boyle de bir insan var

Polanski’nin Suphesi

Posted in baska yerde yazmisim, boyle de bir insan var, film on September 6th, 2010 by Loony Bin – Be the first to comment

Polanski meshur bir yonetmen. Cok az yonetmene nasip veya ceza olacak kadar meshur hem de. “Bir Polanski filmi” damgasinin asla silinemeyecegi islerinde hem seyircinin hem de elestirmenlerin dort bir yani felaketlerle ve mucizelerle sarilmis hayat oykusune dair ipuclarini aramaktan kendini alamadigi; bazen seve seve, bazen de dalgasini gece gece, ekmek kirintilarini hikayelerinin icine kendi adresine dogru serpistirmeyi seven bir enigma, bir polisiye vaka, bir surgunde sinema krali

Auschwitz toplama kampinda dort aylik hamileyken olen bir anne ve Avusturya’daki Mauhausen toplama kampindan kurtulmayi basaran bir babanin cocugu olan Polanski’nin kendisi de 1943’de Polonya’nin Krakow gettosundan ismini degistirerek ve katolik bir ailenin yanina siginarak kacmayi basariyor. Sinema okulundan sonra bir sure aktorluk yapan ve kisa filmler yoneten Polanski’nin 29 yasindayken cektigi ilk uzun metrajli filmi Knife in the Water (1962) En Iyi Yabanci Film Oskar’ina aday oluyor ve yonetmen Rosemary’s Baby’i (1967) cekmek uzere geldigi Los Angeles’a yerlesiyor. İyi filmlerden iyi paralar kazanildigi; Martin Scorcesse, Francis Ford Coppola, Brian de Palma gibi gibi simdinin efsane yonetmenlerinin Hollywood’un yukselen yetenekleri ve genc capkinlari oldugu bir donemde kucuk dev adamlasiyor Polanski de ve o gun bugundur felaketlerle starligin tahterevallisinden inemiyor: Once sekiz bucuk aylik hamile karisi aktris Sharon Tate 1969’da Manson tarikatinin cinayetine kurban gidiyor. Cinayet aydinlanana kadar zanli muamelesi goren Polanski Avrupa’ya donuyor ve Chinatown’a (1974) kadar da Amerika’ya ugramiyor. Chinatown’un basarisinin ardindan bu sefer de omru boyunca pesini birakmayacak baska bir belaya yakalaniyor ama: Vogue Hommes dergisi 1977 yilinda o zaman 15 yasinda olan Nastasya Kinski ile beraber olmaya baslamis, hatta Kinski’yi Fransiz Vogue’u icin fotograflamis ve 70’lerin kafa acmayalim abicim otamlarinda genc kizlara ilgisi personasinin bir “hmm enteresan..” ozelligi olarak kabul gormus Polanski’ye “ergen kiz cocuklarini dogal hayatlarinda fotograflamak” gibi bir vazife veriyor. Bu proje simdilerde hepimizin bildigi gibi Polanski’nin fotograflarini cekmek uzere bulustugu 13 yasindaki Samantha Gailey’e icki ve uyusturucu vererek Chinatown’un yildizi Jack Nicholson’un evinde tecavuz etmesi ve kizin ailesinin sikayeti uzerine de tutuklanmasiyla son buluyor. Suclamalardan en hafifi olan “resit olmayan bir cocukla cinsel iliski kurma”yi kabul eden Polanski Subat 1978’de durusmasindan hemen once Avrupa’ya kaciyor ve bir daha da Amerika’ya ayak bas(a)miyor.

Surgunde oldugu yillar boyunca 1979 senesinde cektigi ve basrolunde tecavuze ugramis ya da ugramamis olabilecek bir genc kiz rolunde Nastasya Kinski’yi oynattigi Tess ile Oscar’a aday olan, filmleri Amerika’da gosterime girmeye devam eden Polanski, yine kendi hayat oykusunden ipuclari tasiyan Pianist (2002) ile En Iyi film Oskarini kazaniyor ama odulunu almaya gelemiyor. Ve tam artik tecavuz skandali unutuldu derken Amerikan yargi sisteminin belki de Bin Laden’den sonraki bu en taninmis kacagi 26 Eylul 2009’da Isvicre’de tutuklaniveriyor. Polanski su anda The Ghost Writer’in da kurgusunu yaptigi “Milky Way” isimli dag evinde ev hapsinde. Bir yandan Fransiz Dramatik Yazarlar Birligi ve filozof Bernard Henri Levy’nin ayri ayri actigi kampanyalara imza atan Woody Allen, Martin Scorsese, Pedro Almadovar, Steven Soderbergh, Mike Nichols, Salman Rushdie ve Milan Kundera gibi dostlari tarafindan serbest birakilmasi istenen, diger yandan Amerikan basininca korkunc bir suclu muamelesi goren Polanski’nin surgun hayatinin ne zaman bitecegi, aklanip aklanmayacagi, ve suclu olup olmadigi ise belirsizligini koruyor.

Polanski’nin 60. Berlin Film Festivali’nde En Iyi Yonetmen odulunu kazanan The Ghost Writer’i iste bu halet-i ruhiyeye tutulmus biraz da puslu bir ayna gibi. Surgun, suc, masumiyet, ceza, suphe, medya ve toplum yargisi gibi temalari politik-macera pelerini altinda inceleyen bir eski usul dedektiflik oykusu aslinda film.

Polanski ve Robert Harris’in, yine Harris’in The Ghost (2007) adli cok satan romanindan uyarladiklari film, Tony Blair uzerine modellenmis eski Ingiltere Basbakani Adam Lang’in (Pierce Brosnan) anilarini yazmak uzere ise aldigi hayalet yazarin (Ewan McGregor) gozunden anlatiliyor. Bir onceki isi bir sihirbazin hayatini yazmak olan ve gercek ismi hic telaffuz edilmeyen “hayalet”, politikayla uzaktan yakindan alakasi olmayan, ickici, paraya sikismis, tek tabanca ve umursamaz bir tip. Tum bu ozellikleri sayesinde ise aliniyor zaten, ve kendinden onceki hayaletin supheli bir sekilde intihar ettigi Amerikan sahil kasabasi Martha’s Vineyard’daki eve; Lang, karisi Ruth (Olivia Williams), metresi ve sekreteri Amelia (filmdeki tek berbat oyuncu Kim Catrall) ve ekibinin yanina tasiniyor neredeyse bitmis kitabi yayina hazirlamak icin. Kitabin musveddesinin bir devlet sirri gibi korundugu bu camdan kale evde ne yagmur ve sis, ne de supheler diniyor. Lang’in teror suclularini yasa disi bir sekilde kacirarak CIA tarafindan iskence gormelerine yataklik ettigi haberleri medyada yer almaya baslayinca ve eski basbakanin Uluslararasi Savas Suclari Mahkemesi’nce yargilanabilecegi ortaya ciktiginda ise gazetecilerin ve protestocularin etrafini sardigi bir surgun hapishanesine donusuyor ev. Polanski’nin Chinatown’dan sonra Amerika’da gecen ilk hikayesi olan The Ghost Writer malum sebeplerce Amerika yerine Almanya’da cekilmis. Sert acilari ve gri tonlariyla luks icinde bir mapushane izlenimi veren ev Berlin’de sanat yonetmeni Albrecht Konrad tarafindan insa edilmis. Kasabanin gercegi gizleyen bir perde izlenimi veren puslu ve gri atmosferi ise The Pianist ve Ray’den (2004) tanidigimiz goruntu yonetmeni Pawel Edelman’in meharetli ellerinden cikma.

The Ghost Writer’i Tony Blair’in neden tum kariyeri boyunca Amerikan cikarlarini bu kadar sorgusuz sualsiz desteklediginin aciklamasini arayan bir politik/didaktik macera olarak okuyan seyirciler dandik bir film izlemis ve zekalarina hakaret edilmis hissiyle ayrilabilirler sinema salonlarindan. Oysa filmi kendi akibetinin de bir onceki yazar gibi olacagi endisesiyle icine girdigi bilmeceyi cozmeye ugrasan McGregor’un pesine takilip izleyen seyirciyi harika bir dedektiflik oykusu ve hicbir karakterin gorundugu gibi olmadigi surprizli bir bilmece bekliyor. Hayalet’in merakli bir Enid Blyton karakteri gibi bisikletine atlayip yagmur camur icinde iz pesinde kostugu sahnelerde karsisina cikan basta muhtesem Eli Wallach olmak uzere bile bile karikaturize yan karakterler ve Hayalet’in pesini birakmayan neredeyse dalgaci heyecan muzigi(!) bize her seferinde bir kez daha esas kahramanin kim oldugunu ve bulmacayi kimin cozecegini hatirlatiyor. Filmin muziklerinin Lust, Caution (2007) ve Painted Veil’in (2006) de muhtesem muziklerine imza atan Alexandre Desplat’in elinden ciktigi dusunuldugunde bu temponun ne kadar bilincli bir alaycilik icerdigi de anlasiliyor kolayca.

