korkulari ve fedakarliklarina davet etmeleri…Bir de tabii avantajli zamanlamalari: Obama’nin secilmesi ve Irak’dan yakin bir gelecekte cikilacagina, daha adil bir savas politikasi yurutulecegine dair inancin kuvvetlenmesi bu filmleri izlenir kilmisa benziyor zira.

Uclunun en basarilisi en iyi film de dahil 9 dalda Oscar’a aday olan Oscarlari kapan ve festivalleri sallayan The Hurt Locker. Point Break (1991) en parlagi olmak uzere pek hatirda kalmayan aksiyon filmlerinden ziyade Avatar’in yonetmeni James Cameron’un eski karisi olarak taninan Kathyln Bigelow, en iyi yonetmen Oscar’ina aday olan dorduncu ve kazanirsa da ilk kadin olacak kazanan ilk kadin. New York Times’in film elestirmeni A.O. Scott’in “Eger yazin en iyi aksiyon filmi degilse ben de arabami patlatirim!” diye ovdugu film, Bagdat’da gorevli uc kisilik bir bomba imha timinin hikayesini seyirciye ekibin dorduncu elemani muamelesi yapan bol zumlu ve dolaysiz kamerasiyla, savasin adrenalinine muptela, bomba imhanin David Copperfield’i Bascavus William James’i (Jeremmy Renner)merkezine alarak anlatiyor. In the Valley of Elah’in da yazari olan gazeteci Mark Boal’in bomba imha ekipleriyle gecirdigi bir senenin ardindan yazdigi senaryo, bu riskli gorevi yapan askerlerin rutinlerinin Rambosal aktivitelerden degil de, beklemek, terlemek, susamak, korkmak, gun saymak, birbirleriyle anlasmaya ve hayatta kalmaya calismaktan ibaret oldugunu basarili bir sekilde anlatiyor.

Nasil ki William James gibi gozukara, rutini bozan ve eve donmeye isteksiz askerler var; ailesine kavusmak icin inanilmaz fedakarliklar yapan, savasin en igrenc yuzune sahitlik eden askerler de yok degil. Brothers bunlardan birinin, Afganistan’da gorevli Sam Cahill’in (Tobey Maguire) oldu sanildiktan sonra bambaska bir insan olarak eve donmesini ve beceriksizce hayata adapte olmaya calismasini anlatiyor. Ustelik esir dustugunde yasadiklarinin agirligi yetmezmis gibi, bir de yoklugunda yakinlasan karisi Grace (Natalie Portman) ve kardesi Tommy ile (Jake Gyllenhaal) basetmek zorunda kaliyor. Aile dramalarinin kadrolu yonetmeni Jim Sheridan Brothers’i Things We Lost in the Fire (2007)’dan tanidigimiz Danimarkali yonetmen Suzanne Bier’in ayni isimli filminden neredeyse kare kare uyarlamis. Uyarlamasa daha iyi olurmus tabii. Daha 2004’de cekilmis, Amerika’da gosterime girmis, Sundance odullu bir filmi yeniden cekmenin mantigi nedir anlayana askolsun. Hele de orjinali -Bier’in dogma gecmisi sagolsun- son derece sade, klisesiz ve akiciyken, Maguire’in “Ben Spiderman’dan cok daha fazlasiyim”i kanitlamak ugruna kendini paralayan oyunculugu ve Portman’la Gyllenhal’in tutmayan kimyasiyla suslenmis bu melodram hic cekilmiyor dogrusu. Ama Brothers’i izlenir kilan yani, sayisiz Amerikali ailenin karsi karsiya kaldigi bir soruna; savastan donen askerlerin travmalarina yogunlasmasi. New York Times’in 2008’de yaptigi bir arastirmaya gore 121 Irak ve Afganistan gazisinin cogu aile ici cinayetden suclu bulundugu dusunuldugunde Brothers’in gise basarisini anlamak kolaylasiyor.

Uclunun sonuncusu The Messenger, Brothers’da Grace’in kapisini calip “Kocaniz oldu” diyen askerlerin zorlu hikayesini anlatiyor. İsrail ordusundan emekli Oren Moverman ilk kez yonetmenlik koltuguna oturdugu filmi Alesandro Camon ile yazmis, ustune bir de Amerika Savunma Bakanligi’ndan teknik yardim almis. İyi de yapmis. Zira film boyunca Yuzbasi Tony Stone (Woody Harrelson) ve Bascavus Will Montgomery (Ben Foster)’nin alti ayri eve yaptigi ziyaretlerle ogreniyoruz ki orduda Azraillik son derece teknik bir is. Sadece en yakin akrabalara haber vermek, duygusallasmamak, dokunmamak, yazili metnin disina cikmamak, medyadan once haberi ulastirmak kati kurallardan bazilari. Film boyunca Harrelson Korfez Savasi sonrasi alkolizm ve bir gecelik iliskilerle sasmis terazisini bu kurallarla dengelemeye calisiyor. Irak’dan kahraman olarak donen Foster ise sessiz ve yalnizlasmis hayatina kurallari delerek anlam kazandirmaya cabalarken buluyor kendini ve Samantha Morton’un canlandirdigi taze savas dulu Olivia’nin cekimine kapiliyor. Harrelson’un gecmiste bazen fazla gelen egzantrik halleri, uzerine giydigi uniformayla teskin edilmis ve geriye harika bir oyunculuk kalmis. Foster’in Ryan Gosling’i animsatan yuz hatlari ise bu rolun melankolisine cok yakisiyor. İkilinin giderek gelisen dostluklarini izlerken hem farkli jenerasyondan askerlerin savas sonrasi travmalariyla nasil basa ciktigini hem de atesin dustugu yeri nasil yaktigini duygu somurusune kurban gitmeden sakin sakin izliyoruz.

