entel dantel

birikim su gibisin icmeye kiyamiyorum

Posted in baska yerde yazmisim, entel dantel, medya on November 9th, 2009 by Loony Bin – 1 Comment

bu arada buraya koyamiyorum ama bu ayki birikim dergisi‘ne bisiler yazdim kitabin digitallesmesiyle ilgili
var ya mookkkemmel bi yazi oldu kendi kendinin marketingisinde sinir tanimayan docteurlerim,
bayiinizden isteyiniz lüplüplerim
hadi usenmeyin…

www.devrim.com

Posted in baska yerde yazmisim, blog, entel dantel, facebook, twitter on July 16th, 2009 by Loony Bin – Be the first to comment

Eski manitanızın Bodrum tatili resimlerini gözetleme işlevi gören Facebook’un ya da hayranı olduğunuz ünlüleri yalancı bir yakınlık hissiyle “takip” ettiğiniz Twitter’ın devrim yapmaya yarayacağı aklınıza gelir miydi? Peki star muhabir Christian Amanpour’un tahtına “penguins will fly” (penguenler uçacak) ismindeki bir Youtube kullanıcısının yerleşeceği; dünyada olup bitenleri Reuters, BBC gibi prestijli haber ajanslarından değil “change for Iran” (İran için değişim) adlı bir Twitter kullanıcısından ya da “today in Iran” (İran’da bugün) adlı bir blogdan takip edeceğiniz; peki Obama’nın basın toplantısında, kallavi Beyaz Saray muhabirlerini es geçip sıradan bir İran vatandaşının sorusuna öncelik vereceği?

Blogdan al haberi vaziyetine nicedir aşinayız ama son haftalarda İran’da yaşananlar, olmazsa olmaz addettiğimiz demokrasinin bekçisi, dördüncü kuvvet gibi sıfatlarla taçlandırdığımız geleneksel medya ve işe yaramaz, vakit öldürücü damgasını vurduğumuz sosyal medya araçlarına bakışımızı da tekrar gözden geçirmemize sebep oldu. Düne kadar sarsılmaz tahtlarında kaykılarak oturan New York Times, CNN, Guardian gibi atardamar medya kuruluşları totaliter İran rejiminin kanlı sansürü altında ezilince ve uluslararası basın mensupları İran’da barınamaz noktaya getirildiğinde, Youtube, Flickr, Facebook, Twitter gibi sosyal medya sitelerine haber/resim/video yollayan vatandaş gazetecilerin görgü tanıklığına teslim oldular. Sosyal medya sitelerinin bu süreçte oynadığı en önemli rol ise İran vatandaşlarının sesini dünyaya duyurmak ve geleneksel medyaya haber kaynaklığı etmenin ötesinde, bizzat protestoların organize edilmesine aracı olmalarıydı. Ancak yine de olup bitenlere İran’ı “Twitter devrimi” klişesine indirgemeden veya internet eşittir demokrasi gibi siber-ütopik bir balonla havalanmadan bakmakta da sonsuz fayda var.

Medya nasıl sınıfta kaldı?

İran’da protestoların başladığı 13 Haziran Cumartesi gecesi Körfez Savaşı’ndan yadigar bir refleksle CNN-Amerika ekranlarını açanlar, Larry King Show’un tekrarlarıyla karşılaştılar. Aynı saatlerde CNN-Amerika’nın web sitesindeki manşet ise, ülkede süregelen analog televizyondan dijitale geçiş çalışmaları gibi son derece rutin bir mesele üzerineydi. Geleneksel medyanın İran haberini amatörce atlaması Twitter’cıların gözünden kaçmadı. “CNN Fail” (CNN sınıfta kaldı) başlığı altında binlerce Twitter kullanıcısı CNN’i eleştiren postalar kaleme aldı. New York Times’in tecrübeli editörlerinden Bill Keller’in Tahran’dan yazdığı ve Ahmedinecat’ın olaylardan daha da güçlenerek çıktığını iddia ettiği ilk analizi de sosyal medya kanallarında ve bloglarda büyük eleştiri topladı. Diğer yandan İranlı Twitter kullanıcıları, gelişmeleri Azadi caddesinin göbeğinden dünyaya duyurmaya devam ediyorlardı. Google, 19 Haziran’da İranlı vatandaş gazetecilerinin seslerinin daha büyük kitlelere ulaşmasına yardımcı olmak amacıyla Farsça’dan İngilizce’ye tercüme aracını yayına sokarken, Facebook da Farsça beta versiyonunu hayata geçirmekle meşguldü.