The Ghost Writer’i izlerken neredeyse tum Polanski filmlerinde, ama en cok da “apartman uclemesi” olarak adlandirilan Repulsion (1965), Rosemary’s Baby ve The Tenant’da (1976) karsimiza cikan suphe ve paronoya temalarina odaklanmamak cok zor. The Ghost Writer ozellikle Polanski’nin basrolunu de oynadigi ve apartman dairesinde kendinden once yasayan ve intihar eden kiracinin akibetine ugrayacagi suphesiyle yanip tutustugu The Tenant’dan izler tasiyor. Ama The Ghost Writer bu uclemeye yapilan gondermelerden cok Polanski’nin kendi surgunune, sucluluguna ve etrafini saran medya sirkine serzenislerle dolu. Lang’in evinin etrafini saran protestocularin tasidigi “wanted” ve “guilty” pankartlari kendisi de filmi cektigi sirada aranan bir adam olan Polanski’nin durumla aci soslu dalgasini gectigi kenar susleri olarak karsimiza ciksa da, Lang ve hayaletin birbirlerine meydan okuduklari ve Brosnan’in bugune dek kucumsenen aktorlugunu konusturdugu sahnede Polanski’nin durumunu fazlasiyla ciddiye aldigini farketmemek imkansiz. Ote yandan Polanski’nin Roman by Polanski (1984) adli otobiyografisine asina olanlar yonetmenin de bir zamanlar hayatini kaleme almak icin bir hayalet yazar (gazeteci Edward Behr) kiraladigini hatirlayip gulumseyeceklerdir.

The Ghost Writer kendisi hic bir zaman hayalet bir yonetmen olamamis, felaketler ve mucizelerle orulmus hayati her daim filmlerinin icine islemis ve cogu zaman da onune gecmis efsane bir yonetmenin son basyapiti. Belki de kendi gibi “hakki yenmis” oyuncularin maharetlerini konusturdugu, Jim Belushi’nin kenardan kafasini uzattigi ufacik rolunun bile alkisi hakettigi bir surpriz aktorler resmi gecidi. Ve Hitchkok’a uzaktan selam cakan, kendini yonetmenin ve hikayenin ellerine birakacak seyirciyi pisman etmeyecek bir iyi film. Ama supheyi de hic elden birakmadan…

** Bant Dergisi’nin Mayis-Haziran 2010 sayisinda yayinlanmistir

Polanski Davasi’nin akibeti icin buraya

Kamyonet, Fikret Hakan & Kükürt

Posted in Turkiye, bodrum, boyle de bir insan var, boyle de bisi oldu on August 30th, 2010 by Loony Bin – 13 Comments

Universitenin ilk senesi. Yas 18 havamiz 1500. Düttürü kluplerde sabahlayip eve gitmemeyi, özdemir Asaf kitaplarinin icine acisli notlar yazip oglanlari cekistirmeyi biz icat etmisiz saniyoruz. Oysa tifiliz. Tuyu bitmemis yetimin hakkindaki yetim, yazik ana kuzusu onlar dahadaki kuzular biziz. Sabahtan oglene kadar elele kol kola, oglenden aksama girtlak girtlaga olmayi yadirgamiyoruz. Ortaokuldan beri arkadasiz. Kükürt ve ben.

Nasil olduysa babalardan izinleri kopardik ilk defa yalniz basimiza Bodrum’a gidicez. Gerci nasil oldugu da belli. İkimizin de aileler davul olmus gumbedegumgum caliniyo, bizi pek sallayan yok; ben seref listesine gecmisim bi sus payina ihtiyacim var; bi de uc yasimdan beri Bodrum’a gidiyorum zaten, hani tas evlerin duvarlarina yapisan kertenkeleleri bile isimleriyle taniyorum o derece. Ustelik baska bi yakin arkadasimizin ailesi de dibimizde olucak, kalinacak yeri ayarliycak, bize goz kulak olucak falan…Derken topladik bavullari vurduk kendimizi Varan otobuslerine, topkekler, seftali sulari emrimizde…Sadece birlikte buyumus iki kizin gulebilecegi gibi neye gulundugu kesinlikle belli olmayan, anirma seslerimizle bizden baska herkesin yolculugunun icine ediyo olusumuzu kiraz cekirdegi kadar umursamayan, sikayetler artinca sesimiz duyulmasin die koltuklarin kenarlarini isiran bi gulme krizi tutturup Mugla il sinirina girdik. Elele kolkola 1 girtlakgirtlaga 0.

Kükürt once annemin evine ugramamiz lazim dedi. Otobusten orda inelim zaten cok yakin ben esyalarimi birakiym ordan gideriz. İyi dedim ben. Meger yakin dedii Milas’mis. Muavin durttu geldik die biz indik otoyolun ortasinda ellerde bavullar gunes agliyo, ne yone gidicemiz belli diil. Elelekolkola 1 girtlakgirtlaga 1, minibustu taksiydi derken Gölköy’e vardik. Ha canim Gölköy. O zaman daha Gölköy’le Türkbükü birlesmemis, bugun Türkbükü’nun dimtisdimtis beach clublarinin yerinde bi kac firfirli lokanta, bi tane Palmiye diye klup, bi de bildiin deniz ve iskeleler falan var. Kalicagimiz yer bi pansiyon, pencerelerinden deniz gorunuyo, yurume mesafesinde bildiin köy var, bakkalinda elmali sarap, onunden minubus kalkiyo Bodrum Barlar Sokagi’na. Barlar Sokagi Esenler otobus terminalinden hallice bi yer diil henuz, parmaklanmadan; yaninizdaki pembis surat Ingiliz koylusu grubunun terli koltukaltlarina burnunuzu sokmadan yurumek; yan masada demlenen o zamanlar yeni yeni tureyen yerli ama cool rock gruplarindan birinin gitaristini kesiyomus gibi yaparak of sacmalama nesi hos bunun birak allasenlenen manitayi sinirden kopurtmek, mumkun…Adamik, Korfez, Mavi’ye gidip guzel muzik dinleyip trilyarder olmadan kafayi bulmak da..

Pansiyonumuz bi saibeli yalniz. Odalar dokuluyo, bizden baska pek tifildan grup yok, mekanin sahibi ohs yavrumlanarak killi gobeini kasiyo, musteri profili de bekar orta yas tek geldim iki kisi donucem supaneke dinimiz amin tayfasindan. Bi de kapilar kilitlenmiyo. Leng hafif korkuyoruz, da yiitlige nutella surmuyo, keyfimizi bozmuyoruz. Ben adi lazim diil biriyle kiristiriyorum, her gece Bodrum donusu 3umuz yandaki bardan asirdigimiz minderlerin ustune yayilarak iskelede bi sise tekilayi deviriyoruz. Kükürt bi kere de of bayildim cekmiyo, peki ya ben peki ya benlenmiyo, elele kolkola 2 girtlakgirtlaga 1 tatil suruyo.

Bu arada yan odadaki kadinla da ahbap olmusuz, kadin her dakka bizi bi yerlere davet ediyo kibarca savusturup arkasindan haince dedikodusunu yapiyoruz. Sonra bi ogleden sonra Golkoyde dolanirken, bu kadini goruyoruz. Biz suraya siz nereye derken kadin “ben de surdan bisiler alip Fikret Hakan’a gidicem. Cok yakin arkadasimdir. Siz de gelsenize” diyo. O yasimda oyle vayy yilanlarin ocu ne sahanedirlik bi halim de yok, bi tane Fikret Hakan filmi soyle desen soyleyemem, adam bana gece vakti silah cekse polise robot resmini cizemem, kadini tanimam etmem, Kükürt desen benden beter umrundan assagi Kasimpasa…Butun ibreler yok canim ne isimiz oluru gosterirken soyle bi birbirimize bakip peki olur diyoruz. Herseye evet dedigimiz, birbirimizin gaziyla kuyuya indiiimiz, o atlasa sen de mi atlicaksin deseler e atlarim ne varlanicagimiz bi yasta, mutemadiyen ucurtmalardayiz. Kadin onde biz arkada kikirkikir yuruyoruz. Sever misiniz Fikret Hakan’i dio kadin, “delisin bizden kral hayrani bulunmaz” cekiyoruz. Surdan binip gidelim diyo kadin, arkasi acik tingirak bi kamyoneti isaret ediyo, gidiyo on koltuga oturuyo. Kükürt ve ben bikinili dotlerimizle kamyonetin arkasina geciyoruz, ayaklarimizi sallaya sallaya, Fikret Hakan’in tam olarak hangisi olduunu cikarmaya calisa calisa, gerizekaliligin otobaninda son hizla buyuk yildizin evine variyoruz. Adam bizi kapida karsiliyo. Ustunde bi sort, bi keten gomlek, ve elinde icinde buzlari sikirdayan bi bardak viskiyle, devamli ama devamli o bardagi sakirdatarak…

