<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Loony Bin&#039;s Blog &#187; film</title>
	<atom:link href="http://www.loonybinsblog.com/category/film/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.loonybinsblog.com</link>
	<description>Çok da FiFi</description>
	<lastBuildDate>Fri, 27 May 2011 06:06:54 +0000</lastBuildDate>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.0.1</generator>
		<item>
		<title>Bal/Çoğunluk/New York</title>
		<link>http://www.loonybinsblog.com/2011/04/balcogunluknew-york/</link>
		<comments>http://www.loonybinsblog.com/2011/04/balcogunluknew-york/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 03 Apr 2011 23:19:43 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Loony Bin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Turkiye]]></category>
		<category><![CDATA[baska yerde yazmisim]]></category>
		<category><![CDATA[film]]></category>
		<category><![CDATA[new york]]></category>
		<category><![CDATA[bal]]></category>
		<category><![CDATA[cogunluk]]></category>
		<category><![CDATA[honey]]></category>
		<category><![CDATA[majority]]></category>
		<category><![CDATA[new directors]]></category>
		<category><![CDATA[new films]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.loonybinsblog.com/?p=450</guid>
		<description><![CDATA[**Bonjourlardan bir sifenks baykuslucoreklerim..Pazar Sabah&#8217;da cikan yazimin orjinalini buraya koyiym dedim, gazetedeki azicik daha kisasi. Hem boylece yeni yazmis gibi numaracilik da yapabiliyorum. mucukso ve de kalipso: Haftasonu ne Brooklyn’in terkedilmiş binalarında gizli saklı partilerde polis basana kadar dımtıs dımtıs dansettim; ne kaç haftadır denemek istediğim, bir rehinci dükkanının içinden geçilip girilen Beauty and Essex’de [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>**Bonjourlardan bir sifenks baykuslucoreklerim..<a href="http://sabah.com.tr/Pazar/2011/04/03/cogunluk-ve-bal-new-yorktaydi">Pazar Sabah&#8217;da cikan yazimin</a> orjinalini buraya koyiym dedim, gazetedeki azicik daha kisasi. Hem boylece yeni yazmis gibi numaracilik da yapabiliyorum.<br />
mucukso ve de kalipso:</p>
<p>Haftasonu ne Brooklyn’in terkedilmiş binalarında gizli saklı partilerde polis basana kadar dımtıs dımtıs dansettim; ne kaç haftadır denemek istediğim, bir rehinci dükkanının içinden geçilip girilen Beauty and Essex’de akşam yemeği yedim; ne de çoğu New Yorklu gibi “Cuma Cumartesi dışarı çıkılmaz, etraf turist kaynar” diyip kuzu kuzu evimde oturdum. Yok, ben sanki belediye yıkım ekipleri Emek Sineması’na gelmiş de ben de buldozerin önündeki tek engelmişim vari bir Türkiye sineması sevdasıyla Cuma akşamı Museum of Modern Art (MOMA) ve Film Society of New York’un ortaklaşa düzenlediği <a href="http://newdirectors.org/">New Films-New Directors Festivali’</a>nde Çoğunluk’u; Cumartesi akşamı da <a href="http://www.villageeastcinema.com/">Village East Sineması</a>’nda gösterime giren Bal’ı izledim. Baştan söyleyeyim: Pişman değilim.</p>
<p><a href="http://www.loonybinsblog.com/wp-content/uploads/2011/04/balkolaj-1.jpg"><img src="http://www.loonybinsblog.com/wp-content/uploads/2011/04/balkolaj-1.jpg" alt="" title="balkolaj-1" width="480" height="480" class="aligncenter size-full wp-image-453" /></a></p>
