Adamcağız on seneyi aşkındır Manhattan’da sahne alıyor ama kendisi İstanbul’u fethedene kadar gidip de bir Woody Allen’i dinleyeyim olmamıştım hiç. Artık aman eksik kalmayayım endişesi mi dersiniz, geç idrak eden caz sevgisi mi, yoksa son iki aydır alamadığım maaşımın toplu bir şekilde teşrif etmesinin hovardalığı mı, bilemem. Ama akşamlardan bir akşam vurmuşum kendimi Carlyle Café’nin yollarına. Burası Upper East Side’in eski usul lüküs(!) otellerinden Carlyle’in 1955’den beri sayısız meşhur cazcıyı ağırlamış kabaresi. Moulin Rouge’un (1952) Oscarlı sanat yönetmeni Manel Vertes’in Henri Toulouse Lautrec havalı duvar resimlerinin fonunda, gündüz koşuşturmasının metrolu saatlerinde pek rastlayamayacağınız kocaman topuzlu kürklü teyzelerle yeni jenerasyon sanatçı tayfasının yan yana masalarda şaraplarını yudumladığı ve arka taraftaki ‘ayakta” kısmında devamlı fotoğraf çeken hevesli turistlerle göz göze gelmemeye çalıştığı bir çarpışan arabalar mekanı…Ama bir yandan da küçük masaları, elinizi uzatsanız sahneye dokunacakmışsınız havası, emektar garsonları ve loş ışığıyla tipik bir Woody Allen sahnesindeymişsiniz ilüzyonu yaratacak, kavanozlanmış bir “ah o eski günler” Manhattan turşusu sanki…
Woody Allen’a sahnede yirmi senelik grubu Eddy Davis New Orleans Jazz Band eşlik ediyor. Allen’in bir çok film müziğinde yer almış ve hatta Sweet and Lowdown’da (1998) küçük bir rol de oynamış 40 yıllık dostu Eddy, şovun esas sahibi. Banjosunu suratından bir saniye bile eksilmeyen muzipliğiyle konuşturuyor, arada da, bir gayret klarnetini çalan Allen’i dürtüp neşeli birşeyler söylüyor ve bizimkini güldürüyor. Ve 70′ine merdiven dayamış bu iki adam, bana fena halde Laurel Hardy’nın yaşlanmış hali izlenimi veriyor…
Evet, Woody Allen ziyadesiyle yaşlanmış arkadaşlar, geçmişler olsun. Böyle Peter Sellers ile Tipitip karışımı tatlı bir dedecik olmuş… Gerçi bakmayın, kendisi yaşlanmaktan hiç de memnun değil. Aralık ayında verdiği Vanity Fair ropörtajında konuya açıklık getirmiş zira: “Yaşlanmak berbat birşey. Ne irfan kazandım, ne bilgelik, ne de olgunlaştım. Bugün olsa, aynı hataların hepsini yine yapardım” demiş. Oysa konser öncesinde masanın birine oturup hayatın anlamını çözmüş bir ifadeyle klarnetini temizlerken, sonra da pembe kazağını çıkarıp hata yapmaktan korkarcasına temkinli müziğini yaparken bana pek bir olgunlaşmış geliyor. Konser bitince de tekrar kazağını giyip ısrarcı hayranlarına sayısız imza verdikten sonra evinin yolunu tutuyor Allen (kuvvetle muhtemel ancak teyid edilememiş bilgi). Arada bir grup üyeleriyle konuşuyor mırmırmır, hatta iki-üç şarkı da söylüyor ama hiçbirinde mikrofon yok. Dolayısıyla ne dediğine dair bir fikir edinemiyoruz ve şarkıları da hayal meyal duyuyoruz; zira tahmin edilebileceği gibi öyle bas bariton bir durumu yok kendisinin. Zaten öyle bir iddiası da yok. Virtüözlüğünün değil, Woody Allen’lığının ekmeğini yediğinin farkında, terbiyesini bozmadan klarnetini çalıyor adam, işini çok sevdiği de her halinden belli oluyor. Eh, esas ismi Allen Stewart Konigsberg’i değiştirirken klarnet üstadı Woody Herman’dan ilham alan birisinden de başka türlüsü beklenemezdi, değil mi?
Allahtan New Orleans cazı eğlenceli bir müzik. Bir anda barın kapısı açılacakmış da içeri Red Kit girecekmiş, ya da Mardi Gras’da yürüyormuşuz sevinciyle el çırpışıyoruz. Konser öncesi tanışıp kaynaştığımız ve karısının bir zamanlar Marmaris’de animatörlük yaptığını öğrenip şaşaladığımız perküsyoncu kardeş de sahneden devamlı bize el sallıyor hatta ara esnasında masamıza geliyor, böylece hem havamız hem keyfimiz on numaraya gelip dayanıyor. Bütçemizi son derece aşan tuzlu hesaba da bi helali hoş olsun çakıp, evlerimize yollanıyoruz.
Yol boyunca düşünüyorum. Woody Allen’i ve dolayısıyla işlerini sevmemek son derece kolay bir tercih aslında. Neredeyse tüm kariyerini egzantrikliğinin, nevrotikliğinin, hayatının ve hayatını geçirdiği çevrelerin karikatürleri üzerine inşa edince insan, Woody Allen personası ve sanatı arasındaki çizgiyi de ister istemez silmiş oluyor çünkü. Ve “tükaka” bir Woody Allen imajı, kötü yönetmen, kötü filme denk düşer hale gelebiliyor kolayca. Son yıllarda yaptığı filmler Amerika pazarına sürülürken Allen isminin neredeyse hiç geçirilmemesinin, ve “dün gece Woody Allen’i dinlemeye gittim” dediğim insanların yüzündeki “senden hiç beklemezdim” ifadesinin sebebi belki de budur. Belki de son filmi Maç Sayısı’nda kafamıza kafamıza kaktığı gibi, şanslı insanlar ne denli kötülük işlerlerse işlesinler bir şekilde işin içinden sıyrılıyorlardır ve yıllar boyu filmlerindeki karakterlerinden ezberlediğimiz üzere, Woodyciğimiz basitçe, “şanssızdır”.
Bense bu gece son derece şanslı hissediyorum kendimi. Asla yaşlanmayan bir şehirde yaşadığım için, aklıma esen hatayı yapabildiğim ve en ufak bir bilgelik emaresi göstermediğim için ve şimdilik maç sayısını almamış gibi görünse de, her korta çıkışı beni heyecanlandıran, kimi zaman yanlış yerlere de çalışsa, hayatta kafası en bir çok çalışan adamlardan birini, yakından görebilmiş olduğum için…