Yani bilemiyorum Fikret Hakan’in o yillarda hala genc kiz hayranlari kalmis miydi ama kamyonetin arkasindan atlayip evine gelmis iki kiza hic de sasirmisa benzemiyo. Sanirsin gunluk groupie saati gelmis Keith Richards, oyle bi ‘yavrucum yok mu sizin ananiz babaniz” hali sezemiyoruz. Gerci tehlikeli ya da kacilicak bi durum falan da yok hic, da napicaz anasini satiym kükürt ben ve fikret hakan, viski mi icicez,plaj havlumuzu mu imzalaticaz, ve en onemlisi bu kadin kim leng diye bahcede dururken kadin “ay fikretjiim bak sana hayranlarini getirdim ehiehi” diyo, “yaaa ole oldu sizi de gorduk dunya gozuyle, rahatsizlik verdik biz kacalim” gibisinden bisiler geveliyorum ben jet hiziyla, ve eve meve girmeden dotumuzdeki kamyonet bazasi izleri daha gecmeden vinliyoruz. Yol boyunca heralde on kere falan altima işiyorum gulmekten ama bi yandan da hafif tirsmis, annem duysa falakaya yatirir diye sessiz sessiz yutkunarak, hani insan korkusunu arsizlikla bastirmaya calisir ya oyle bi gulme hali siniyo ustume.

Gece disari cikiyoruz, sabaha karsi bitap plak done done odaya geliyoruz. Ve tam kafayi vurmus uyuycakken once yarim yamalak bi sesler, sonra deli dana gibi cigliklarla yerimizden firliyoruz. Bizim kadin kosunnn yardim edin gibi bisiler diyo, ya odasina biri girdi, ya odasina birlikte girdigi biri buna saldirdi oyle bi durum var. Acayip korkuyoruz. Kadin bizim kapiyi yumruklamaya basliyo, acin acinn diye, kapi zaten azicik zorlasan çotanga die patliycak bi kalibrede, ama kadinin ona gucu yok, bizim de o düdük kilidi cikarmaya…Acamiyoruz, acmiyoruz. Sonra patir patir bi ayak sesleri, birileri geliyo, bisiler oluyo, sesler kesiliyo. Sabah kalktigimizda kadini goruyoruz. ‘niye acmadiniz kapiyi, yaziklar olsun size” diyo. Sesinde ben ki sizi fikret hakanla bile tanistirdim ulan oktavindan bi hayal kirikligi, bi cevap veremiyoruz. Sonra konustukca utandigimiz, niye yardim etmedik, niye bisiler yapmadik ayip bizelenecegimiz, utandikca daha cok guldugumuz, guldukce daha cok yerin dibine gectigimiz bi yara bandi olarak kaliyo o gece. Simdi dusununce biliyorum tabii niye basiretimizin baglandigini: tifildik hem nasil, kuzuyduk hem ne bicim: kendi yunlerimizden birbirimize kazak orucek kadar…Tatil bittiginde azicik birazcik daha buyumus gibi oluyoruz gerci de ne care. Sonraki yillarda cok kereler Kükürt’le el ele kol kola kirlarda dolasmak, cok defalar girtlagini sıkıvermek geciyo icimden. İkisini de yapiyoruz sayisini hatirlamadiim kadar. Sonra bi kac ay once Fikret Hakanli Cuneyt Arkinli acar Serif Goren filmi “2 Arkadas’i izlerken geliveriyo aklima bu Bodrum tatili. Yokluyorum o yazdan icimde kalan bu kiz hep benim arkadasim olucak hissi orda mi diye, bakiyorum duruyo durdugu yerde, Kükürt’e email atiyorum “hani kamyonetin arkasina binip fikret hakan’in evine gitmistik bi yaz Bodrum’da. Niye yapmistik biz oyle bisey?”

burattuk ve nukleer kurabiye

Posted in boyle de bir insan var, boyle de bisi oldu, muzik, new york, ulubey on April 26th, 2010 by Loony Bin – 2 Comments

Burattuk kahkul kestirip bebek sahillerine inmis. Gazeteciler hemen etrafini sarmis aman allaam yoksa yeni bi imaj mi diye “banyodan yeni ciktim ondan” demis burattuk. Ayy kuzum yaa. İste candan star, iste samimi magazin, iste kiyamamlarda inecek var. Elin paparazzisi aylarca ugrasir durur bi brad pitt’in bitli sakalinin akibetini cozmek icin, binbir ayri hikaye uydurur, burattuka gelince olay apartman kapisindan cikmayla bebek kahve arasinda cozulur. Simdi ben bu kaaakullere bakarken butun burattuk tarihim gozlerimin onunden atese verilmis varillerin ustunden atlayan bi motosiklet hizinda geciyosa sucum ne, sorarim sana doksanlar popcularinin tadini baska hicbikimselerde bulamamis eskimeyen ergen okuyucu?

Gozumun onune gelen ilk kare universite sinavina hazirlanan ve dersaneden cikmis evine giden bir zavalli bin. Her yapmak zorunda kaldiim is gibi becerene kadar deli gibi calisip becerdiktan sonra sikilip isin ucunu birakan ben, OSSye kadar azimsporda forvet bi ogrenciyim. Yorgun argin taksinin arka koltugundayim ve radyoda gunlerdir Kral Tvde fragmanlari donen yasandi bitti saygisizca caliyo. Hay miciym amma ineklestim (zamanin populer fiilleri datcom) burattukun sarkisini bile yeni duydum paniklerine civileme atliyorum ve taksimetre calismaya baslarken ben de gobegimin cosss diye yanmasi pahasina calismayi birakiyorum. Bi genc kiz universite sinavina calismayi birakacaksa bu klip icin birakmali zaten, hi-hi evet. Allaam yalebbim o nasil bi produksiyondur ne kriz oncesi morgan stanley tadinda para sacmak, ne eurovizyonda hakkimizi yiyenler utansin mehter marsidir..Times Square agliyo, Brooklyn Koprusu bir korpe gelin kiz, damat turk popunun altin cagi. Evet ne var belki iyi bi okula giremedik. Pisman degilim anne.

Yillar millar sonra new yorkdayim. Burattukun tozunu attirdigi sokaklarda, abdullah oguz’un ittirerek ve gogus yumruklayarak kavga etme sahnesi ve siyah danscilar gibi ilkleri hafizamiza kazikazanladigi mahallelerde yuruyorum. Burattuk hayatimdan cikmis belki ama izi silinmemis, mesela bi keresinde alakasiz bi emailimin subject’ine yasandi bitti saygisizca yazinca kucuk capli bi sok yasatiyorum arkadasima leng ulubey terkeyledi bizimkini mictik diye. Fonda yavastan Feelings, nothing more than feelings caliyo…Her beyaz atletli rasta sacli amerikali bana onu hatirlatiyo…

Sonraciima yine yillar yillari kovaliyo…(naber calikusu?) Ben, ulubey ve bir kac yakin arkadasimiz bi partiye gitmek durumundayiz. Partide burattuk gecenin buyuk suprizi olarak sarki soylicekmis. Oh la la champs elysee!! Ulubey itirazlarda, amerikalilar burattukun kim oldugunu bilmiyolar ama kacilmasi gereken bi durum oldugunu idrak etmisler yan cizmelerdeler. Enivey gidiyoruz. Burasi son derece kot tshirt budweiser kafalarinda bi mekan, bi sokak, ve hatta mahalle. Ama icerisi normal kalabaligin yaninda kendini golden globes after partisine geldim sanan yacik beee torkish genc ve kimi de hafif karta kacmis kizlarla dolu. Rofleler krepeler les kaldirimlari supuren mor tuvaaletler girla…Ben mecburi konsomasyona cikiyorum ulubey tedirgin amerikalilara icki ustune icki aliyo ortami yumusatmak icin, bi yandan da aramizdan birinin elinde hic ama hic birakmadigi bi GAP torbasi var ve alkolun dozu yukseldikce torbanin muhteviyatina dair meraklar sivrisinek isirigi gibi kasiniyo da kasiniyo.