Dış politika değişiyor

Yeni medya araçlarının protestoların organize edilmesinde ve dünyaya hızla aktarılmasındaki gözardı edilemeyecek rolü, bilgilendirme ve bilgi edinme dinamiklerinin geri dönülemeyecek ölçüde demokratikleşmeye başladığının müjdecisi olmakla kalmıyor, aynı zamanda üç maymun stili dış politikaların da önünü kesmeye dair küçük de olsa bir ümit taşıyor. Örneğin, Twitter’ın İran’dan haber almanın birincil kanalı haline geldiği aşikar olduğunda, halihazırda İran ile resmi diplomatik ilişkileri olmayan Amerika Dışişleri Bakanlığı, Twitter yöneticilerinden siteye erişimi engelleyecek rutin bakım-onarım çalışmasını ertelemelerini talep etti. Kurucusu Biz Stone bu öneriyi ‘Twitter’in İran için kritik bir iletişim aracı haline gelmiş olması sebebiyle’ kabul ettiklerini açıkladı. Kendi seçim kampanyası için de sosyal medya ekmeğini epey yemiş olan Obama ise, 23 Haziran’daki basın toplantısında prestijli ikinci soru hakkını Huffington Post blog yazarı Nico Pitney’ye vererek yeni medyacılara meşruluk kazandırdı. Seçimlerden bu yana sosyal medya ağlarını kullanarak iletişime geçtiği İranlı vatandaş gazetecilerden aldığı bilgiler yardımıyla yaptığı detaylı yayınlarla sivrilen Pitney ise, Obama’ya bir İran vatandaşından gelen soruyu yönelterek yeni medyanın katılımcı niteliğine vurgu yapmış oldu.

İngiltere Başbakanı Gordon Brown da, 19 Haziran’da Guardian’a verdiği röportajla konuya dahil oldu ve ‘Dış politika bir daha asla aynı olmayacak’ diyerek, teknolojik gelişmeler sayesinde dış politikanın seçkinlerin tekelinden kurtulacağını, hızlı ve aracısız bilgi akışı sayesinde bundan böyle Ruanda benzeri krizlerin yaşanmayacağını iddia etti.

Yeni değil

Elbette soykırımların tedavülden kalkmasının garantisi Twitter olsaydı hayat da tadından yenmezdi. Ancak iş bu kadar basit değil. Telgrafın icadından beri her yeni teknolojide karşımıza çıkan, işte şimdi yırttık tadındaki teknolojik-ütopyacılık, yeni yüzyılda da internet eşittir demokrasi şeklinde zuhur ediyor. Oysa nasıl ki kablolu televizyonun icadı 1960’larda ümit edildiği üzere suç oranlarını düşürmeye yaramadı, internet teknolojileri de tek başlarına totaliter rejimlerden demokrasiye geçişin anahtarı değil maalesef. Taze politik oluşumlar her daim yeni teknolojilerden faydalandılar, bundan sonra da faydalanmaya devam edecekler. Devrimciler 1979’da Humeyni’nin konuşmalarını kasetlerle yayıyordu, yeni jenerasyon İranlı aktivistler ise protestoları organize etmek için Twitter’ı, Facebook’u ya da Farsça sosyal medya sitesi Balatarin’i kullanıyor. 2001 yılında Filipin Devlet Başkanı Estrada karşıtı onbinlerce gösterici cep telefonu mesajları (SMS) ile organize olarak sokaklara döküldü. 2004’ün Kasım’ında Cumhurbaşkanlığı seçiminde yaşanan hilelere karşı düzenlenen Ukrayna’nın Turuncu Devrim’i SMS’lerin yanı sıra interneti de kullanarak ilk internet devrimi olarak kayıtlara geçti. Onu 2007’de bloglar ve Twitter benzeri yorum kutucukları olarak tanımlanabilecek Cbox ile organize edilen askeri cunta karşıtı Burma protestoları izledi. Geçtiğimiz yılın Aralık ayında 15 yaşında Alexis Grigoropoulos’un öldürülmesi sonrası sokaklara çıkan Yunanistanlı öğrenciler, Nisan ayında seçim sonuçlarını protesto eden Moldovalı gençler de Twitter ve Facebook ile organize oldular.

