baska yerde yazmisim

all work no play

Posted in baska yerde yazmisim, blog, entel dantel, radikal on January 19th, 2007 by Loony Bin – Be the first to comment

Haftaya cuma yine buyuk sinav var..Bi yandan festival programi yapilcak..Bu sebepten yazamiyorum diycem ama…direk yalan olucak.. Cunku ne sinava calisiyorum ne festivale calisiyorum ne de baska olup bitenleri elim degip yazabiliyorum..Halbuki kayak maceralarimi, omru hayatimda ilk kez sahit oldugum Amerikan dugununu, pilates cirpinmalarimi, ananemin Yekta Gungor Ozden’le dramatik tanisma oykusunu, ulubey’e neden artik ulubey degil de nic dedigimi falan yazicaktim…simdi bana en azindan su sinav bitene kadar uzatma verin nolur diycem ama artik zaten kendi kendime konustuguma ve burayi okumaktan coktan vazgectiginize dair suphelerim de yok degil…
enivey..Gecen Pazar Radikal 2′ye bisiler yazdim..Onu okusaniz yerini tutar mi acaba?? Ustelik konumuz da bloglarin etinden sutunden kilindan tuyunden nasil faideleniciimiz…Yazida atifda bulundugum Fulya Apaydin’in yazisina burdan, bloguna da burdan ulasabilirsiniz..
ah, ah..isin butun sihri de iste burda ya zaten…
kalin kuzular saglicakla

1001 yalancinin teki mi?

Posted in baska yerde yazmisim, blog, medya on October 2nd, 2006 by Loony Bin – Be the first to comment

cevabimiz elbette hayir da…bir iki duruma aciklik getiriym istedim..loony bin’in mutevazi mailbox’u sitemkar mesajlarla dolmus zira..

1) Sabah’daki haber icin “nasi herkes apolitik-eglencelik yazio dersin?? oha. cus. yaziklar olsun” tadinda emailler gelmis. ucuz bi laflarimi carpitmislar geyiine girmicem elbet. kucucuk yerde benim her bi kelime sacmaligimi yazamicaklarina ve findik rekoltesi ustune beyanat vermediimize gore haberde de bi paraphrase olayina gidilmis. cok normal bence. ama alinan gonullere su serpmek icin tam olarak ne demis oldugumu yaziym bari. 1 kelime onemli olabilir bazen dikkatli gozlere: soyle demistim:
“…Turkiye’de blogging henuz cok yeni. Amerika basta olmak uzere dunyada en cok okunan bloggerlar politik bloglar. Geleneksel medyanin yer vermedigi gelismelere, siyasi elestiriye sayfalarinda yer veren, “vatandas gazeteciligi” denilen kavrami gelistiren, bir kuruma akredite olmamalarina ragmen canla baska internet gazeteciligi yapan bir kesim var. Irak’taki, Lubnan’daki ‘gercek” gelismeleri bloggerlar takip ediyor. Turkiye’de bu henuz cok az ya da hic yok. Kendim de dahil olmak uzere daha apolitik, eglenceye yonelik yaziyoruz. Ancak blogging gelismeye cok acik bir platform. Yelpazenin gun gectikce genisleyecegini, Turkiye’den de cok iyi yazarlar cikacagini dusunuyorum. “
Olmustur umarim.

2) Ben Turkiye’de tatildeyken “Biz de Bodrumda’yiz bulusalim miii??” diyen super insanlar olmus. Ben de demisim ki “aaa tuh kacirmisim mesajlarinizi zira Amerika’ya donene kadar bakmadim emaillerime.” Bu cevabim da bi “nasi bakmazsin yalanci pislik bloga ‘Bodrum’dayim’ die yazi yazmissin iste” tadinda karsilanmis. Valla da billa da 2 gozum onume aksin da, 2 dakka bilgisayari actim, resimleri yuklemek icin..bloga da bi kuccuk yazdim sonra da kapadim gitti makineyi…daha fazlasini kaldirmadi bunyem. Ben yalanci diilim ya, hakkaten diilim..