Kronik savas yorgunlugumuzu biraz da olsa alan bu uc filmin hicbiri buyuk bir tamamlanmislik hissiyle sona ermiyor. Savasa dair buyuk sorularin cevabini bulmadan, kahramanlarimizin akibetlerini tam olarak bilmeden, soyle bir gonlumuzce “The End” cekemeden ayriliyoruz sinemadan. Ama bu belirsizlik zamane savas hikayelerine yakisiyor da. Belirsiz, natamam, orda bir savas var uzakta. Gitmesek de, gormesek de seyretmesi bedava.

** Bant Dergisinin Nisan-Mayis 2010 sayisinda yayinlanmistir.

Lost ve Fan Kültürü: “Dude, Bazı Cevaplara İhtiyacım Var!”

Posted in TV, baska yerde yazmisim, lost on April 26th, 2010 by Loony Bin – Be the first to comment

Aylardır beklenen 6. Sezon prömiyerinin aynı gün yayınlanacak Obama’nin ulusa sesleniş konuşması yüzünden erteleneceğini duyan Lost hayranları, ya da kendilerine koydukları isimle “Lostie”ler “Lost’u rahat bırakın!”, “Obama başka bir gün seç!” nidalarıyla Twitter’i hidrojen bombası düşmüş Swan istasyonundan beter hale getirdiler. Facebook grupları, imza kampanyaları derken beklenen açıklama 8 Ocak’da Beyaz Saray Basın Sözcüsü’nden geldi: ulusa sesleniş ileri bir tarihe ertelenmişti. Bu inanılmaz gibi duran başarıda Lostielerin alışılagelmiş pasif-obsesif, ben sana hayran sen cama tırman türde bir hayran kitlesi olmamasının rolü büyük. Karşımızda Web 2.0.’in getirdiği avantajları sonuna kadar kullanan, bloglar, sosyal medya, forumlar aracılığıyla beslenen, hayli yüksek sesli ve aktif bir topluluk var. Ancak Lostielerin esas farkı dizinin yapımcılarının, yazarlarının, diziyi yayınlayan ABC kanalının ve tüm yaratıcı ekibin de bu sese kulak vermesi.

Biraz metafizik dersi, biraz bilmece-bulmaca, bir tutam mitoloji labirenti…Entellektüel anlamda seyircisinden bunca beklentisi olan bir şov on yıl öncesine kadar kült bir popüler kültür objesi olmaktan öteye geçemezdi belki de. Ancak Lost’un hayran kitlesi ve yaratım ekibi arasındaki bariyerleri ortadan kaldıran kolektif ve interaktif yapısı onu son yılların en çok izlenen dizilerinden biri haline getirdi. Lost hayranlarının masaları başlarında, kurdukları sayısız web sitesinde şovu didik didik ederek, tartışarak, alternatif çözümler, hikayeler, videolar, sanat ürünleri üreterek geçirdiği sonu gelmez saatlerin ödülünü yapımcılar da fazlasıyla vermekten çekinmedi bugüne kadar: Dizinin içine koydukları yüzgeci logolu köpekbalığı, bir saniyeliğine görünüp kaybolan harita gibi özel ipuçları, Nikki ve Paolo gibi fanların sevmedikleri karakterleri canlı canlı toprağa gömmeleri, kurdukları Oceanic Havayolları, Hanson Vakfı ya da fanlarla birebir sohbet ettikleri “The Fuselage” (uçak gövdesi) gibi web siteleri, yazarlar grevi sırasında sabırsızlanan seyirci için yarattıkları iki-üç dakikalık “Kayıp Parçalar” adlı internet bölümleri, dizide adı geçen kitapları hayranlarla tartıştıkları “Lost Kitap Klübü”, ve son olarak da kurdukları “Lost Üniversitesi” gibi yan ürünlerin hepsi Lost’un sadık ve yorulmaz fanlarına kurdeleli birer hediye idi sanki. Peki ya 2009 Comic-Con Kongresi’nde gösterilen, adeta fanların kafalarını iyice karıştırmak için yapılmış videolara ne demeli? Uçak adaya hiç düşmemiş olsa idi karakterlerimizin başına gelecekleri tasvir eden bu videolar Lostielere şu mesajı veriyor gibiydi: ‘Evet, dizide olup bitenlere kafa yorduğunuzu, işin işinden çıkmaya çalıştığınızı biliyoruz. Ve bunu bildiğimizi, bilmenizi istiyoruz!”

Yeni bir Kültür ve Profesyonel Fanlar

Lost yapımcıları, fanlarla dizdize yaşadıkları bu interaktif dünya sayesinde bir taşla iki kuş vurmuş oldular aslında: hem uzun yaz tatilleri ya da bölüm aralarında beklemekten yorulan koyu hayranlara yapılacak ödevler ve diziye ortadan başlayan meraklılara kaynak olacak koca bir ikincil dünya yaratarak ilgiyi ayakta tuttular, hem de yeni bir “televizyon izleme” kültürünün ortaya çıkmasına ön ayak oldular.
Yazar ve akademisyen Henry Jenkins bu kültüre “birleşme kültürü” (convergence culture) ismini koyuyor aynı isimli kitabında. Sözkonusu olan yapımcının üretip izleyicinin tükettiği geleneksel akışın kırıldığı, tüketicinin kendi medyasını yarattığı bir kültür. Teknoloji ve internetin gelişmesi, bloglar ve tartışma forumlarıyla beslenen bu katılımcı ve interaktif yapı, fanlar ve yapımcı/yazar/aktörler arasındaki geleneksek mesafeleri de kaldırıyor bir bakıma. Karşımızda Madonna konserinde güvenlik bariyerlerini aşmaya çalışan çığlık çığlığa bir kitleden ziyade, yazan, tartışan, üreten, ve bu üretimlerini hem birbirleriyle hem de dizinin yaratıcılarıyla paylaşan bir topluluk var. Üstüne üstlük Fiske gibi sosyologların tanımıyla kültürel hiyerarşide altta kalan, bilgisayar karşısında geçirdiği saatlerle işinden gücünden çalan ezik hayran tipinin aksine, Lost fanlarının yarattıkları sanatsal ve akademik ürünlerle şan’a şöhrete boğulduğuna ve hayranlıklarını profesyonel birer kariyere dönüştürdüklerine de şahit oluyoruz.