Örneklere bakıldığında heyecanlanmamak çok zor. İnternet teknolojilerinin, yeni medya ve sosyal medya araçlarının hem medyanın daha katılımcı ve eşitlikçi bir modele dönüşmesi, hem de totaliter rejimlere karşı demokratikleşme kavgasında oynadıkları rolü yadsımak imkansız. Ancak Bush’un eski Ulusal Güvenlik Danışmanı Mark Pfeifle misali ‘Twitter’a Nobel Barış Ödülü verilsin!’ ga
zına gelmeden önce, sözkonusu devrim çabalarının altında yatan politik ve sosyal mekanizmaları incelemekte de fayda var, tabii gözümüzü de internetten ayırmadan…

** 12 Temmuz Pazar Radikal 2‘de yayinlanmistir.

Pinar Selek'e tanigiz

Posted in entel dantel, pinar selek on April 13th, 2009 by Loony Bin – Be the first to comment

dostlari arkadaslari kendi deyimleriyle “Pinar’in kim olmadigini ve ne yapmadigini anlatmaya calismaktansa kim oldugunu ve neler yaptigini anlatan” bir web sitesi hazirlamislar. Siteye buradan, pinar selek kim ki ne diyorsaniz derleyici toparlayici Yildirim Turker yazisina buradan ulasabilirsiniz

bu tur yalabbimsenbilirsin turu sacmaliklarin bir an once son bulmasi dilegiyle
Firat‘in sahane lafiyla hep beraber yuksek sesle SUPANEKE DINIMIZ AMIN

all work no play

Posted in baska yerde yazmisim, blog, entel dantel, radikal on January 19th, 2007 by Loony Bin – Be the first to comment

Haftaya cuma yine buyuk sinav var..Bi yandan festival programi yapilcak..Bu sebepten yazamiyorum diycem ama…direk yalan olucak.. Cunku ne sinava calisiyorum ne festivale calisiyorum ne de baska olup bitenleri elim degip yazabiliyorum..Halbuki kayak maceralarimi, omru hayatimda ilk kez sahit oldugum Amerikan dugununu, pilates cirpinmalarimi, ananemin Yekta Gungor Ozden’le dramatik tanisma oykusunu, ulubey’e neden artik ulubey degil de nic dedigimi falan yazicaktim…simdi bana en azindan su sinav bitene kadar uzatma verin nolur diycem ama artik zaten kendi kendime konustuguma ve burayi okumaktan coktan vazgectiginize dair suphelerim de yok degil…
enivey..Gecen Pazar Radikal 2′ye bisiler yazdim..Onu okusaniz yerini tutar mi acaba?? Ustelik konumuz da bloglarin etinden sutunden kilindan tuyunden nasil faideleniciimiz…Yazida atifda bulundugum Fulya Apaydin’in yazisina burdan, bloguna da burdan ulasabilirsiniz..
ah, ah..isin butun sihri de iste burda ya zaten…
kalin kuzular saglicakla

burgaclanan boyutlar ve alisan

Posted in Turkiye, asabiyet, boyle de bir insan var, entel dantel on November 17th, 2005 by Loony Bin – Be the first to comment

Tevfik Fikret falan, pozisyonumuz belli olmuştur herhal. Olsun, biz yine de açıklayalım. Birkaç haftadır Türk Güncel Edebiyatı Açık Büfe’sine şıpıdık terlikle dalan Rus turist tadında yaşıyorum. Dergilere abone olmalar, olunamayanları ziyarete gelenlere sipariş etmeler, ne çıkmış kim ne yapmışlanmalar…Ne ki okuduklarımdan hiçbişi anlamıyorum. Son kontrol ettiğimde bu kadar salak değildim ben yahu…
Tarih ödevini Anabritanica’dan çeken tembel töngeller gibi mutfağa doğru seslenmek geliyor içimden “Burgaçlanan boyutlar ne demek anneeeee?” “Peki dıştalamak ne demeeekk?”
En bi sevdiğim yazarın yeni kitabı çıkmış. Üst üste 4 yazı 2 röportaj hatmettim, kitabın ne hakkında olduğuna dair en ufak bi fikrim yok. Ve içimde bu röportajların mektup yoluyla yapıldığına dair bi ampül çakıyor..Zira konuşma dilinde insan bu kadar çok üç nokta ve tırnak kullanamaz…dokunur.
Tam bu yüksek dili ve bilgi dağarcığını anlayamadığıma kanaat getirip vazgeçecekken bi de bakıyorum irtifa kaybediyoruz. Dergi 1, sayfa 27: “Sait Faik ne diyordu? ‘Herşey bir insanı sevmekle başlar’”. Allah allah, “bir insanı sevmekle başlar herşey” olmasın o sakın? Aynı sayfa, iniş takımları açıldı sayın yolcular: “Küçük sokakları, eski yapılara doyamam.” Hmmm. Hadi dil sürçer diyelim, imla kılavuzu da yok mudur el altında?
Birkaç ay önce Türkiye’nin ilk fantastik edebiyat örneği diye tanıtılan bi roman okumuştum. Kahramanların adlarının bile doğru yazılmasının becerilemediği sayfaları çevirdikçe “abi piyasa yıkılacak elimizi çabuk tutalım” mantığıyla printer’dan direk matbaaya koşturulan metnin editörüne sinir olmuştum. E hadi bunlar havaalanı kitapları, Daniela Steel hopbaları, bizim hapşursa amin diyeceğimiz köşetaşlarına ne oluyor dersiniz?
Enivey. Haftasonu kırmızı arabanın içinde turlarken aşina olduğum nefis şarkının dediği gibi “bu konulara girmeyelim”. Kırmızı arabaya neden binildi, nerelere gidildi, o da bir sonraki yazımızın konusu olsun. Lütfen efendim, “olay bitmiştir, büyütmeyelim”.