<p>Cuma akşamı MOMA’ya geldiğimizde yaşlı bir çifti indiğimiz taksiye binmek için deparda bekler halde bulduk. Bu değiş-tokuş, taksisi kıt Manhattan’da sık olur, o yüzden şaşırmadım da; karşımda bekleyen adamın yeryüzünün en hakikatlı Marksist düşünürlerinden <a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Marshall_Berman">Marshall Berman</a>olduğunu görünce azıcık afalladım. Selamlaşıp, ayaküstü biraz konuştuk. İçeri girerken, New Films’in de Berman gibi New York’un abidelerinden biri olduğunu düşündüm. Dile kolay, dünyanın dört bir yanından yeni yönetmenleri ağırlayan bu 40 yıllık festival, Almadovar’dan Spielberg’e; Aronofsky’den Spike Lee’ye sayısız  efsanenin “keşfedilmesine” yardım etmiş. Bu dahiyane Berman karşılaştırmamı festivalin altı kişilik seçici kurulundan Laurence Kardish’e söylediğimde işini çok iyi yapan ve pohpohlanmaya ihtiyaç duymayan her New Yorklu gibi mütevazı güldü; sonra filmi oybirliğiyle seçtiklerini; sorduğu soruları ve klişe bir mutlu sonla bitmemesini sevdiklerini ve Seren Yüce’nin on sene önce Güneşe Yolculuk’la ağırladıkları Yeşim Ustaoğlu ile birlikte çalışmış olduğunu gördüklerinde daha da çok sevindiklerini söyledi. Sonra da “Esas meseleye gelelim” dedi, “Seren Yüce nasıl telaffuz ediliyor?” Bir kağıda yazıp alıştırma yaptık, ama film başlamadan iki dakika önce yine sordu. “Kaç kere söyliycem ya, Türkçe yazıldığı gibi okunur kardeşim!” demedim tabii, kibar bir insan numarası yapıp tekrar ettim, sonra da film başladı zaten. </p>
<p>İyi filmin heryerde iyi film olduğunu kanıtlarcasına, New Yorklular filmi çok seviyor, Yüce soruları cevaplamak için alkışlar arasında çıkıyor podyuma. Bir tek, filmin esas kadın kahramanı Gül’ün Kürt olduğunu anlayamıyor Amerikalılar; bir de bu akıllı, bağımsız, geleceğe dair ümitleri olan genç kadının gerzek oğlu gerzek Mertkan’da ne bulup da aşık olduğunu. Ama bu sonuncuyu ben de anlamıyorum zaten, o yüzden sayılmaz. Gelen sorular da Türkiye’den çıkan her filmden sonra duymaya alışık olduğumuz cinsten: “Türkiye sahiden böyle mi?”; “Kadınlar sahiden bu kadar eziliyor mu?”&#8230;Amerikalılar bu “sahiden” işine gönülden bağlılar; tek bir filmden bir ülke tahlili yapmaya yemin edip, paralarının karşılığını almadan terk etmiyorlar yabancı filmleri. Bense çıkışta bir Türk seyircinin “Hayır ama neden ülkemizi böyle gösteriyorlar, ayrıca biz böyle küfürlü mü konuşuyoruz?” hezeyanlarından kaçıp bir kaç arkadaşımla Plaza Hotel’in Oak Bar’ına gidiyorum, olmayan paralarımızı havaalanı kuruyemişlerinden beter çerezler ve 20 dolarlık kazık içkilere yatırıp New York’un şanslı azınlığının içinde çoğunluğu; hem hergün özlediğimiz, hem de geri dönmekten korktuğumuz uzaktaki ülkemizi konuşuyoruz.</p>
<p>Ertesi gün buz gibi bir New York akşamında, toplam on kişiyle izliyoruz Semih Kaplanoğlu’nun Altın Ayı ödüllü Bal’ını. Benden başka Türkiye’den seyirci yok, o gün New York Times’da çıkan övgü dolu yazıyı okuyan veya Berlin Film Festivali’ni takip eden sinefiller var salonda. Çıkışta hepsi de benim kadar büyülenmiş gözüken New Yorklularla tek tek konuşuyorum. Ama yine de “sahiden mi” sorularından yakamı kurtaramıyorum. “Türkiye sahiden böyle  güzel mi?”; “Kadınların hepsi sahiden başlarını örtüyor mu?”; “Sahiden böyle şenlikler var mı?”&#8230;Eve dönerken, arka arkaya izlediğim bu iki baba-oğul hikayesini düşünüyorum. Sanki bambaşka iki ülkede, biri fısıl fısıl bir sevgiyle; öbürü bağır çağır bir faşizmle yetiştirilen, biri bir bardak sütle, öbürü her an patlamaya hazır bir silahla büyüdüklerini ispat etmek zorunda kalan bu iki oğlan çocuğunun Türkiyesini&#8230; Ve her geçen gün biraz daha boy atan, serpilen, ergenlikten çıkan Türkiye sinemasının büyüme hikayesine dünyanın öbür ucundan, New York’dan tanıklık edebildiğim için kendimi şanslı hissediyorum. Sahiden&#8230;</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.loonybinsblog.com/2011/04/balcogunluknew-york/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>7</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Süt Kardeşler: Ruth Sheen &amp; Sid</title>