Örneğin “Dark Ufo”, “Sledwedge” gibi blogların yazarları, “The Transmission”, “Jay and Jack” gibi podcastlerin sahipleri kendi hatırı sayılır hayran kitlelerini oluştururken, işe blog yazarlığından başlayan “Docartz” takma lakaplı John Laconis ve Amy Johnston “Lost Hayatımı Yedi” (Lost Ate My Life) isimli kitaplarıyla hem profesyonel yazarlığa adım attılar hem de Lost fanlarının dünyasının kapılarını biz okuyuculara araladılar. Aralık ayında Los Angeles’da düzenlenen “Lost Yeraltı Sanat Projesi” sergisinde ise çoğu fanlardan oluşan sanatçıların Lost’dan ilham alarak yarattıkları eserleri binlerce dolara alıcı buldu. Kendi tanımlarıyla forumlar ve bloglarda yaptıkları tartışmaların iflah etmediği Lost fanı akademisyenlerden oluşan “Lost Çalışmaları Topluluğu”nun (Society for the Study of Lost) üyeleri ise diziyle ilgili yazdıkları makaleleri dördüncü sayısına ulaşan e-dergilerinde toplamakla meşgul bugünlerde. Sitenin kurucusu Amy Bauer, California Üniversitesi’nde müzik teorisi profesörü ve haftada en az 20 saatini Lost’a ayırdığını söylemekten hiç de çekinir gibi bir hali yok.

Fan Ekonomisi ve Halkın Sesi Hurley

Elbette ki, Lostieler saatler harcadıkları “işlerini” ne kadar ciddiye alırlarsa alsınlar, yapımcıların fan kültürünü bu denli desteklemesinin ana sebeplerinden birinin ticari olmadığını iddia etmek, Hurley’nin son sezonda zayıflayacağını ummak kadar safça olur diyebiliriz. En nihayetinde hayranlar diziye reyting kazandırmalarının yanı sıra, DVDler, soundtrack albümler, Jack/Sawyer aksiyon figürleri, Dharma tulumları gibi yan ürünleri satın alan ve ürünün kendisi, yani dizinin gidişatıyla ilgili bedava fikir veren bir market. Örneğin Lost Üniversitesi websitesine girip dizinin aktörleri veya yazarlarından ders almak, ilk bakışta interaktif fan kültürünü son noktaya taşıyan bir yenilik gibi görünebilir. Ama siteye kayıt olanlar görecekler ki derslere ancak Lost’un beşinci sezon Blu-ray DVD setini satın alarak girmek mümkün. İnteraktif fan kültürü mü dediniz? Yüz dolares lütfen. Pamuk eller cebe…

Bu demek değil ki Lost ekibi saf ve masum fanların duygularıyla oynuyor. Aksine, dizinin yürütücü yapımcıları Carlton Cuse ve Damon Lindelof yaptıkları açıklamalarda fanlarin zekasına şapka çıkarmaktan geri durmuyorlar hiç. Hatta zaman zaman sabırsızlanan, onca zaman olan bitene kafa yorduktan sonra dizideki açıklamalarla tatmin olmayan fanların ağzından konuşan bir de karakter var dizide: Hurley. Dördüncü sezonda söylediği “Dude, Bazı cevaplara ihtiyacım var!” repliğiyle halkın sesi olarak gönüllere taht kuran Hurley, Lost ekibinin fanlara duyduğu empatinin sembolü görevini görüyor adeta. Ama yapımcılar yine de tedbiri ellerinden bırakmıyorlar. Şöyle diyor Cuse ve Lindelof bir ropörtajlarında: “Fanların hayal gücü ve zekası muhtemel ki bizim onlara verebileceğimiz herhangi bir çözümden çok daha ileri seviyede. Lost’un sonunda gerçekten olacaklar seyircinin fikirleriyle boy ölçüşemeyebilir. İşte bu yüzden Lost’u sırf sonunda ne olacağını öğrenmek için değil, yolculuğun tadını çıkartmak için de izlemelisiniz.” Fanlar de tam da bunu yapıyor zaten: üstelik hergün, yüzlerce web sitesinde ve bitmek tükenmeyen saatler boyunca…

*Milliyet Sanat Dergisi’nin Subat 2010 sayisinda yayinlandi.

bant & kronik savas yorgunlugu

Posted in baska yerde yazmisim, film, medya on March 22nd, 2010 by Loony Bin – 7 Comments

bant dergisinin mart-nisan sayisina kronik savas yorgunluguna ilac filmler hurt locker, the messenger ve brothers’i yazdim. bayinizi mayinizi ayaga kaldirin kuzukadayiflar.