enivey..bu vesileyle de, umarim ilk ve son “duzeltir..ozur dileriz” postumu yazmis oliym…
ve rutin hopciki moduma geri doniym..
chuck aradi bugun…”o gun biraz sert ciktim kusura bakma.bob gelirse tanistircam seni, resim de cekicem” dedi..cok utangacmis kuzu, o yuzden sevmiomus oole zoraki seyleri..yoksa asabi falan diilmis hic..”Peki tesekkur ederim” dedim ben de. “tamam ya uzatma anladik. iyi ki bisi yapicaksin bu ne afra bu ne tafra” demedim. bi kisiyi daha alindiramicam zira..haftalik kotam dolmus:) hop.

sebep-sonuc

Posted in baska yerde yazmisim, new york on August 15th, 2006 by Loony Bin – Be the first to comment

Sevgili pitirciklar-carpimlar-luplupler ve digerleri, yazacak cok sey var ama hic ama hic vakit yok.. kisa bir sure daha da boyle olacaga benzer.. buraya gelip gidip de eli bos donmenize de icim elvermedi. o sebeplendir ki eski arsivleri tarayip loonybin’e uygun bi yazi kesip-yapistirdim asagi: bi sure idare ediverin bakalim..gerci bu yazi bi yerlerde yayinlanmisti-artik 3-5 okuyan da olduysa onlar da kusura bakmasin..blogger’in serefsizligi tuttu resimleri bu posta koydum.. mahsuru yok di mi???

Usta Tenisci-Amator Klarnetci

Posted in baska yerde yazmisim, muzik, new york, woody allen on August 15th, 2006 by Loony Bin – Be the first to comment

Adamcağız on seneyi aşkındır Manhattan’da sahne alıyor ama kendisi İstanbul’u fethedene kadar gidip de bir Woody Allen’i dinleyeyim olmamıştım hiç. Artık aman eksik kalmayayım endişesi mi dersiniz, geç idrak eden caz sevgisi mi, yoksa son iki aydır alamadığım maaşımın toplu bir şekilde teşrif etmesinin hovardalığı mı, bilemem. Ama akşamlardan bir akşam vurmuşum kendimi Carlyle Café’nin yollarına. Burası Upper East Side’in eski usul lüküs(!) otellerinden Carlyle’in 1955’den beri sayısız meşhur cazcıyı ağırlamış kabaresi. Moulin Rouge’un (1952) Oscarlı sanat yönetmeni Manel Vertes’in Henri Toulouse Lautrec havalı duvar resimlerinin fonunda, gündüz koşuşturmasının metrolu saatlerinde pek rastlayamayacağınız kocaman topuzlu kürklü teyzelerle yeni jenerasyon sanatçı tayfasının yan yana masalarda şaraplarını yudumladığı ve arka taraftaki ‘ayakta” kısmında devamlı fotoğraf çeken hevesli turistlerle göz göze gelmemeye çalıştığı bir çarpışan arabalar mekanı…Ama bir yandan da küçük masaları, elinizi uzatsanız sahneye dokunacakmışsınız havası, emektar garsonları ve loş ışığıyla tipik bir Woody Allen sahnesindeymişsiniz ilüzyonu yaratacak, kavanozlanmış bir “ah o eski günler” Manhattan turşusu sanki…