Posted in entel dantel, hopciki, tevfik fikret on November 16th, 2005 by Loony Bin – Be the first to comment

ne demis tevfik fikret silkin su mezellet tozu ucsun uzerinden…
tabe francophone bi insan oldugu icin de eklemis oh la la tralalalla
silkiniorm efem biraz musaade..1-2 guncuk daha..

kirpi

Posted in attila ilhan, boyle de bir insan var, entel dantel, kirpi on October 11th, 2005 by Loony Bin – Be the first to comment

Almanya yenilince biz de yenilmiş sayılmıştık hani,
Attila İlhan ölünce peki, biz de ölmüş sayıldık mı?

“kirpi gibisin çocuk/her tarafın diken/kim elini uzatsa/delik deşik/üstelik sen de kan içindesin”

o zaman…

Vatandas Gazeteciligi

Posted in Turkiye, baska yerde yazmisim, blog, entel dantel, medya, vatandas gazeteciligi on August 17th, 2005 by Loony Bin – Be the first to comment

Loony bin’i yazmaya başladığımda böyle bi niyetim yoktu. Zira günlük hayatda kalay kalay kazanlaşan kafamın Pazar gezmesi olucaktı bu sayfa. Ama bugün biraz zihin cimnastiği yapmaya karar verdim. Zira Clark Kent’ler aranıyor çağrısına muştuladığım « acaba Türkiye’de bloggerlik vatandaş gazeteciliği mertebesine ulaşır mı ? » sorusunu tartışmak lazım demiş Ali Işingör. Tartışalım efem.Bilenler bilmeyenlere anlatsın, « blogger » kavramı esas patlamasını 9/11dan sonra, bu trajediyi yaşayan sıradan insanların resmi ve alışılageldik iletişim kanallarından gelen « haber »lerle yetinmeyip sazı ellerine almasıyla yaşadı. New Yorker’lardan gelen fotoğrafların ve « iyiyim annecim » mesajlarının ötesinde Afgan kökenli yazar Tamim Ansary’nın yakın çevresine yazdığı ve özetle batı dünyasını Müslümanlara karşı oluşacak büyük bir toplumsal tepkiye ve güvenlik uğruna temel özgürlüklerden ödün veren politikalara karşı uyardığı e-mail, bir kaç gün içinde web’den büyük medyaya taşındı. Ansary’yi dinleyen oldu mu ayrı konu, ama kökenini halktan alan, « daha » demokratik bir haber alma-verme süreci de böylece başlamış oldu. Irak savaşı, tsunami ve ABD başkanlık seçimleri blogger’in kaygan zeminini sağlamlaştırmaya yaradı.
Bi nevi kahraman bakkal süpermarkete karşı hikayesi yani..
Bugün batı dünyası, medyanın (ve dolaysıyla hayatın gündeminin) gıcırtılı demir kapılarını tutan editörleri, yazı işleri müdürlerini, sermaye kumandanlarını itiverip birbirlerine ve dolayısıyla “halka” ulaşan vatandaş gazetecilerin varlığını inkar etmeyi çoktan bırakti. Bugün bu saatte araştırmak, yorumlamak ve anlatmak isteyenler kocaman matbaalara gerek kalmadan gazetecilik yapabiliyorlar. Tek ihtiyaçları bir internet bağlantısı ve bir bilgisayar. Haber tüketiminden üretimine transfer olan heveskarların beyin/eğitim ve objektivite sahibi olup olmadıkları ise tamamen ayrı bir konu ve ayrıca tarstışılmaya muhtaç.
Ancak Glenn Reynolds, Jay Rosen ve Micah Sifry gibi isimler web gazeteciliğinin nasıl yapılması gerektiğini yüzümüze serin sular gibi çarpmaya devam ediyor. Ki Micah’nin öğrencisi olmuş olmaktan gurur duyuyorum, ayrı konu, ayrı post.
Türk blogosphere’inin ıncığını cıncığını bildiğimi iddia etmeyeceğim. Ancak kendim de dahil olmak üzere daha ziyade “bugün otobüste başıma ne geldi inanmazsın gül gül oldük” sularında gezildiğine dair bir (fikrim değil), izlenimim var. Kendisi öğrenmeye açık bi izlenim, belirteyim.
Demokratikleşme sürecinde emekleyen güzide memleketim medyasının sağduyulu ‘vatandaş gazetecilere” duyduğu ihtiyaç sıkılmayı bekleyen ergenlik sivilcesi kıvamında nicedir. Ancak bunun elbette son derece soylu ancak yetersiz “kan aranıyor” anonslarıyla gerçekleşemeyeceği de açık.
Medyayı elitist bir kuyucuktan akademisyenlerin, aktivistlerin, vatandaşların ve söyleyecek sözü olan her bireyin katıldığı açık bir diyalog platformuna çevirmek MUMKUN. Bunu yapacak bloggerlar da, MEVCUT.
Ne ki yazılacak daha çok şey olmasına rağmen, ukalalığın da bir sınırı var. Bin burda sussun. Bakalım başka kimler neler diycek, ya da demiycek. Aranan kanın bu sefer de bulunması dileğiyle efem, esenlikler diliyorum.