		<link>http://www.loonybinsblog.com/2011/04/sut-kardesler-ruth-sheen-sid/</link>
		<comments>http://www.loonybinsblog.com/2011/04/sut-kardesler-ruth-sheen-sid/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 02 Apr 2011 05:44:03 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Loony Bin</dc:creator>
				<category><![CDATA[boyle de bir insan var]]></category>
		<category><![CDATA[face doubles]]></category>
		<category><![CDATA[film]]></category>
		<category><![CDATA[mesurlar]]></category>
		<category><![CDATA[another year]]></category>
		<category><![CDATA[lesley mancille]]></category>
		<category><![CDATA[mike leigh]]></category>
		<category><![CDATA[ruth sheen]]></category>
		<category><![CDATA[sid]]></category>
		<category><![CDATA[sut kardesler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.loonybinsblog.com/?p=445</guid>
		<description><![CDATA[Öncelikle, farketmişsinizdir: face doubles serimizin ismini süt kardeşlere çevirdim. Face doubles diyince böyle kendini Penelope Cruz zanneden Müjdat Gezen Sanat Merkezi öğrencisi gibi oluyodu. Süt kardeşler hem gelenek göreneklerimize hem de loonybin ruhuna daha uygun sanki, di mi kuzuluçöreklerim? Sonracııma, gelelim süt kardeşlerin kahramanlarına. Sol köşede Ice Age&#8217;den Sid, sağ köşede de Mike Leigh&#8217;in Another [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.loonybinsblog.com/wp-content/uploads/2011/04/anotheryear-1.jpg"><img src="http://www.loonybinsblog.com/wp-content/uploads/2011/04/anotheryear-1-300x300.jpg" alt="" title="anotheryear-1" width="300" height="300" class="aligncenter size-medium wp-image-446" /></a><br />
Öncelikle, farketmişsinizdir: face doubles serimizin ismini süt kardeşlere çevirdim. Face doubles diyince böyle kendini Penelope Cruz zanneden Müjdat Gezen Sanat Merkezi öğrencisi gibi oluyodu. Süt kardeşler hem gelenek göreneklerimize hem de loonybin ruhuna daha uygun sanki, di mi kuzuluçöreklerim?</p>
<p>Sonracııma, gelelim süt kardeşlerin kahramanlarına. Sol köşede Ice Age&#8217;den Sid, sağ köşede de <a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Mike_Leigh">Mike Leigh&#8217;</a>in <a href="http://www.sonyclassics.com/anotheryear/">Another Year</a> filminden Ruth Sheen var. Filmi izlerken leng bu kadın birine benziyo, birine benziyo diye diye beynimi kemirdim de kemirdim. Eve gelince düştü jeton: a-ha! dedim sid&#8217;in ana ayrı, baba bir kardeşi. Ama sanmayın ki filme garezim var. Aksine, Another Year bu sene izlediğim en tatlı, en kalp burucu, en kuzusarması filmdi. Ruth Sheen de filmde parıl parıl parlıyodu. Hiç öyle oha gıdıya baklanmıyosunuz, ay ne hoş, ne bal kadın ben olsam ben de aşık olurdum diyosunuz gayet. </p>
<p>Manitadan yeni ayrıldıysanız, allaam yalebbim şu yellozun bile tash gibi sevgilisi var ben niye yalnızım diye ağlıyosanız, veya herhangi bir sebepten depresyondaysanız Another Year&#8217;ı izlemeyin. Ama işlerim tıkırında keyfim yerinde diyosanız, veya iyi filmin köpeğiyim depresyon beni bozmazcıysanız  <a href="http://film.iksv.org/en/film/85">İstanbul Film Festivali</a>&#8216;nde gösterilicekmis, kaçırmayın. Bi de filmde herkes çok Actors Studio da, siz en çok Mary&#8217;i oynayan, Mike Leigh&#8217;in en kıdemli ilham perisi <a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Lesley_Manville">Lesley Manville</a>&#8216;i izleyin. O son kare yok mu o son kare, akşam rüyanıza girmezse ben de loonybin diilim işlemeli mendile hıçır hıçır ağlayan çalıkusularım.<br />
Hadi mucuksokalipso&#8230;</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.loonybinsblog.com/2011/04/sut-kardesler-ruth-sheen-sid/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Biri Çabuk Soyunsun ve Oscarlar</title>