Derkeeen uzaklardan bir yerlerden burattuk gorunuyo. Bize bir sarki soyler miydiniz? Aa yoo hayir yapamam, ama lutfennn alkis alkis…burattuk oldugu yerden allah belami versin 2 gozum onume aksin ayni ama ayni yasandi bitti saygisizcadaki kiyafetiyle sahneye dogru yuruyo. Belki pantalon deri diil jarse, ama beyaz gomlek, tokali kemer, parlak siyah pantalon, toto moto yerliyerinde. Yuruyooo, yuruyoo tam bizim oldugumuz yerden sahneye cikicakken bombaaa die bana carpiyo yanlislikla. Ne bi pardon ne bisi. Oh my blog! OSS, taksi, motorsiklet gozumun onunden geciyo, yaa demek simdi boyle olduk burattuk hicirlarinda ickiler yuvarlaniyo. Sarkimiz Bebegim! Sahnedeki muzisyenler, artik zom olmus amerikalilar ve ulubey kafalarini gomucek bi avuc kum ariyolar…Burattuk en evrensel ve jam session’a musit parcasinin bu olduguna kanaat getirmis kah klavyeye geciyo kah orkestrayi yonetiyo ve soyluyo da soyluyo elleriyle mutemadiyen “devam” anlamina gelen bi dondurme hareketi yaparak hem de. O anda nasil desem buyuyunce erol evginin sacinin peruk oldugunu anlayip sinir krizi geciren kuzucuklarim, Times Square’in isiklari sonuyo, Brooklyn kopsurunda trafik duruyo, kalbimdeki burattuk salteri daaannnnfissss die iniyo.

Artik duruma tahammul edecek hali kalmamis amerikalilarla kendimizi disari atiyoruz. Bu arada ulubey ver abi ben tutiym katakullisiyle GAP torbasini kapmis aciym mi aciym mi yapiyo. Torbayi aciyoruz ve tatatataam tanita tikaram..Icinden nukleer silahlar ve soguk savas ve geopolitik ve ying ve de yang tadinda dosyalar cikiyo. Bir kutu da kurabiye! Banyodan yeni cikmis sekilsiz kahkullu ergen saskinliginda uluslararasi nukleer bilmemne sirketlerinin hangi akla hizmet kurabiye dagitmis olabilecegini cozmeye calisiyoruz, beceremiyoruz. Ayni benim burattuk sevgim gibi bir muamma olarak yaziliyo kisisel tarihimize nukleer kurabiyeler. Birer isirik alip yorgun argin kendimizi taksiye atiyoruz. Ne cok calisiyorum di mi diyorum ulubey’e. Evet birak artik calisma diyo ulubey. Evet birakiym diyorum. Sonra taksiciye donuyorum: kardes, radyonun sesini biraz acar misiniz?

face doubles: paul schaffer & ayna

Posted in boyle de bir insan var, face doubles, mesurlar, muzik on April 26th, 2010 by Loony Bin – Be the first to comment


uzun zamandir ihmal ettigimiz face doubles serimize dave letterman’in su yasima geldim ne muzik ne giyim zevkim bi nebze gelisti inanir misin azizim piyanisti paul schaffer ve artik var olup olmadiklarindan bile emin olamadigim ayna grubunun ismini de bilmedigim uyesi beyefendiyle devam ediyoruz. goruyosunuz sevgili moda olmayan gunes gozlugu modeli takmaktan odu kopan cakma rayban muptelalarim, gunumuzde adini sanini bildigimiz insanlarla face doubles yapmak giderek zorlasmakta. peki bu paul amcanin it’s raining man’in bestecisi oldugunu biliyor muydunuz? vay canina ismail cem televizyon odulleri!

sinanna, ayak suyu ve kibosh

Posted in Kibariye, Turkiye, boyle de bir insan var, hi-hi evet on March 22nd, 2010 by Loony Bin – 8 Comments

Bu hafta 3 epik roportaj beni benden aldi. En son okul kafeteryasinda sushiyi yogurda banan bayanfuzyonu izlerken bu kadar sasirmis, katele sawyer kafes stayl opusurken bu kadar heyecanlanmis ve siniminisin ring’i izledikten iki saniye sonra telefonumu caldirdiginda bu kadar yerimden hoplamistim. Hey gidi seyyal taner heyyy…

İlk roportajimiz gune okumadan basla(ya)madigim muptelesayim hulennn turk magazinin amiral filikasi Kebelek’deki Sinan Ozen roportaji. Bu roportajdan ogrendigimiz kadariyla becerebilsem İstesem 10 parçanın 10’unu da kendim yazarım ama yapmiyorum (cunku her bir paRRcasi anzer bali degerindeymis—eee kolay damitilmiyo zahir) Sinan Ozen’in annecigi kahvalti ederlerken televizyonda gordugu Rihanna icin: “Ne güzel kız, küçücük burnu, güzel bir ağzı var” diyerek Rihanna’yla (ya da bi mudaviliyle) evlenmesini istemis. Simdi bu roportajdan sunlari anliyoruz: 1) sinan ozen annesiyle yasiyo (ev erkegi) 2) sinan ozen kavaltida mtv, vh1, dream tv vari muzik kanallarini dinliyo (modernizm erkegi) ve 3) sinan ozen luzumsuz kendine guvenini agamsin pasamsin stayl anneciginden aliyo (ray romano erkegi)…Rihosun mustakbel kayinvalidesi gelininin hangi halini gordu de ogulcuguna begendi bilemiyoruz tabii ama ben birkac olasi kareyi sizler icin sectim. Asklarini bir duetle taclandirmalarini umdugumuz (tarkana he diyen sinana haydi haydi) sinanna’ya omur boyu mutlululuklar diliyoruz. Lenngg rihanna yine iyisin yaralarini bi turk erkegi saricak hemi de uduyla LC Waikiki gardrobuyla valla heyya heyya heyamola derler adama.

heryer tertemiz oldu kocacim

Sarkici Haticeyle yapilan 2. roportajimizi tvitirda modestane‘den ogrendim. Bu vesileyle sacit aslan datkomu da favoriteslarima almis oldum ki tam agzima layik bi site oh la la champs elysee. En adi banal haberleri takir takir agiz sulandirici spotlarla taca atip sonra da kose yazilarinda mafyoza ahlak dersleri veren bi stayllari var zira ve “demet akalini zaman icinde elestiriye bogarim”, “hakikat degismez, degisene hakikat denmez” gibi cakma kurtlar vadisi ozlu sozlerle yaptiklari kenar susleri de tadindan yenmiyo.

Enivey… “Çocuklar beni dışarıda gördüğünde hic fifilemiyolar barbie bebeklerin canlı halini görmüş gibi oluyolar” diyen sarkici Hatice bu roportajda erkeği için her şeyi yapacagini, ayaklarını yıkayip suyunu da içecegini beyan etmis. Eyvalllaaah. Yalniz yillar icinde yerlisi yabancisi macunlusu krokanlisi ayird etmeyip ruh hastalari gibi mecnunu oldugum magazin haberleri okuma tecrubemle sabit diyebilirim ki bu beyanda bir kod, bir alt metin, bir mesacccc gizli, hi-hi evet gizli dediysek gizlidir. Biz buna mesleki tabirle musteri kizistirma diyoruz. Burada sair ayak, yikama ve suyu kelimeleriyle mecaz yapiyor zannimca. Ona yikama demiyoruz, oburune su demiyoruz, son olarak o fiil de icmek diil yutmak olucak sevgili edebiyat severler. Aaaaaaaa, cikcikcik, buuuuuuuuuu, bloga findik fistik atmayalim lutfen ayip oluyo. Ayrica Hatice bir onceki sevgilisinden de timsahi kendisini isirdigi icin ayrilmak zorunda kalmis. Simdi kimse bana timsahin bir sahanda egretileme, bir rafadan metafor ornegi olmadigini iddia etmesin lutfen. İclal aydin olsun, ceyhun yilmaz ossunnn, ibrahim sadri olsun kac tane siir kitabi okuduk heralde. Bak kirilirim.