kıro sosyolojik analiz

Posted in boyle de bisi oldu, entel dantel, new york on July 15th, 2005 by Loony Bin – Be the first to comment

Okulun önünde patrona yakalanmadan bi sigara molası verme çabası içindeydim. Gözüm caddeden geçen sarmasdolaş bir çifte takıldı. Gayet mutlu mesut bir lezbiyen çift, yeşil Wendy’s formasıyla tipik bi amerikan fast food tezgahtarı kadınla dyke tabir ettikleri kısacık saçlı, vücudunun tüm kadınsal formunu kah şişmanlayarak kah gayet kişiliksiz ve büyük beden old navy kıyafetler giyerek kapamaya çalışan ve biyolojik verileri ne olursa olsun burundugu rol “erkek” olan başka bi kadın. Sabah mahmurluğu, doğuştan gelen gıcık tabiyatım ve bi anda zühur eden sosyolojik öngörülerimle kendi kendime sordum: e ne manasi var o zaman yahuuuu ??.. bi anda içimde kadınların yanına gidip wendys gülünü omuzlarından sarsmak için şuursuz bi istek kabardı. Allahtan usengec bi insanim, durdugum yerde durdum tuzluk gibi.

Akşam gayet sosyolog bi arkadaşımla buluştum. Heycanlı heycanlı hikayeyi anlattım. Bu dyke işine kafamın yatmadığını, kadın bedenine duyulan bi fiziksel arzu veyahut ataerkil ve maskülen düzene bi başkaldırı biçiminde tezahür edebilecek lezbiyenliğin her iki koşulda da erkek sosyal kodlarını ve fiziksel öykünmesini barındıran bi insandan tat almayı nasıl mümkün kıldığını anlamadığımı kendimce anlattım. O zaman fark nerde kardeşim misali bi soruyla da bitirdim. Sosyolog arkadaşım benim yontulmamış Türk tabiyatımı kınadı, bin salak misin kadının sadece penisinin olmaması bile sence yeterince fark yaratmıyor mu dedi? Ben biraz düşündüm, sonra da daha fazla krolaşmamak için sustum. Hmm, evet haklısın sanırım falan dedim. O sırada zaten Anthropologie’nin önüne gelmiştik. Ay burası da sahane dükkan, evet şekerim ama fiyatlar el yakıyor gibi ortak paydalarda buluşarak konuyu kapadık.
Tam bu noktada gayet sevdiim lezbiyen arkadaşlarım falan olduğunu söyleyerek kendimi savunmam gerekiyor biliyorum ama ucuz numaralara prim veren bi insan diilim. Ya da olduğum bilinsin istemem.