Woody Allen’a sahnede yirmi senelik grubu Eddy Davis New Orleans Jazz Band eşlik ediyor. Allen’in bir çok film müziğinde yer almış ve hatta Sweet and Lowdown’da (1998) küçük bir rol de oynamış 40 yıllık dostu Eddy, şovun esas sahibi. Banjosunu suratından bir saniye bile eksilmeyen muzipliğiyle konuşturuyor, arada da, bir gayret klarnetini çalan Allen’i dürtüp neşeli birşeyler söylüyor ve bizimkini güldürüyor. Ve 70′ine merdiven dayamış bu iki adam, bana fena halde Laurel Hardy’nın yaşlanmış hali izlenimi veriyor…
Evet, Woody Allen ziyadesiyle yaşlanmış arkadaşlar, geçmişler olsun. Böyle Peter Sellers ile Tipitip karışımı tatlı bir dedecik olmuş… Gerçi bakmayın, kendisi yaşlanmaktan hiç de memnun değil. Aralık ayında verdiği Vanity Fair ropörtajında konuya açıklık getirmiş zira: “Yaşlanmak berbat birşey. Ne irfan kazandım, ne bilgelik, ne de olgunlaştım. Bugün olsa, aynı hataların hepsini yine yapardım” demiş. Oysa konser öncesinde masanın birine oturup hayatın anlamını çözmüş bir ifadeyle klarnetini temizlerken, sonra da pembe kazağını çıkarıp hata yapmaktan korkarcasına temkinli müziğini yaparken bana pek bir olgunlaşmış geliyor. Konser bitince de tekrar kazağını giyip ısrarcı hayranlarına sayısız imza verdikten sonra evinin yolunu tutuyor Allen (kuvvetle muhtemel ancak teyid edilememiş bilgi). Arada bir grup üyeleriyle konuşuyor mırmırmır, hatta iki-üç şarkı da söylüyor ama hiçbirinde mikrofon yok. Dolayısıyla ne dediğine dair bir fikir edinemiyoruz ve şarkıları da hayal meyal duyuyoruz; zira tahmin edilebileceği gibi öyle bas bariton bir durumu yok kendisinin. Zaten öyle bir iddiası da yok. Virtüözlüğünün değil, Woody Allen’lığının ekmeğini yediğinin farkında, terbiyesini bozmadan klarnetini çalıyor adam, işini çok sevdiği de her halinden belli oluyor. Eh, esas ismi Allen Stewart Konigsberg’i değiştirirken klarnet üstadı Woody Herman’dan ilham alan birisinden de başka türlüsü beklenemezdi, değil mi?

Allahtan New Orleans cazı eğlenceli bir müzik. Bir anda barın kapısı açılacakmış da içeri Red Kit girecekmiş, ya da Mardi Gras’da yürüyormuşuz sevinciyle el çırpışıyoruz. Konser öncesi tanışıp kaynaştığımız ve karısının bir zamanlar Marmaris’de animatörlük yaptığını öğrenip şaşaladığımız perküsyoncu kardeş de sahneden devamlı bize el sallıyor hatta ara esnasında masamıza geliyor, böylece hem havamız hem keyfimiz on numaraya gelip dayanıyor. Bütçemizi son derece aşan tuzlu hesaba da bi helali hoş olsun çakıp, evlerimize yollanıyoruz.

Yol boyunca düşünüyorum. Woody Allen’i ve dolayısıyla işlerini sevmemek son derece kolay bir tercih aslında. Neredeyse tüm kariyerini egzantrikliğinin, nevrotikliğinin, hayatının ve hayatını geçirdiği çevrelerin karikatürleri üzerine inşa edince insan, Woody Allen personası ve sanatı arasındaki çizgiyi de ister istemez silmiş oluyor çünkü. Ve “tükaka” bir Woody Allen imajı, kötü yönetmen, kötü filme denk düşer hale gelebiliyor kolayca. Son yıllarda yaptığı filmler Amerika pazarına sürülürken Allen isminin neredeyse hiç geçirilmemesinin, ve “dün gece Woody Allen’i dinlemeye gittim” dediğim insanların yüzündeki “senden hiç beklemezdim” ifadesinin sebebi belki de budur. Belki de son filmi Maç Sayısı’nda kafamıza kafamıza kaktığı gibi, şanslı insanlar ne denli kötülük işlerlerse işlesinler bir şekilde işin içinden sıyrılıyorlardır ve yıllar boyu filmlerindeki karakterlerinden ezberlediğimiz üzere, Woodyciğimiz basitçe, “şanssızdır”.
Bense bu gece son derece şanslı hissediyorum kendimi. Asla yaşlanmayan bir şehirde yaşadığım için, aklıma esen hatayı yapabildiğim ve en ufak bir bilgelik emaresi göstermediğim için ve şimdilik maç sayısını almamış gibi görünse de, her korta çıkışı beni heyecanlandıran, kimi zaman yanlış yerlere de çalışsa, hayatta kafası en bir çok çalışan adamlardan birini, yakından görebilmiş olduğum için…

Vatandas Gazeteciligi

Posted in Turkiye, baska yerde yazmisim, blog, entel dantel, medya, vatandas gazeteciligi on August 17th, 2005 by Loony Bin – Be the first to comment