		<link>http://www.loonybinsblog.com/2011/02/biri-cabuk-soyunsun-ve-oscarlar/</link>
		<comments>http://www.loonybinsblog.com/2011/02/biri-cabuk-soyunsun-ve-oscarlar/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 28 Feb 2011 10:38:24 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Loony Bin</dc:creator>
				<category><![CDATA[TV]]></category>
		<category><![CDATA[fashion]]></category>
		<category><![CDATA[film]]></category>
		<category><![CDATA[mesurlar]]></category>
		<category><![CDATA[oscar]]></category>
		<category><![CDATA[ricky gervais]]></category>
		<category><![CDATA[robert de niro]]></category>
		<category><![CDATA[anne hathaway]]></category>
		<category><![CDATA[james franco]]></category>
		<category><![CDATA[oscar 2011]]></category>
		<category><![CDATA[oscars]]></category>
		<category><![CDATA[oskar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.loonybinsblog.com/?p=425</guid>
		<description><![CDATA[Ricky Gervais ateistim diye bizi kekledi bence. Adam Tellibaba’ya adak mı adamış nedir, bu kadar ayh imdaat, bu kadar al canımı yarabbim bi Oscar daha izlememiştik. Ben mesela en son dişçide kanal tedavisi sırası beklerken bu kadar sıkılmıştım, ki onda bile en azından acıyı dindirsin diye uyuşturuyolar adamı. En heyecanlı kısmı 132 yasındaki Kirk Douglas’ın [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Ricky Gervais ateistim diye bizi kekledi bence. Adam Tellibaba’ya adak mı adamış nedir, bu kadar ayh imdaat, bu kadar al canımı yarabbim bi Oscar daha izlememiştik. Ben mesela en son dişçide kanal tedavisi sırası beklerken bu kadar sıkılmıştım, ki onda bile en azından acıyı dindirsin diye uyuşturuyolar adamı. En heyecanlı kısmı 132 yasındaki Kirk Douglas’ın sahnede can vermemesi olan bi törenden bahsediyoruz nihayetinde.</p>
<p>Bunca senedir ilk kez &#8220;leng acaba yazı bile yazmasam mı?&#8221; diye düşündüğüm, üstelik ateşler içinde aksırıp tıksırarak izlediim Oskarların en uzat şu oksijen maskesini allah rızası için anlarına gelin beraber bakalım suratı ütüsüz çarşafa dönmüş Annette Beningciklerim:</p>
<p><strong>Anne’den 18 cevapsız çağrı var:</strong> Hayatımda Anne Hathaway kadar bayık bi insan daha görmedim. O içinde plastik erimiş microwave fırın ağzı; o yayık ayranı gülüşü; o iki dakikada bir “Jamessss” demeleri;  o 52 saat prova edilmiş güya gülmemi tutamadım halleri; o Telemundo’da Çarkıfelek hostesi kılıklı kıro elbiseleri saçı başı; o “size öyle hayranım ki çişimi altıma kaçırdım” yalakalıkları..Ayhhh&#8230;Anne Hathaway sevgilim olsa her arayışında mesaja düşürür, arkadaşım olsa öbür kızlarla çatırçatır dedikodusunu yapar; aynı sınıfta olsak eteğinin arkasına daksille “beyinsiz” yazar; beden dersinde ters takla atamayınca “salakkk, salakkk” diye gülerdim. Ha James Franco farklı mıydı? Yoo&#8230;Hem sergi açarım, hem kitap yazarım, hem doktora yapar hem soap opera’da oynar hem Oscarları sunarım..Ha afferim, biz de hem kakamızı yapıp, hem dergi okuyup, hem müzik dinleyip hem de ‘annee tuvalet kağıdı bitmiş” diye bağırabiliyoruz ama kimsenin gözüne sokmuyoruz di mi? </p>
<p><a href="http://www.loonybinsblog.com/wp-content/uploads/2011/02/oscarkolaj-1.jpg"><img src="http://www.loonybinsblog.com/wp-content/uploads/2011/02/oscarkolaj-1.jpg" alt="" title="oscarkolaj-1" width="480" height="480" class="aligncenter size-full wp-image-426" /></a></p>