Mümkünler Peygamberi İkinci Şanslar Kraliçesi Oprah

Posted in baska yerde yazmisim, boyle de bir insan var on March 17th, 2010 by Loony Bin – 8 Comments

***oprah bitti..tam da bu yazida anlattigim gibi hutbe gibi bi son bolumle…tanri kimdir, neden inanalim, neden dunyaya geldik, amacimiz ne…anlatti, anlatti sonra da “To God be the glory” diyip baybay…peygambersiz hayat zor olucak:) Son bolumun videosunu izlemek isteyenler buraya, kimdi ki bu kadin diyenler de buyrun yaziya:

7 yıl önce New York’a ilk taşındığım günden beri eşin dostun, entel dantel camianın tiye almasına aldırış etmeden bir Amerika’ya Giriş 101 dersi muamelesi yaparak izlediğim, program saatine göre spor salonuna gidişlerimi ayarlayıp koşu bandı tepelerinde yılmadan takip ettiğim, bir gün “Favori Şeylerim” bölümlerinden birine seyirci olarak katılıp bedavaya araba, ev, ya da binlerce dolarlık hediyelerle cebimi doldurma hayallerimden vazgeçmediğim Oprah’nin 132 ülke ve 214 Amerikan kanalında haftaiçi her gün yayınlanan programını bitireceğini açıklaması 2009’un bombalarındandı. “O” gözyaşları içinde ederken vedasını, ben de düşünmeye başladım: bu 55 yaşında “hayatdan geniş” (100 kilo) kadını kendime bu denli yakın hissetmemim sebebi neydi? CNN’in “Dünyanın en güçlü”, Obama’nın “Amerika’nın en etkili kadını” diye tanımladığı, dünya tarihinin ilk siyah kadın dolar milyarderi, 21. yüzyılın en zengin siyahıyla ne gibi bir ortak noktam vardı ki bu orta yaşlı ev kadınlarına hitab eden programın müptelası olmuş, elin Amerikalısını Seda Sayan bacım kategorisine sokmuştum? Oprah’yı özel yapan neydi sahiden?

1 amerikan rÜyasi

Oprah’yı Oprah yapan en önemli özelliği Bergen’den beter hayat hikayesi. Oprah 1954 yılında evli olmayan iki lise öğrencisinin “kaza eseri” çocukları olarak dünyaya geliyor. Missisipi’de anneannesi tarafından suyu bile akmayan bir evde büyüyor. Dokuzunda 19 yaşındaki kuzeninin tecavüzüne uğruyor, ergen yıllarında hamile kalıyor ve bebeği doğumdan birkaç hafta sonra ölüyor, eşcinsel üvey kardeşini ise AIDS’den kaybediyor. Gençlik yıllarında uyuşturucu da kullanıyor, evli bir adamla ilişki de yaşıyor. Oprah bu yoksul, sorunlu öyküden Amerikan halkının en sevdiği altın üçgen olan eğitim, kilise ve güzelliği sayesinde kurtuluyor. Daha üç yaşındayken incilden ezbere bölümler okuyan Winfrey, öğretmenlerinin yardımıyla burslar alarak iyi okullara ve üniversiteye gidiyor, güzellik yarışmalarında aldığı birinciliklerle de sahne hayatına adım atıp 19 yaşında Nashville’in ilk kadın siyah haber sunucusu oluyor. Ancak haber sunmak için fazla empatik kalıyor: üzücü haberlerde ağlıyor, hata yaptığında gülüyor ve böylece sabah talk-şovlarından birine transfer ediliyor. 1984’de henüz 30 yaşındaken de Oprah Şov yayın hayatına başlıyor. Gerisi tarih zaten…

Oprah’nın izleyicileriyle ipoteksiz paylaştığı bu zorlukları aştım da geldim hikayesi bir “demek ki yapılabiliyormuş” ilüzyonu yaratarak siyah seyirciye ümit, beyaz seyirciye ise “beyaz suçluluk duygusu”nu azaltan bir gönül rahatlığı aşılıyor. Üstüne bir de her kadının ortak paydası kilo alıp verme, aşk-meşk problemleri gibi konuları soslayınca Oprah ırklar ve sınıflar üstü tahtına rakipsiz kuruluveriyor. Bu hem çemberin içinde hem dışında konumu, sosyal ve tarihi konteksden soyutlanmış, apolitize edilmiş ırkı ve bireysel başarıya indirgenmiş büyüleyici hayat öyküsü Oprah’nın kitlelere ulaşmasında kilit rol oynuyor. Böylece inandırıcılığını hiç kaybetmeden bir gün Hollywood yıldızlarıyla sohbet edip büyük popolar için ideal jean modelini önerirken, ertesi gün tecavüze uğramış bir kadınla dertleşebiliyor.

mÜmkÜnler klisesi & 2. Şanslar

Yoksulluk, cinsel istismar, şiddet, madde ve alkol bağımlılığı, ancak aşılabilen engeller olarak konumlandırıldığı sürece Oprah’nın kanepesine oturabiliyor. İyileşmenin münkünlüğü ve gücü, iyileşene kadar çektikleri acıları savaş apoletleri gibi omuzlarında taşıyan konukların yaptıkları gözyaşlı itiraflarla perçinleniyor. Oprah’nin sihri de burada yatıyor zaten: politik olanı kişiselleştirmedeki ustalığında. Feminist teorinin dizleri yara bere içinde kalana kadar düşe kalka kabul ettirdiği “kişisel politiktir” tezine attırtığı ters taklayla hayat okullu psikoterapistimiz Oprah bir yandan eleştiri oklarını üzerine çekerken bir yandan da övgüyü hak ediyor aslında. Başka türlü sansasyonel banal TV ötesinde gündüz kuşağında yer alması namümkün konuları, orta sınıf Amerikalının radarına sokmuş oluyor en azından. Bu taktikle bir yandan da tutucu Amerika’ya liberal normallik normları öğretiyor çaktırmadan: örneğin tsunamide sevgilisini kaybetmiş eşcinsel dekoratörünün hikayesini anlatıp sempati toplarken eşcinsel aşkı bir tabu olmaktan çıkarıyor, cinsiyet değişimi ameliyatı geçirmiş bir babayı çocukları ve karısıyla konuk edip alternatif ailelerin de olabileceğini gösteriyor, dünyadaki en mutlu ülke diye tanıttığı Danimarka’da evlilik oranının çok düşük olduğunu söylemekten çekinmiyor.