Son roportajimiz da yine Hurriyetten Kibariye roportaji. Allaaamyelebbim kiboshu o kadar seviyorum o kadar seviyorum ki bole sirtina yastiklar koyasim, tasan rujunu tukuruklediim bas parmagimla duzeltesim, tatli yanaklarini sikasim opesim geliyo. Bi insan bu kadar kuzu kadayif, bu kadar ella fitzgerald halt etmis, bu kadar gel bu gece bizde kal sana ask hayatimi anlatasim var be kiboshhh olabilir mi, bence olamaz. Bi kere Kibariye tek tabanca senelerce kadin programlarina cikip “anacim regl oldum”, “anacim regl olamadim”, “anacim doktorcum dedi ki” “bacim tup bebek” diyeee diyee, Turk kadinlarina jinekologa gitmenin gerekliligini ve cocuk sahibi olamamanin utanilacak birsey olmadigini ogretmis bir kadindir. Sirf bu sebeple bile olsa vatan borcunu ziyadesiyle odemistir bence. Ha simdi de haberlerden ve bu roportajdan anladigimiz kadariyla da bu yeni roman acilimini destekliyormus. Bunun icin de yemedigi papara kalmamis. Zaten roportajin kendisi cok enerjik cok seker kadinnnlarla susledigi “siz roman acilimindan ne anladiniz?” sorusuyla kibariyenin olayi tamamen YANLIS anladigi mesajini gazgazliyo yeterince. Sonra gorduum baska kose yazilari da kibariye’yi “bahriye tokmak’in kizi” diye asagilayip (irkciliga irkcilikla karsilik vermek diilse ne bu pardon) sen kimm kanaat onderligi kim cekiyo en afillisinden. Tamam eyvallah, hukumetin acilim die agzimiza caldigi bi parmak bal (bi nevi sinan ozen parcasi) taksitle toplu konut evlerinden ileri gitmeyen ici bosaltilmis bi tirt. Daha once kentsel donusum adi altinda Sulukule’deki evleri yikilan, komşularından, arkadaşlarından, kültürlerinden, evlerinden ve mahallerinden kopartilip Tasoluk’a surulen; ayrimcilik ve irkciliga maruz kaldiklari icin Selendi’yi terk edip prefabrike evlere yerlesmek zorunda kalan Romanlar yeni TOKI acilimi icin ne der sormak, sorabilmek lazim. Belki kibos da bunlari bilse, ogrense fikrini degistirir. Ama degistirmek zorunda da degildir. Turkiyedeki tek roman sanatci Kibariye de degil. Keske baskasi da ciksa baska baska konussa ya da konusanlarin sesini duysak da olay da bu sevgiliiii roman vatandaslarim miting havasindan ciksa. Mesela Gullu’ye fikrini soran oldu mu ne diyo acaba bu konuda harbi acayip merak ediyorum.

Enivey. Beni inimden cikarmayin anacim. Suralarda konu aciklanmis gidin okuyun. Ne guzel sacit aslan diyoduk konu nereye geldi. Hayir bi gonul rahatligiyla haftanin magazin turu à la loonybin stayl yapamadik yanar yanar ona yanarim.
mucuksokalipso

Mümkünler Peygamberi İkinci Şanslar Kraliçesi Oprah

Posted in baska yerde yazmisim, boyle de bir insan var on March 17th, 2010 by Loony Bin – 6 Comments

7 yıl önce New York’a ilk taşındığım günden beri eşin dostun, entel dantel camianın tiye almasına aldırış etmeden bir Amerika’ya Giriş 101 dersi muamelesi yaparak izlediğim, program saatine göre spor salonuna gidişlerimi ayarlayıp koşu bandı tepelerinde yılmadan takip ettiğim, bir gün “Favori Şeylerim” bölümlerinden birine seyirci olarak katılıp bedavaya araba, ev, ya da binlerce dolarlık hediyelerle cebimi doldurma hayallerimden vazgeçmediğim Oprah’nin 132 ülke ve 214 Amerikan kanalında haftaiçi her gün yayınlanan programını bitireceğini açıklaması 2009’un bombalarındandı. “O” gözyaşları içinde ederken vedasını, ben de düşünmeye başladım: bu 55 yaşında “hayatdan geniş” (100 kilo) kadını kendime bu denli yakın hissetmemim sebebi neydi? CNN’in “Dünyanın en güçlü”, Obama’nın “Amerika’nın en etkili kadını” diye tanımladığı, dünya tarihinin ilk siyah kadın dolar milyarderi, 21. yüzyılın en zengin siyahıyla ne gibi bir ortak noktam vardı ki bu orta yaşlı ev kadınlarına hitab eden programın müptelası olmuş, elin Amerikalısını Seda Sayan bacım kategorisine sokmuştum? Oprah’yı özel yapan neydi sahiden?

1 amerikan rÜyasi

Oprah’yı Oprah yapan en önemli özelliği Bergen’den beter hayat hikayesi. Oprah 1954 yılında evli olmayan iki lise öğrencisinin “kaza eseri” çocukları olarak dünyaya geliyor. Missisipi’de anneannesi tarafından suyu bile akmayan bir evde büyüyor. Dokuzunda 19 yaşındaki kuzeninin tecavüzüne uğruyor, ergen yıllarında hamile kalıyor ve bebeği doğumdan birkaç hafta sonra ölüyor, eşcinsel üvey kardeşini ise AIDS’den kaybediyor. Gençlik yıllarında uyuşturucu da kullanıyor, evli bir adamla ilişki de yaşıyor. Oprah bu yoksul, sorunlu öyküden Amerikan halkının en sevdiği altın üçgen olan eğitim, kilise ve güzelliği sayesinde kurtuluyor. Daha üç yaşındayken incilden ezbere bölümler okuyan Winfrey, öğretmenlerinin yardımıyla burslar alarak iyi okullara ve üniversiteye gidiyor, güzellik yarışmalarında aldığı birinciliklerle de sahne hayatına adım atıp 19 yaşında Nashville’in ilk kadın siyah haber sunucusu oluyor. Ancak haber sunmak için fazla empatik kalıyor: üzücü haberlerde ağlıyor, hata yaptığında gülüyor ve böylece sabah talk-şovlarından birine transfer ediliyor. 1984’de henüz 30 yaşındaken de Oprah Şov yayın hayatına başlıyor. Gerisi tarih zaten…

Oprah’nın izleyicileriyle ipoteksiz paylaştığı bu zorlukları aştım da geldim hikayesi bir “demek ki yapılabiliyormuş” ilüzyonu yaratarak siyah seyirciye ümit, beyaz seyirciye ise “beyaz suçluluk duygusu”nu azaltan bir gönül rahatlığı aşılıyor. Üstüne bir de her kadının ortak paydası kilo alıp verme, aşk-meşk problemleri gibi konuları soslayınca Oprah ırklar ve sınıflar üstü tahtına rakipsiz kuruluveriyor. Bu hem çemberin içinde hem dışında konumu, sosyal ve tarihi konteksden soyutlanmış, apolitize edilmiş ırkı ve bireysel başarıya indirgenmiş büyüleyici hayat öyküsü Oprah’nın kitlelere ulaşmasında kilit rol oynuyor. Böylece inandırıcılığını hiç kaybetmeden bir gün Hollywood yıldızlarıyla sohbet edip büyük popolar için ideal jean modelini önerirken, ertesi gün tecavüze uğramış bir kadınla dertleşebiliyor.

mÜmkÜnler klisesi & 2. Şanslar

Yoksulluk, cinsel istismar, şiddet, madde ve alkol bağımlılığı, ancak aşılabilen engeller olarak konumlandırıldığı sürece Oprah’nın kanepesine oturabiliyor. İyileşmenin münkünlüğü ve gücü, iyileşene kadar çektikleri acıları savaş apoletleri gibi omuzlarında taşıyan konukların yaptıkları gözyaşlı itiraflarla perçinleniyor. Oprah’nin sihri de burada yatıyor zaten: politik olanı kişiselleştirmedeki ustalığında. Feminist teorinin dizleri yara bere içinde kalana kadar düşe kalka kabul ettirdiği “kişisel politiktir” tezine attırtığı ters taklayla hayat okullu psikoterapistimiz Oprah bir yandan eleştiri oklarını üzerine çekerken bir yandan da övgüyü hak ediyor aslında. Başka türlü sansasyonel banal TV ötesinde gündüz kuşağında yer alması namümkün konuları, orta sınıf Amerikalının radarına sokmuş oluyor en azından. Bu taktikle bir yandan da tutucu Amerika’ya liberal normallik normları öğretiyor çaktırmadan: örneğin tsunamide sevgilisini kaybetmiş eşcinsel dekoratörünün hikayesini anlatıp sempati toplarken eşcinsel aşkı bir tabu olmaktan çıkarıyor, cinsiyet değişimi ameliyatı geçirmiş bir babayı çocukları ve karısıyla konuk edip alternatif ailelerin de olabileceğini gösteriyor, dünyadaki en mutlu ülke diye tanıttığı Danimarka’da evlilik oranının çok düşük olduğunu söylemekten çekinmiyor.

Oprah nasıl iyileşilir cemaatinin peygamberini oynarken bir yandan siyah klisenin vaizlik ritüellerinin her birini yerine getiriyor, bir yandan da new-age suyuna pop doktrinlerden faydalanıyor. Göğe doğru açtığı elleri, kocaman sesiyle bağırarak yaptığı anonsları, birdenbire ulaşılan aydınlanmayı işaret eden ve ismine patent koydurduğu “a-ha!” anları, Obama’yı desteklerken yaptığı mesih çağrışımlı “O” yakıştırmaları ile harmanladığı pozitif düşünce, “Secret”, ve Eckhart Tolle öğretileriyle yeterince arzu edene sunulacak bir dünyanın kapılarını aralıyor.