<p><strong>Kirk Douglas Ölmedi Yüreğimde Yaşıyo:</strong> Kirk Douglas’ı yoğun bakımdan çıkarmışlar sahneye  itivermişler. Tamam Allah uzun ömür versin de, burası da Oscarlar yani Beverly Hills Huzurevi yaşlılar haftası  müsameresi diil ki&#8230;Bi de suratı ne kadar acıklıydı, artık kırışıklık üstü botox mu tutmamış, kuliste Scarlett Johansson’ın memelerini görüp yüz felci mi geçirmiş anlamadık&#8230;O hızla da herhalde En İyi film Oskarı açıklanırken varmıştır kulise. Ama bence Akademi bunu bilerek &#038; kıllığına yaptı. Şimdi en iyi yardımcı kadın oyuncu ödülünü alan Melissa Leo gitti kendi parasıyla “noolur ama noolur beni seçin” temalı reklamlar çektirip bunları bütün dergilerde yayınlattı ve Hollywood’un yaşlı kadınları fifisine sallamadığını, o yüzden kendi işini kendi görmek zorunda kaldığını anlattı ya sokakta her gördüğünü esir alıp&#8230;İşte son bi kaç haftanın dedikoduları Akademi’nin bu işe çok gıcık olduğu ve sırf bu yüzden Oscar’ı Melissa’ya vermeyecekleri yönündeydi. Sanırım Oscar’ı alacağı belli olunca da kadından öclerini ödülü dünyanın en yaşlı insanına verdirerek aldılar. Böyle saça böyle tarak napceksin&#8230;</p>
<p><strong>Bi kerecik soyunsan ölür müsün?: </strong> Tören o kadar sıkıcıydı ki geceyi kurtarabilecek tek şey birinin soyunması, elbisesinin yırtılıp Spanx’inin görünmesi falandı, o da olmadı. Hayatımda ilk defa “leng Robert Downey Junior’ın da gideri varmış” diye düşündüm diyim anlayın. Ama iki saat beklediğim Javier Bardem de sahneye Gar Lokantası’nin şef garsonu kılığında çıkınca bende şalterler attı, o gazla James Franco’ya “acayip sıkıcı, allah aşkına gömleğini çıkar” diye tweet attım ama seninki oralı olmadı. Bi daha gecenin köründe “Bu gece drag yapıcam sana gelip kıyafet aliym mi Bin noolur” diye başkasını ararsın artık Franco Bey, hıh!</p>
<p><strong>Geceden çıkardığım dersler: </strong></p>
<p>-Ne varsa yine eskilerde var annem. Bundan sonra Angelina Jolie’ye laf edersem pipim düşsün! Meğer Angiecim, kocasıgil Brad, hasmı Jennifer, George Clooney, Robert de Niro, hele hele en önde oturup ağzında sakızı “oo piti pitiii” diye akşama misafir edeceği starlet’i seçen Jack Nicholson olmayınca ne kaknem oluyomuş Oscarlar..Abi onur ödülü alan Jean Luc Godard’ı geç, geçen sene en iyi yardımcı kadın Oscar’ını alan Monique bile gelmemişti, kadın bacağındaki kılları almaya üşenmiş sen hesap et Oscarların düzeyini. </p>
<p>-Gece boyunca hiç de ünlü olmayan ve son derece çirkin adamlar sahneye çıkıp “Biricik karıma teşekkürler” dedikçe anladım ki bu koca seçme olayında standartları değiştirmek lazım. Bundan sonraki hedef parasız pulsuz ilk filmini çekmeye çalışan yağlı saçlı karnı aç gençler; hala anne-babasının bodrum katında yaşayıp “belgeselim için araştırma yapıyorum” diyen inekler, ve “film okuluna geldim kalıcak yerim yok” diye ağlayan şaşkın ana kuzuları..Ha veya ünlü bi aktrisle kanka olunucak. Evde beton gibi manitası Ryan Gosling dururken törene patatesli gözleme kılıklı kankası Busy Philipps’le gelen Michelle Williams’i görünce karar verdim buna da. Salak mısın kızım sen ya?</p>
<p>-Bütün çocukluğum boyunca annem her “yemedim yedirdim giymedim giydirdim, sizi en iyi okullara gönderdim” veya babam “hiç yapmadıysam 3 ton muhallebi yapmışımdır” dediğinde “doğurmasaydınız ya, ben mi dedim doğurun diye haa ben mi dedim” diye çemkirip odamın kapısını hızlıca kapadım ve Tori Amos’un sesini açtım. Peki elime ne geçti? Koca bi hiç. Halbuki bak Nathalie Portman’a “annecim iyi ki beni doğurmuşsun” demelere doyamadı kız. Bundan sonra anneye babaya ful fors yaltaklanılıcak, zira başka türlü Yeşilçam Ödülleri’ni süpürmeme imkan yok belli oldu. </p>