Oprah nasıl iyileşilir cemaatinin peygamberini oynarken bir yandan siyah klisenin vaizlik ritüellerinin her birini yerine getiriyor, bir yandan da new-age suyuna pop doktrinlerden faydalanıyor. Göğe doğru açtığı elleri, kocaman sesiyle bağırarak yaptığı anonsları, birdenbire ulaşılan aydınlanmayı işaret eden ve ismine patent koydurduğu “a-ha!” anları, Obama’yı desteklerken yaptığı mesih çağrışımlı “O” yakıştırmaları ile harmanladığı pozitif düşünce, “Secret”, ve Eckhart Tolle öğretileriyle yeterince arzu edene sunulacak bir dünyanın kapılarını aralıyor.

Oprah, Santa Barbara’da “Vaat Edilmiş Topraklar” ismini koyduğu malikanesinde yaşadığı bu adeta seçilmiş hayatın antipatik ya da ulaşılmaz olarak algılanmamasını da sahip olduğu olanakları seyircisinin önüne sererek başarıyor. Oprah’nın doktoru, diyetisyeni, spor hocası, iç mimarı, ahçısı, 25 yıllık en iyi arkadaşı (ve dedikodulara gore sevgilisi), hepsi şovunun birer parçası olarak seyirciye gümüş tepside sunuluyor. Tüm bu yardımcılarının desteğine rağmen tökezlediğinde ise yine seyircisinin insafına ve ikinci şansların gücüne sığınıyor Oprah: koca bir paket sosisi akçaağaç şurubuna batırıp yediğinde, verdiği bütün kiloları geri aldığında, köpeği ölüp bunalıma girdiğinde, kitap klübüne alıp çok satanlar listesinin başına oturttuğu otobiyografinin uydurma bir hikaye olduğu ortaya çıktığında, Güney Afrika’da açtığı kızlar okulunda cinsel istismar skandalı patlak verdiğinde…İkinci, üçüncü, dördüncü şansların gücü hem manevi annemiz Oprah’nın geniş gönüllülüğünü perçinliyor, hem seyirciye hani o geçen sene alması gereken Oprah onaylı diyet kitabını alması için bir fırsat daha tanıyor, hem de Oprah’nın döne döne aynı konuları bir milyon defa işlemesine bahane oluyor. Böylece Oprah şov 24. yılını zirvede tamamlıyor Obama sağ Rachel Ray selamet.

Gerçi Sezarın hakkı da Sezar’a: Oprah şovundan, yapımcılığını yaptığı filmler, programlar ve Broadway şovlarından, yazdığı kitaplardan, Chicago’da kabe muamelesi gören dükkanında sattığı sayısız ürün ve “otantikliği” bozulmasın diye ancak denenmeden alınabilen eski kıyafetlerinden kazandığı milyar dolarların hatırı sayılır bir kısmını hayır işlerine bağışlıyor. Oprah’nın 1998’de kurduğu “Angel Network” ve kendi ismini taşıyan vakfı hayır kuruluşlarına milyonlarca dolar veriyor. Üstelik bu kurumların tüm idari masraflarını da Oprah cebinden karşılıyor, yanı yapılan bağışların her kuruşu yardım programlarına harcanıyor. Oprah’nın Johannesburg’daki Kızlar Akademisi ise fakir ailelerden gelen Güney Afrikalı öğrencilere muhteşem bir kampüste bedava yatılı eğitim olanağı sağlıyor.

oprah’nin vedasi

Hal böyleyken, Oprah’nın amiral gemisi şovunu batırması bir intihar girişimi gibi görülebilir. Oysa işin doğrusu Oprah’nın bir yere gittiği yok. Radyo kanalı, dergileri, podcastleri, Oxygen isimli kadın kanalı, Oprah damgalı ürünleri ve Harpo şirketinin (Oprah’nın tersten okunuşu) sayıları giderek artan yapımları kapı gibi sağlam duruyor. 2011’de kablolu yayına başlayacak Oprah Winfrey Kanalı “OWN” ise öyle ya da böyle bir Oprah programı barındıracak mutlaka. Oprah Şov da bir buçuk sene daha yayınına devam edecek. Bu süre içinde de özellikle Obama’yı destekledikten sonra Cumhuriyetçi ev kadınları arasında düşen reytinglerini arttıracak, aldığı kiloları geri verecek, her biri bir şeyin son defası olarak kutlanacak, analiz edilecek bölümlerini cilalayacak bol bol vakti olacaktır kraliçemizin. Tut ki olmadı diyelim, ikinci şanslar ne güne duruyor di mi ama?