Oprah, Santa Barbara’da “Vaat Edilmiş Topraklar” ismini koyduğu malikanesinde yaşadığı bu adeta seçilmiş hayatın antipatik ya da ulaşılmaz olarak algılanmamasını da sahip olduğu olanakları seyircisinin önüne sererek başarıyor. Oprah’nın doktoru, diyetisyeni, spor hocası, iç mimarı, ahçısı, 25 yıllık en iyi arkadaşı (ve dedikodulara gore sevgilisi), hepsi şovunun birer parçası olarak seyirciye gümüş tepside sunuluyor. Tüm bu yardımcılarının desteğine rağmen tökezlediğinde ise yine seyircisinin insafına ve ikinci şansların gücüne sığınıyor Oprah: koca bir paket sosisi akçaağaç şurubuna batırıp yediğinde, verdiği bütün kiloları geri aldığında, köpeği ölüp bunalıma girdiğinde, kitap klübüne alıp çok satanlar listesinin başına oturttuğu otobiyografinin uydurma bir hikaye olduğu ortaya çıktığında, Güney Afrika’da açtığı kızlar okulunda cinsel istismar skandalı patlak verdiğinde…İkinci, üçüncü, dördüncü şansların gücü hem manevi annemiz Oprah’nın geniş gönüllülüğünü perçinliyor, hem seyirciye hani o geçen sene alması gereken Oprah onaylı diyet kitabını alması için bir fırsat daha tanıyor, hem de Oprah’nın döne döne aynı konuları bir milyon defa işlemesine bahane oluyor. Böylece Oprah şov 24. yılını zirvede tamamlıyor Obama sağ Rachel Ray selamet.

Gerçi Sezarın hakkı da Sezar’a: Oprah şovundan, yapımcılığını yaptığı filmler, programlar ve Broadway şovlarından, yazdığı kitaplardan, Chicago’da kabe muamelesi gören dükkanında sattığı sayısız ürün ve “otantikliği” bozulmasın diye ancak denenmeden alınabilen eski kıyafetlerinden kazandığı milyar dolarların hatırı sayılır bir kısmını hayır işlerine bağışlıyor. Oprah’nın 1998’de kurduğu “Angel Network” ve kendi ismini taşıyan vakfı hayır kuruluşlarına milyonlarca dolar veriyor. Üstelik bu kurumların tüm idari masraflarını da Oprah cebinden karşılıyor, yanı yapılan bağışların her kuruşu yardım programlarına harcanıyor. Oprah’nın Johannesburg’daki Kızlar Akademisi ise fakir ailelerden gelen Güney Afrikalı öğrencilere muhteşem bir kampüste bedava yatılı eğitim olanağı sağlıyor.

oprah’nin vedasi

Hal böyleyken, Oprah’nın amiral gemisi şovunu batırması bir intihar girişimi gibi görülebilir. Oysa işin doğrusu Oprah’nın bir yere gittiği yok. Radyo kanalı, dergileri, podcastleri, Oxygen isimli kadın kanalı, Oprah damgalı ürünleri ve Harpo şirketinin (Oprah’nın tersten okunuşu) sayıları giderek artan yapımları kapı gibi sağlam duruyor. 2011’de kablolu yayına başlayacak Oprah Winfrey Kanalı “OWN” ise öyle ya da böyle bir Oprah programı barındıracak mutlaka. Oprah Şov da bir buçuk sene daha yayınına devam edecek. Bu süre içinde de özellikle Obama’yı destekledikten sonra Cumhuriyetçi ev kadınları arasında düşen reytinglerini arttıracak, aldığı kiloları geri verecek, her biri bir şeyin son defası olarak kutlanacak, analiz edilecek bölümlerini cilalayacak bol bol vakti olacaktır kraliçemizin. Tut ki olmadı diyelim, ikinci şanslar ne güne duruyor di mi ama?

**24.01.2010 tarihinde Birikim dergisinde yayinlanmistir.

The Berdans, Politik Dogruculuk & Arraan Beyinsizleri

Posted in boyle de bir insan var, boyle de bisi oldu, nono, politik dogruculuk, the berdans on November 9th, 2009 by Loony Bin – Be the first to comment

Medya dagarcigimiza ikoncan statusunden dahil olan “Kurye Net`in sahibi Haluk Berdan`ın güzel eşi Deniz Berdan” (mis) Hello dergisine “let them eat cupcake” konseptinde pozlar vermis. Central Saint Martins’e gitmeye hazirlanan kendisi kadar “özgün, özgür ve yaratıcı” kizi Begum styling’i yapmis. Resimler Serkan Sedele’nin “vizorunden”…

Hay vizorunuzu essekler tepsin, ya da rahmetli anneannemin deyimiyle kopek micsin kafaniza demek istiyorum kendilerine….Ah pardon gucune mi gitti? Ama honeyyyy, mizah yapiyoruz burda..Bu blogun konsepti bu..

Denise bu son derece post modern dosyaya (televizyonun ustundeki dantel detayiyla da ne kaddaarr ulkesine duyarli ve tarihsel footnotelarla suslu bir is yaptiginin ipucunu vererek) Movenpick Hotel’de aldigi pastacilik dersleriyle Marie Antoinette sosyal statusunu birlestiren dahiyane bir fikirle “let them eat cupcake” ismini vermis..Ironiye bakar misiniz lutfen? Hani Marie de demisti ya ekmek bulamiyorlarsa pasta yesinler diye..(gerci tarihi kaynaklar demedigini gosteriyor ama olsun ne onemi var onemli olan konsept) Denise bunu mutlaka kalin bir kitapta okumustur…Zira Denise’in kitap okuma alışkanlığı başına dert olmuş…(tipki ece temelkuran’in solculuktan domuz gribi olmasi gibi birsey) Çok kitap okuduğu için yakını görmekte sorunlar yaşamaya başlayan Berdan`a doktoru miyop olduğunu söylemiş…orda da bi karisiklik olmus anlasilan zira miyoplar uzagi goremiyor ama doktorun sarkastikligi de olabilir tabii…Cunku Denise’in uzagi gorme yetenegi bu fashion forward dosyada son derece asikar bebeim…bebisim..babes…baby…

Hadi kizcagizin yasini da goz onune alarak Halloween aksami New York’un en trashy partilerinde gorebileceginiz uyduruk otesi kiliklari, moda ogrencilerinin ilk yil odevi olarak bile artik vermeye utandiklari plastik tabaktan elbise yaptim aneyyy designlari, Rickys’den 20 dolara alabileceginiz polyester peruklari miktir edelim…Anne-kizin bir ben var bende benden seksi -kisilmis bayat gozlerle birbirlerine baktigi pozlarin ucuzlugunu da bir yana birakalim …Cok da fifi cunku nasil isterlerse poz verir ne isterlerse giyer ve hangi gerzo dergi de bunu nasil isterse pazarlar. Pardon sweety conceptualize eder demek istedim…

Ama su temizlik iscisi kadin yerleri silerken denise’in krema mi ne haltsa artik doktugu pozlarda- bir duralim lutfen…bin kunduz askina!!! Bu nasil bir edepsizlik, nasil bir sinif ayrimciligi-asagilamasi, nasil onur ve haysiyet kirici bir is, nasil bir cahil cesaretidir? Bu neyin saglamasi, neyin sakasidir? Muhtemelen bir cast ajansindan bes kurusa kiralanmis aktor kadinin suratindaki allah sizi bildigi gibi yapsin ifadesine mi yanmali, denise’in evinde calisan insanlarin bu pozlari gorunce hissedecekleri utanca mi diz dovmeli, yoksa artik cigrindan cikmaya baslayan bu saka yaptik anlamadiniz, mizah yaptik kulturunuz yetmedi, konsept yaptik dotunuz yemedi, ah ne kadar da politik dogruculuk meraklisisiniz biz onlari astik sweetheart tatavalarina bir care mi bulmali?

Cok pardon, artik insani su noktaya getirdiler…bu kadar aleni ve kriminal boyutlarda sinif, irk-din, cinsiyet-cinsel kimlik ve say say bitmez ayrimciliginin oldugu bir ulkede politik dogruculuk bir luks ya da bir secim degil cancaazim bir mecburiyet…mike mike kozcusun yani..yapacaksin, dilini, vizorunu, kalemini..ne haltsa iste, tutacaksin…bu isler adam gibi hukuga dokulene kadar, nefret sucu yasalara girene kadar, insanlar kurt diye, ermeni diye, kadin diye, escinsel diye, travesti diye, isci diye asagilanmadigi, olmedigi gune kadar sesini kisacaksin, hele de mainstream medyada yapiyorsan isini. Kotu ornek olmayacaksin, cesaret vermeyeceksin, hedef gostermeyeceksin. Biraz elini vicdanina koyacak, insanlarin haysiyetini, can guvenligini kici kirik bir sakaya hay senin konseptine alet etmeyeceksin. (ha su isler hallolsun bir, bak ben sana ne larry david sakalari yapicam, ne paul krassner kitaplari okutcam, south parklarda family guylarda basroller vericem, resimlerini Carine Roitfeld’e style ettircem bak soz. ama bi dur azcik sabret e mi kucumenim..)