Loony bin’i yazmaya başladığımda böyle bi niyetim yoktu. Zira günlük hayatda kalay kalay kazanlaşan kafamın Pazar gezmesi olucaktı bu sayfa. Ama bugün biraz zihin cimnastiği yapmaya karar verdim. Zira Clark Kent’ler aranıyor çağrısına muştuladığım « acaba Türkiye’de bloggerlik vatandaş gazeteciliği mertebesine ulaşır mı ? » sorusunu tartışmak lazım demiş Ali Işingör. Tartışalım efem.Bilenler bilmeyenlere anlatsın, « blogger » kavramı esas patlamasını 9/11dan sonra, bu trajediyi yaşayan sıradan insanların resmi ve alışılageldik iletişim kanallarından gelen « haber »lerle yetinmeyip sazı ellerine almasıyla yaşadı. New Yorker’lardan gelen fotoğrafların ve « iyiyim annecim » mesajlarının ötesinde Afgan kökenli yazar Tamim Ansary’nın yakın çevresine yazdığı ve özetle batı dünyasını Müslümanlara karşı oluşacak büyük bir toplumsal tepkiye ve güvenlik uğruna temel özgürlüklerden ödün veren politikalara karşı uyardığı e-mail, bir kaç gün içinde web’den büyük medyaya taşındı. Ansary’yi dinleyen oldu mu ayrı konu, ama kökenini halktan alan, « daha » demokratik bir haber alma-verme süreci de böylece başlamış oldu. Irak savaşı, tsunami ve ABD başkanlık seçimleri blogger’in kaygan zeminini sağlamlaştırmaya yaradı.
Bi nevi kahraman bakkal süpermarkete karşı hikayesi yani..
Bugün batı dünyası, medyanın (ve dolaysıyla hayatın gündeminin) gıcırtılı demir kapılarını tutan editörleri, yazı işleri müdürlerini, sermaye kumandanlarını itiverip birbirlerine ve dolayısıyla “halka” ulaşan vatandaş gazetecilerin varlığını inkar etmeyi çoktan bırakti. Bugün bu saatte araştırmak, yorumlamak ve anlatmak isteyenler kocaman matbaalara gerek kalmadan gazetecilik yapabiliyorlar. Tek ihtiyaçları bir internet bağlantısı ve bir bilgisayar. Haber tüketiminden üretimine transfer olan heveskarların beyin/eğitim ve objektivite sahibi olup olmadıkları ise tamamen ayrı bir konu ve ayrıca tarstışılmaya muhtaç.
Ancak Glenn Reynolds, Jay Rosen ve Micah Sifry gibi isimler web gazeteciliğinin nasıl yapılması gerektiğini yüzümüze serin sular gibi çarpmaya devam ediyor. Ki Micah’nin öğrencisi olmuş olmaktan gurur duyuyorum, ayrı konu, ayrı post.
Türk blogosphere’inin ıncığını cıncığını bildiğimi iddia etmeyeceğim. Ancak kendim de dahil olmak üzere daha ziyade “bugün otobüste başıma ne geldi inanmazsın gül gül oldük” sularında gezildiğine dair bir (fikrim değil), izlenimim var. Kendisi öğrenmeye açık bi izlenim, belirteyim.
Demokratikleşme sürecinde emekleyen güzide memleketim medyasının sağduyulu ‘vatandaş gazetecilere” duyduğu ihtiyaç sıkılmayı bekleyen ergenlik sivilcesi kıvamında nicedir. Ancak bunun elbette son derece soylu ancak yetersiz “kan aranıyor” anonslarıyla gerçekleşemeyeceği de açık.
Medyayı elitist bir kuyucuktan akademisyenlerin, aktivistlerin, vatandaşların ve söyleyecek sözü olan her bireyin katıldığı açık bir diyalog platformuna çevirmek MUMKUN. Bunu yapacak bloggerlar da, MEVCUT.
Ne ki yazılacak daha çok şey olmasına rağmen, ukalalığın da bir sınırı var. Bin burda sussun. Bakalım başka kimler neler diycek, ya da demiycek. Aranan kanın bu sefer de bulunması dileğiyle efem, esenlikler diliyorum.