**24.01.2010 tarihinde Birikim dergisinde yayinlanmistir.

birikim su gibisin icmeye kiyamiyorum

Posted in baska yerde yazmisim, entel dantel, medya on November 9th, 2009 by Loony Bin – 1 Comment

bu arada buraya koyamiyorum ama bu ayki birikim dergisi‘ne bisiler yazdim kitabin digitallesmesiyle ilgili
var ya mookkkemmel bi yazi oldu kendi kendinin marketingisinde sinir tanimayan docteurlerim,
bayiinizden isteyiniz lüplüplerim
hadi usenmeyin…

www.devrim.com

Posted in baska yerde yazmisim, blog, entel dantel, facebook, twitter on July 16th, 2009 by Loony Bin – Be the first to comment

Eski manitanızın Bodrum tatili resimlerini gözetleme işlevi gören Facebook’un ya da hayranı olduğunuz ünlüleri yalancı bir yakınlık hissiyle “takip” ettiğiniz Twitter’ın devrim yapmaya yarayacağı aklınıza gelir miydi? Peki star muhabir Christian Amanpour’un tahtına “penguins will fly” (penguenler uçacak) ismindeki bir Youtube kullanıcısının yerleşeceği; dünyada olup bitenleri Reuters, BBC gibi prestijli haber ajanslarından değil “change for Iran” (İran için değişim) adlı bir Twitter kullanıcısından ya da “today in Iran” (İran’da bugün) adlı bir blogdan takip edeceğiniz; peki Obama’nın basın toplantısında, kallavi Beyaz Saray muhabirlerini es geçip sıradan bir İran vatandaşının sorusuna öncelik vereceği?

Blogdan al haberi vaziyetine nicedir aşinayız ama son haftalarda İran’da yaşananlar, olmazsa olmaz addettiğimiz demokrasinin bekçisi, dördüncü kuvvet gibi sıfatlarla taçlandırdığımız geleneksel medya ve işe yaramaz, vakit öldürücü damgasını vurduğumuz sosyal medya araçlarına bakışımızı da tekrar gözden geçirmemize sebep oldu. Düne kadar sarsılmaz tahtlarında kaykılarak oturan New York Times, CNN, Guardian gibi atardamar medya kuruluşları totaliter İran rejiminin kanlı sansürü altında ezilince ve uluslararası basın mensupları İran’da barınamaz noktaya getirildiğinde, Youtube, Flickr, Facebook, Twitter gibi sosyal medya sitelerine haber/resim/video yollayan vatandaş gazetecilerin görgü tanıklığına teslim oldular. Sosyal medya sitelerinin bu süreçte oynadığı en önemli rol ise İran vatandaşlarının sesini dünyaya duyurmak ve geleneksel medyaya haber kaynaklığı etmenin ötesinde, bizzat protestoların organize edilmesine aracı olmalarıydı. Ancak yine de olup bitenlere İran’ı “Twitter devrimi” klişesine indirgemeden veya internet eşittir demokrasi gibi siber-ütopik bir balonla havalanmadan bakmakta da sonsuz fayda var.

Medya nasıl sınıfta kaldı?

İran’da protestoların başladığı 13 Haziran Cumartesi gecesi Körfez Savaşı’ndan yadigar bir refleksle CNN-Amerika ekranlarını açanlar, Larry King Show’un tekrarlarıyla karşılaştılar. Aynı saatlerde CNN-Amerika’nın web sitesindeki manşet ise, ülkede süregelen analog televizyondan dijitale geçiş çalışmaları gibi son derece rutin bir mesele üzerineydi. Geleneksel medyanın İran haberini amatörce atlaması Twitter’cıların gözünden kaçmadı. “CNN Fail” (CNN sınıfta kaldı) başlığı altında binlerce Twitter kullanıcısı CNN’i eleştiren postalar kaleme aldı. New York Times’in tecrübeli editörlerinden Bill Keller’in Tahran’dan yazdığı ve Ahmedinecat’ın olaylardan daha da güçlenerek çıktığını iddia ettiği ilk analizi de sosyal medya kanallarında ve bloglarda büyük eleştiri topladı. Diğer yandan İranlı Twitter kullanıcıları, gelişmeleri Azadi caddesinin göbeğinden dünyaya duyurmaya devam ediyorlardı. Google, 19 Haziran’da İranlı vatandaş gazetecilerinin seslerinin daha büyük kitlelere ulaşmasına yardımcı olmak amacıyla Farsça’dan İngilizce’ye tercüme aracını yayına sokarken, Facebook da Farsça beta versiyonunu hayata geçirmekle meşguldü.

Dış politika değişiyor

Yeni medya araçlarının protestoların organize edilmesinde ve dünyaya hızla aktarılmasındaki gözardı edilemeyecek rolü, bilgilendirme ve bilgi edinme dinamiklerinin geri dönülemeyecek ölçüde demokratikleşmeye başladığının müjdecisi olmakla kalmıyor, aynı zamanda üç maymun stili dış politikaların da önünü kesmeye dair küçük de olsa bir ümit taşıyor. Örneğin, Twitter’ın İran’dan haber almanın birincil kanalı haline geldiği aşikar olduğunda, halihazırda İran ile resmi diplomatik ilişkileri olmayan Amerika Dışişleri Bakanlığı, Twitter yöneticilerinden siteye erişimi engelleyecek rutin bakım-onarım çalışmasını ertelemelerini talep etti. Kurucusu Biz Stone bu öneriyi ‘Twitter’in İran için kritik bir iletişim aracı haline gelmiş olması sebebiyle’ kabul ettiklerini açıkladı. Kendi seçim kampanyası için de sosyal medya ekmeğini epey yemiş olan Obama ise, 23 Haziran’daki basın toplantısında prestijli ikinci soru hakkını Huffington Post blog yazarı Nico Pitney’ye vererek yeni medyacılara meşruluk kazandırdı. Seçimlerden bu yana sosyal medya ağlarını kullanarak iletişime geçtiği İranlı vatandaş gazetecilerden aldığı bilgiler yardımıyla yaptığı detaylı yayınlarla sivrilen Pitney ise, Obama’ya bir İran vatandaşından gelen soruyu yönelterek yeni medyanın katılımcı niteliğine vurgu yapmış oldu.