Hulya avsar klibini “hizmetcisine” cektirir (romantik yastik atma sahneleriyle gonlunu calarak ve aileden birisin dipnotu gecerek), diziler “masal” ayagina cocuk isciligini over, oburu bana gay tavirlarda bulundu diye adama tokat atar (bana iliski teklif etti diyerek islenen gay cinayetlerinden ne farki var?), digeri daga kaldiracam ohs yavrum burusuk pipi esprileriyle hakaret eder…
Hayir madem bu kadar modern, genis ve ozguruz…ben de beyinsize beyinsiz deme hakkimi kullanmak istiyorum o zaman. Bi de nono’nun 1 kucuk boy kardesinin l’leri soylemedigi icin uydurdugu arraaan berasi var…onu da kullanalim tam olsun. Arraaan beyinsizleri….

nono & where the wild things are

Posted in boyle de bir insan var, film, nono, where the wild things are on October 26th, 2009 by Loony Bin – 1 Comment

Bi arkadasimin dokuz yasinda bi oglu var…ay boyle diyince de cok kuru oldu. Bi arkadasimin kardesim kadar sevdigim..yok boyle dersem pasli bacaklarimi ortadan ikiye ayirir. Eee…o zaman 9 yasinda biii…ARKADASIM var. Diyelim. Var abi evet arkadasim, aynen arkasindayim bu tanimimin.

Bu arkadasimla iste, -ki kendisine nono diyoruz- gecen sene sekiz yasindayken bisi konusuyoduk. Ben bi an korktum konu agir mi gelir acaba diye “anladin mi?” dedim. Hey alllaaaam ifadesiyle suratima bakip “sekiz yasinda cocugum niye anlamiycakmisim ki?” yi oturttu nono. O kadar dogru ki. Gunumuzde (öhöö öhhö) 8 yasinda cocugun anlamayacagi bisey yok. Bi yandan teknolojinin ta icine dogmus “digital natives” bebeler olduklari, bi yandan da bizim gibi feristah teyzenin getirdigi bakrac sutlerle ya da amerikan lan bu faydalidir daya cocuga bos kalorili nesquiklerle degil susu de la fifi organic gidalarla vitaminlerle falan buyudukleri icin son derece sulu getirir susuz goturur bi kimyadalar. Diger yandan da ogrendikleri bilgi baska azizim. bilgi ilerledi bilgi epistemoloji diyorum yap bi mixtape mark ronson abi diyorum sen anla.

Hayir bizim de elimiz armut toplamiyodu tamam..Ben mesela paslinin arkadaslarina hava atma vesilesi olarak kullanmayi sevdigi “bi kere bin ilkokuldayken tutunamazlar’I okurdu tamam mi pehh” dogrulugundan artik kendimin de supheye dusmeye basladigi sehir efsanesindeki gibi dediim dedik akilli bidik bi kizdim. Ama yani sanatsal uretim duzeyim de dogan kardes yarismasinda mansiyon alan ve nurettin ogretmenin muhtemelen atam atam sen kalk da ben yatam konulu olmadii icin “senden daha iyisini beklerdim bin” dierek hevesimi kirdigi “kis gunesi” adli saheser siirim (tarkandan intihal sok sok sok), pasli ve cigdemle cikardigimiz zavalli otesi hanimeli dergimiz ve simdilerde ubersuper mesur olan ilkokul arkadasimi basrolunde oynattigim tEyatro oyunlarimla sinirliydi. Ki bunlari simdi okusak hahahahhahaa kekoya baaak ayy gunahh beee diye dalgalanacagimiza garanti verebilirim. Sununla alakasi yoktu yani.

Diyceim o ki, max de 8 yasinda. ama klasik kesim 8. Cepsiz pilesiz: facebooksuz, googlesiz ve hig school musicalsiz. Sene 1963. Max yalniz. Max’i sallayan, ya da onun istedigi gibi sallayan (dizinde, kucaginda, basimin ustunde yerinvarinda) …yok. O da sinir yapiyo o zaman, hisim yapiyo tantrum yapiyo ustunde kurt kostumu. Annesi sana aksam yemegi yok! diye dooru odasina yolluyo Max’i. O zaman iste Max’in hicir hicirligindan, kizginligindan bi orman buruyo odayi, bi de okyanus. Max uzuntusunun yelkenlerini ufure ufure aliyo basini gidiyo ormanin taaa nerelerine vahsi seylerin yanina. Krali oluyo onlarin kiriyo, dokuyo, oynuyo. Sonra geri geliyo ne zaman ki ozluyo evini karni da acikiyo hem, bi bakiyo yemegi odasinda ustelik hala daha sicak.
Sonraciima sene oluyo 2009. Maurice Sendak’in bir tek ekstra baglaca bile ihtiyac duymadan on satirda anlattigi, Rousseau’ninkilere tas cikaran cetrefiili ormanlari ve kukreyen, oynayan, dis bileyen vahsi seyleriyle susledigi muhtesem,/mukemmel/muazzam/masterpiece kitabi “where the wild things are” Spike Jonze’un yonettigi bir filme donusuyo.

Jonze bu film icin oyle iyi bir secim ki. Bi kere baska kimseyle calismamis bile olsaydi es keza, Charlie Kaufman’la ortakliginin gosterdigi uzere iyi yazarin derdinden anlayan bi yonetmen. Sendak da cok guvenmis zaten, yapimciligini da yapmis filmin, sonuctan da pek bi memnunmus oyle diyo. Sonra yine being John malkovich, Adaptation gibi dolambacli, ikircikli, her tur yoruma acik textlerin yonetmeni olmasi sifatiyla bir psikanaliz harikasi, bir cocuk masali, ofkeye dair felsefi bi cozumleme falan gibi bi milyon ayri yere bilet kesebileceginiz “where the wild things are” ucagini belki de en hakkini vererek kullanabilecek pilot. Sonra Jackass’in yaraticilarindan biri olmasi sifatiyla da Max’in ve vahsi seylerin atlamalarini ziplamalarini kirmalarini dokmelerini ve o azmis oglan cocugu mentalitesini en iyi verebilecek adam/cocuklardan biri. Klipleri de unutmamak lazim tabii. Bjorkdur, chemical brothers’dir REM’dir bi hayat oncesinin hikayeleri gibi geliyo simdi ama, Jonze on satirdan koca bi film yapmayi, hem de uzatmadan sarkitmadan hikayeyi anlatmayi kliplerden ogrenmis midir valla bana uyar.

Jonze senaryoyu Dave Eggers’la yazmis. O da mustesna ve gayet ‘cuk” bi isim bu proje icin. Turkiye’de cok bilindigini sanmiyorum, ama belki Away We Go’nun yazari olarak bilinebilir, festivallerin birinde gosterilmisti sanki. Karisiyla yazmislardi, kendi hikayeleri herhal. Fena diildi arada oyle alternatifiz ki bizden film olur kocaciiim moduyla baymisti beni ama… Neyse dergiciligi, yayinciligi falan bir yana bence Eggers’i Max’e yakinlastiran ozelligi yalniz bir cocuklugu olmasi ve yalniz bir cocukken baska bir yalniz cocugu buyutmesi azizem. Eggers’in annesi babasi olmus zira, abisi ablalari da firrrrttt ortadan kaybolunca kucuk kardesine o bakmis okulu falan birakip. Sonra da baya Pulitzer adayi falan bi kitap yapti bu oykusunu zaten: A Heartbreaking Work of Staggering Genius diye. Kitaptaki karakterleri kendi duygularinin aracilari gibi kullanmasini filmde vahsi seyleri n zaman zaman Max’in hayatindaki karakterleri, zaman zaman da kendi alter egosunu ve duygularini temsil etme haline cok benzettim ben, ve cok sevdim.

Wild things bi cocuk filmi olmamis, gazeteler cocuklarin aglaya zirlaya ciktigini anlatiyo sinemalardan. Bizim seansta cok cocuk viziltisi duymadik, cikista da uzgunden ziyade buyulenmis gibiydi mini insanlar. Ama ben de oyleydim. Nasil mutlu nasil guzel kalktim koltugumdan. Ustum basim misir, bi yandan gozumun yasini bi yandan elimdeki cikolata lekelerini silmeye calisarak-ayni vahsi seyler gibi pis sumuklu pasakli les gibi- ciktim salondan. Vahsi seyleri kukla olarak tasarlamislar. İclerinde de James Gandolfini, Forest Whitaker gibi (en cok 2sini sevdim ben) baba aktorler var. Bi tek surat ifadelerini digital olarak eklemisler. Filmde Max’in ailesi ve yalnizliginin sebepleri de daha cok islenmis kitaptan. Vahsi seylerin arasina karistiginda evdeki sorunlarin, anneye kardese babaya kizginliklarin nasil canlandigini ve referanslandigini daha net goruyorsunuz. Ama oyle bir haydi kitabi aciklayalim kurulugunda da degil hicbirsey. Buyulu cok, cok guzel.