İngiltere Başbakanı Gordon Brown da, 19 Haziran’da Guardian’a verdiği röportajla konuya dahil oldu ve ‘Dış politika bir daha asla aynı olmayacak’ diyerek, teknolojik gelişmeler sayesinde dış politikanın seçkinlerin tekelinden kurtulacağını, hızlı ve aracısız bilgi akışı sayesinde bundan böyle Ruanda benzeri krizlerin yaşanmayacağını iddia etti.

Yeni değil

Elbette soykırımların tedavülden kalkmasının garantisi Twitter olsaydı hayat da tadından yenmezdi. Ancak iş bu kadar basit değil. Telgrafın icadından beri her yeni teknolojide karşımıza çıkan, işte şimdi yırttık tadındaki teknolojik-ütopyacılık, yeni yüzyılda da internet eşittir demokrasi şeklinde zuhur ediyor. Oysa nasıl ki kablolu televizyonun icadı 1960’larda ümit edildiği üzere suç oranlarını düşürmeye yaramadı, internet teknolojileri de tek başlarına totaliter rejimlerden demokrasiye geçişin anahtarı değil maalesef. Taze politik oluşumlar her daim yeni teknolojilerden faydalandılar, bundan sonra da faydalanmaya devam edecekler. Devrimciler 1979’da Humeyni’nin konuşmalarını kasetlerle yayıyordu, yeni jenerasyon İranlı aktivistler ise protestoları organize etmek için Twitter’ı, Facebook’u ya da Farsça sosyal medya sitesi Balatarin’i kullanıyor. 2001 yılında Filipin Devlet Başkanı Estrada karşıtı onbinlerce gösterici cep telefonu mesajları (SMS) ile organize olarak sokaklara döküldü. 2004’ün Kasım’ında Cumhurbaşkanlığı seçiminde yaşanan hilelere karşı düzenlenen Ukrayna’nın Turuncu Devrim’i SMS’lerin yanı sıra interneti de kullanarak ilk internet devrimi olarak kayıtlara geçti. Onu 2007’de bloglar ve Twitter benzeri yorum kutucukları olarak tanımlanabilecek Cbox ile organize edilen askeri cunta karşıtı Burma protestoları izledi. Geçtiğimiz yılın Aralık ayında 15 yaşında Alexis Grigoropoulos’un öldürülmesi sonrası sokaklara çıkan Yunanistanlı öğrenciler, Nisan ayında seçim sonuçlarını protesto eden Moldovalı gençler de Twitter ve Facebook ile organize oldular.

Örneklere bakıldığında heyecanlanmamak çok zor. İnternet teknolojilerinin, yeni medya ve sosyal medya araçlarının hem medyanın daha katılımcı ve eşitlikçi bir modele dönüşmesi, hem de totaliter rejimlere karşı demokratikleşme kavgasında oynadıkları rolü yadsımak imkansız. Ancak Bush’un eski Ulusal Güvenlik Danışmanı Mark Pfeifle misali ‘Twitter’a Nobel Barış Ödülü verilsin!’ ga
zına gelmeden önce, sözkonusu devrim çabalarının altında yatan politik ve sosyal mekanizmaları incelemekte de fayda var, tabii gözümüzü de internetten ayırmadan…

** 12 Temmuz Pazar Radikal 2‘de yayinlanmistir.

cikarci post 1

Posted in baska yerde yazmisim, film, radikal on December 8th, 2008 by Loony Bin – Be the first to comment


Sevgiliiii, icinechocolatechipcookiedogranmisvemikrodalgadaisitilmisvanilyalidondurmalarim
Bi gece vakti sigara alip gelcem diyip terkettigim bloguma bir takim israrlar ve kisisel cikarciligim yuzunden donmeye karar verdim. Bir deneme suresi icin en azindan..
Hemen ilk cikarci postumla basliym…
Radikal 2 yazimi kesmis/kisaltmis biraz, omurgasi egrilmis yazinin sanki..ilgilenen birrr, ikii, uuuc..dort kisi icin orcinal halini koymazsam aklim kalir. bak ustune kalin bisiler giy usutceksin.