Bence spike jonze kariyerinin en guzel filmini cekmis, hatta okyanuslar boyunca sevilecek, bir orman dolusu agac kere izlenicek bi masal cekmis. En en en sevdigim filmler listeme aliyorum wild things’i.

Nono’nun tatliligini, zamanli zamansiz (bize gore) manali manasiz tantrumlarini dusunuyorum sonra. Anlar miydi demiyorum cunku “9 yasinda cocugum niye anlamiycak misim” ama sever miydi onu kestirmeye calisiyorum filmi. Severdi diyorum herhalde. Cunku ne kadar seni beni laptopunda sallar zekasinda, 13 yasimdayim ama en baba moda yazari oldum cengaverliginde de olsalar, ve nono ne kadar dunyanin en mutlu cocuklarindan biri olacak kadar tadindan yenmez bi ailede buyuyo da olsa, cocuk cocuk be. Yalnizligi ayni yalnizlik, odasina gidip kocaman
bi carsaf ev kurmasi ayni saklanmacilik, annesinin etegini cekistirmesi ayni bi tek beni boyle sev bak ama sozvercilik, ancak bir kardesin kardes olma bilgilerinin ustaligiyla kirdiginda o kadar aciyan kalp ayni kalp… Sonra herkesden nefret ettigine cok eminken ve kizginligin ustune kendi kendine aciyarak akittigin hicirdak gozyasinin yaptigi cizbizla cikan hafif atesini ve pembelesmis yanaklarini sonduren “baristik mi” opucugu ayni opucuk. Onun ardindan gelen tatli uyku hele…1963′den 2009′a sanmam ki degismis olsun…

Where the wild things’i hemen izleyin. Bulabilirseniz dave eggers’in yazdigi spin off’u da edinin. Kitabin orjinali, zaten….Hani kucukken yatarsiniz da kapinin arasindan bi isik sizar anneniz babaniz hala ayakta demektir o, evde hayatin devam ettigini bilerek daha bi guvenle uyursunuz ya, oyle bi his kapliycak icinizi..hahha amma iddiali konustum. Ama bak valla, ahan da suraya yaziyorum.

obamalar cok seker insanlar

Posted in boyle de bir insan var, chantal darling, hi-hi evet on September 26th, 2009 by Loony Bin – Be the first to comment

cezvem ulubey ve ben cok guzel vakit gecirdik. aslinda gezideki herkes cok tatliydi. ben en iyi zapatero’nun kizlariyla anlastim. kaslarimi cok begenmisler. nasil bu kadar ince alabiliyorsun diye sordular. onlari kamerun’a tatile davet ettim. tek gicik carla bruni denen soguk nevaleydi. manken bozmasi nolucak. bi havalar bisiler. sacini basini yolarim senin sHILLIkk diye ustune atlayasim geldi ama kendimi tuttum. sonucta onun seviyesine inicek diilim. hi-hi evet.

tum gercekleriyle emmyler ve shumai

Posted in boyle de bir insan var, emmy, neil patrick harris on September 23rd, 2009 by Loony Bin – 1 Comment

Emmylerin kirmizi halisini istanbuldan Pasliyla interaktif, toreni de pasli sizinca ulubeyle 1 gece oncenin kriminal hangoverini shumai doz asimiyla pasifize etmeye calisarak kanepede izledim. Gecenin sonunda karni tok ama onumuzdeki odul sezonu icin de umutsuzdum. Hayir mikik emmyler 3 saat suruyosa 10 en iyi film adayli oscarlar kac saat surer allah bilir. Cilemiz dolmuyo sevgili dotcomlarim…

Enivey gelelim gecenin fosforlu ve de firfirli kisimlarina:

bundan sonra senin adin grace olsun yavrucum: Neil Patrick Harris’in hayraniyiz platonik hastasiyiz. Sitcomun gunumuzdeki (carsamba) tek otenazi istemeyen ornegi how I met your mother’daki zeksi barney karakteri, cocuk yildizliktan ucuz dancing with the stars yarismacisina donmemeyi basaran kariyeri, gay oldugunu acikladiktan sonra kendini Rupert Everett tuzaklarina dusurtmeyip hinzir/masum bi gulumsemeyle kamuflajladigi “evet tahta, gucune mi gitti” coollugu, amator sihirbazliklari ve kendini hafife alabilmesiyle NPH yeni kuzusarmamiz olmus durumda ki daha tutmadi ama SJP misali bu kisaltma pek yakinda ustune yapisacak ve iconlasacaktir kendisi aha da suraya yaziyorum. Evet biraz anın populer ve tehlikesiz gay’i kafeslemeleriyle de gazlaniyor ama napalim o da nazar boncugu olsun mu olsun.


Anne bu teyzeler kim?:
ohooo gelsin glenn closelar cherry joneslar gitsin beyaz golgeler…kirisik sirt dekoltesi gormek istesem tavern on the green’de brunch yaparim ya da Samdan’a abone olurum. Lutfen oscarlar haric odul torenlerine 34C alti meme olcusu ve 50 yas ustu pasaportu olanlarin girmesi yasaklansin. Hic de fifimizde diilsiniz

Hakeme gozluk eline de sozluk:
bu kadar haksizlik yapilan bir odul toreni nicedir gormemistim oh mon dieu. Tracy Morgan, NPH, Jack McBrayer dururken en iyi yardimci komedi oyuncusunu girtlaklanasi ve ucuk gecer aman cocugum dikkat Michael Sheen’in gerzo abisi rolundeki adini bile bilmiyorum ama giydigi yelek yeterliydi adama vermeleri….Sonraciima Grey Gardens’daki gay iconu Little Edie roluyle kariyerinin rovasatasini atan, agzinin yana calmasini bile bu rol icin durduran zavalli Drew Barrymore’u es gecip ayni filmde annesini oynayan aman almissin bi Oskar zamaninda Jack Nicholson’i da goturmussun daha nedir yani bu hirsin Jessica Lange’e vermeleri..(hayir cunku rolu cok daha kucuk olmasina ragmen tutturdu illa ben de en iyi kadin oyuncu kategorisinde olucam diye)
Sonraaa Saturday Night Live’i atlamalari ki bu sene buttt-tun Amerika SNL’le yattik kalktik kardesim ayip bee, baydi bu beyaz orta yasli politikomik John Stewartlar falan…Ay sonra en iyi kadin oyuncu odulunu Diablo Cody’nin dususunun baslangici, bi allahin kulunun izlemedigi united states of tara’daki rolleriyle (5 rol birden oynuyo aman da cok is olmus) Toni Collette’e vermeleri…ve true blood’u kimsenin kaale almamasi…

Abi baskan zenci zaten ne gerek var:
sanirsin ki obamanin tac giymesiyle azinliklarin, hadi azinliklari gec en azindan zencilerin bari temsiliyetinde bi artis olucak. Yok anacim. Adamlar eskiden yalandan bi lan kac sene oldu zencilere odul vermedik attir bi denzel yapiyolardi artik onu da yapmiyolar nasil olsa babamiz zenci diyerekten. Amerikan televizyonu hala bir parmacik ballar haricinde omo beyazliginda. Orda bi kosede oyalasinlar kendilerini BET Awardsmus, ALMAymis bilmemneymis di mi… iyhhh adiler nolucak.

Rastgele gerzeklikler: Sarah McLachlan’ın basimiz saolsun sarkisi soylerken bi turlu durmayan kasi gozu eli ayagi oyle icliyim ki gozyasim olsa akardi halleri… January Jones, Debra Messing, Blake Lively (ki o da alti ay daha yasli ya da 500 gram daha sisman olsa basitlikten sinifta kalabilirdi) jennifer Carpenter ve Kristin Chenoweth (haha yarisini da saydim gerci) disinda herkesin ya cok bayik ya da feci kiro kiliklar giymesi…Orta dogulu kadin rollerinin kadrolu SSKlı oyuncusu Shohreh Aghdashloo’nun sigaradan catir catir catlamis sesi…Dexterla dizide kardesini oynayan karisinin niyeyse hala gozume bi ensest gelmeleri…Mac reklamlarindaki PC John Hodgman’in salaksacma sunuslari ve kameralarin Tina Fey’le Bob Newhart’in opusmesini gostermemesi…

Iste beleyken bele ay bu arada jimmy fallon cok tatli, ricky gervais de cok dahi di mi amalarim…Golden globes’da gorusmek dilegiyle operim TIVOlarinizdan