Irak’a Gitmek
Hüseyin Karabey’in 14 Kasım’da gösterime giren Gitmek filmi güzide bir bürokratımızın koş kız ablangillere haber sal tadındaki ırkçı/seksist/traji-komik “Bir Türk kızı Kürt gencine aşık olamaz” fetvasıyla sansüre kurban gitti biliyorsunuz. Şimdi “yabancı damat” tahammül eşiğini sarısın mavi gözlü Yunan gençlerinde çizmiş ülkemizin Kürt gençlerine aşık Türk kızları ne yapmalı buyurur sayın İbrahim Yazar acaba? “Seviyorum hulen!!!” diye sokaklara dökülseler, bu sefer de “normal zamanda olsa neyse de şimdi terör var evladım az bi sabret” diye evlerine mı yollamalı bu kızları? Peki bu normal zamanlar ne zaman gelecek? Peki, bizim canımızın istediği filmi beynimiz yıkanacak korkusu olmadan ya da herhangi bir saffa aidiyet nişanımızı takmadan izleme/izlememe, beğenme/beğenmeme özgürlüğümüz bu ortamda çok mü lüks kaçar acaba? Peki bu “Midnight Express” post travmalarından, sinema sanatını bir propaganda unsuru olarak görme hastalığımızdan ne zaman kurtulacağız dersiniz?
İşin üzücü kısmı, bir yanda hassas zamanlar, bir yanda sansüre hayır destekleri arasında Gitmek’i ama iyi, ama kötü, adam gibi eleştiren bir yazı da okuyamadık. Oysa Türk-Kürt aşkından öte, Irak savaşı, savaşı seyretme ve savaşa seyirci kalma halleriyle dertleri olan, bu dertleri de gayet incelikli bir şekilde anlatan, iyi bir film Gitmek.
Savaşın başladığı 2003 yılından beri gösterime giren çoğu Amerikan yapımı onlarca belgesel ve filmin hiçbirinin dişe dokunur gişe başarısı yakalayamadığı günlerde (ki sinema doktorları bu duruma savaş yorgunluğu diyorlar), katıldığı önemli uluslararası festivallerden prestijli ödüller ve seyircinin sırt sıvazlayıcı ilgisiyle dönmesi bir yana, yanıbaşımızda olup biten bir savaş üzerine Maskeli Besler Irak’da ve Kurtlar Vadisi Irak’dan gayrı bir söz söyle(ye)memiş Türk sineması için de yüz ağartıcı bir film üstelik.
Gitmek, Türk aktris Ayça Damgacı’nin başından geçen gerçek olaylara dayanıyor, hatta Ayça’nın hikayesini neredeyse birebir anlatıyor. Senaryoyu Karabey’le beraber yazan Ayça Damgacı ise Amerika’nin Irak’ı bombalamaya baslamasiyla ayrı düştüğü Kürt sevgilisi Hama Ali Khan ve diğer birçok karakter gibi kendini canlandırıyor filmde. Belgesel-drama denebilecek bu anlatım dilinin kullanılmasında elbette Karabey’in belgesel yönetmenliği geçmişinin de önemli bir payı var. Ancak Irak savaşı konulu birçok filmin (örneğin In the Valley of Elah-Paul Haggis; Redacted-Brian de Palma; Stop-Loss-Kimberley Pierce; Battle for Haditha-Nick Broomfield) yaşanmış olaylara dayandığı düşünülürse daha geniş bir trendden bahsetmek de mümkün.
Çocuğu savaşta ölmemiş, etinden et kopmamış, toprakları işgal edilmemiş, üstüne bombalar düşmemiş steril seyirciler güruhu olarak gazetelerden, haber bültenlerinden, 24 saat yayın yapan kablo kanallardan takip ettiğimiz ama bir türlü sırrına vakıf olamadığımız, oldurulmadığımız savaş tefrikalarını şimdilerde Youtube’dan da canlı canlı izlemek mümkün. Amerikan askerlerinin çektiği ve gaza getirici hip-hop/rap nağmeler eşliğinde montajladığı çatışma/bombalama görüntülerinin, Iraklıların yanan topraklarını, yaşamlarını, işkenceyi gösterdiği videoların binlercesi Youtube’da yayınlanıyor ve hergün milyonlarca kişi tarafından izleniyor. Yukarıda sıraladığımız filmlerin çoğunda bu videolara referans verilmesi, hatta De Palma ve Pierce’in filmlerini asker videolarının stilinden kuvvetlice ilham alarak çekmeleri de işin çabası. Hal böyleyken, savaş yorgunu sinema seyircisi de ne kurmaca savaş hikayelerini izlemek için salonlarıni dolduruyor artık, ne didaktik savaş belgesellerine yüz veriyor…
Ayça da film boyunca medyanın bilgi bombardımanından payını alıyor ziyadesiyle. Çoğu geceler ekran başında uyuyakalıyor, elinden gazetesini düşürmüyor…Kalan zamanlarını da Hama Ali’nin gönderdiği video mektupları defalarca izleyerek geçiriyor. (Youtube demişken, ses kasetleri ve şimdilerde de video kayıtların “yazı yazmayı pek sevmeyen” Kürtler için geleneksel bri iletişim aracı olduğunu Karabey’in bir ropörtajından öğreniyoruz.) Olan bitene, ve kendi hayatına daha fazla “seyirci” kalamadığı noktada da topluyor pılısını pırtışını Ayça, sevgilisini görmek için Irak’a doğru yola koyuluyor. Karabey, Ayça’nın yolculuğu boyunca tanıklık ettiği hikayelerin bazılarını televizyon ekranlarından alelade adli vakalar olarak göstererek medyalanmış gerkçeklik algımızın kırılganlığını yüzümüze yüzümüze vuruyor. Filmin sonlarına doğru, düğümlerin çözüldüğü noktada ise (biraz fazlaca alegorik bir sahnede) Ayça’yı bu defa kararmış bir televizyon ekranına sırtını dönmüş oturur halde buluyor Karabey’in kamerasi .
Tüm bu savaş, medya, seyircilik diskurlarının ötesinde Gitmek’i seyredilir ve farklı kılan belki en önemli şey ise Tribeca Film Festivali Jürisi’nin “alışılmadık ve gerçek anlamda modern bir uluslararası kadın kahraman” olarak tanımladığı Ayça Damgacı’nın işlenmemiş, müdanasız oyunculuğu ve açık bir yara gibi yazarlığı…Gitmek’i izleyin. Canımızın istediği adama aşık olmanın, canımızın istediği filmi izlemenin yasak olmayacağı gelecek güzel günlerin hatirına değilse, Türk sinemasında daha çok bağımsız kadın hikayeleri izleyeceğimiz günlerin hatırına. Pişman olmayacaksınız.