<p><strong>Hiç mi iyi bişi olmadı?: </strong>Valla olmadı desem başım ağrımaz da, hadi sizi eli boş göndermiyim  kuzusarmalarım: keşke küçük bi ülkem olsa da kraliçesi yapsam dediğim Cate Blanchett’in koy müzeye sanat eseri diye bak güzelliğindeki Givenchy elbisesi; dünyanın en dude insani Jeff Bridges’in yüzyıllardır hiç ayrılmadığı ve bir film çekiminde kaldığı otelde temizlikçilik yaparken tanışıp evlendiği güzeller güzeli karısı, kızları; Christian Bale’ın ödül alırken The Fighther’da canlandırdığı Dickie Eklund’ın web sitesini verip “Gidin sizi train etsin” demesi; her gördüğümde sırtına yastıklar koymak, elini öpüp başıma koymak istediğim Eli Wallach’ın onur Oscar’ı alması; en sonda çıkan PS22 çocuk korosundaki o şişko sarı saçlı çocuğun pambukluğu; Dido’nun hamile kalıp törene gelememesi ve127 Hours’un şarkısını onun yerine Florence Welch tatlısının söylemesi;  en bi çok sevdiğim, orjinal Brothers’ın, After the Wedding’in yönetmeni dogmacılıktan gelme serin insan Suzanne Bier’in filmi In a Better World’un en iyi yabancı film Oscar’ını alması; gecenin sonunda allaam daha beteri de olabilirdi, mesela Celine Dion annem olabilirdi, sabahları “bonjourrrr mon bebe bleu de la bidi bidii hanimiş benim kızımm” falan diye beni uyandırabilir, akşamları zorla piyanonun başına geçirip şarkılar söyleyebilirdi veya Nicole Kidman olabilirdim ve kocam Keith Urban olabilir her sabah “fön makinasını ben kullanıcam, hayır efendim ben kullanıcam” diye kavga edebilirdik diye düşünmem ve halime şükretmem&#8230;</p>
<p>İşte beleyken bele baykuşlu çöreklerim. Bi süre dinlenicem beni Kral TV Müzik Ödülleri’nde uyandırın der, yumşak yanaklarınızdan öperim</p>
<p>mucuksokalipso</p>
<p>Ha bu arada kazananların listesi için <a href="http://oscar.go.com/nominations">şuraya</a>, ay yacıkk ya kıyamam yoksa film yorumu, ödül listesi falan mı bekliyodun?</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.loonybinsblog.com/2011/02/biri-cabuk-soyunsun-ve-oscarlar/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>15</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Senin Ağzını Caaaarrt Diye ve Golden Globes</title>
		<link>http://www.loonybinsblog.com/2011/01/senin-agzini-caaaarrt-diye-ve-golden-globes/</link>
		<comments>http://www.loonybinsblog.com/2011/01/senin-agzini-caaaarrt-diye-ve-golden-globes/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 17 Jan 2011 08:41:56 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Loony Bin</dc:creator>
				<category><![CDATA[TV]]></category>
		<category><![CDATA[boyle de bisi oldu]]></category>
		<category><![CDATA[fashion]]></category>
		<category><![CDATA[film]]></category>
		<category><![CDATA[golden globes]]></category>
		<category><![CDATA[mesurlar]]></category>
		<category><![CDATA[oscar]]></category>
		<category><![CDATA[ricky gervais]]></category>
		<category><![CDATA[robert de niro]]></category>
		<category><![CDATA[yacik]]></category>
		<category><![CDATA[altin kure]]></category>
		<category><![CDATA[angelina jolie]]></category>
		<category><![CDATA[glee]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.loonybinsblog.com/?p=404</guid>
		<description><![CDATA[Tahminim&#8211; ben yediğim 2,5 kilo guacamole, 38 bardak çay-kahve ve üşenmeyip üstüne şam fıstığı didiklediğim çikolatalı gelatodan geçirdiğim mide fesatını rezene çayıyla bastırmaya çalışıp bu satırları yazarkene, Hollywood’un ağır siklet gençleri Ricky Gervais’i tenhada sıkıştırmış bi güzel pataklıyo, True Grit’ciler Lea Michele’i; garsonlar Robert de Niro’yu; bütün kadın oyuncular da Aaron Sorkin’i tepeliyo olabilir. Zira [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Tahminim&#8211; ben yediğim 2,5 kilo guacamole, 38 bardak çay-kahve ve üşenmeyip üstüne şam fıstığı didiklediğim çikolatalı gelatodan geçirdiğim mide fesatını rezene çayıyla bastırmaya çalışıp bu satırları yazarkene, Hollywood’un ağır siklet gençleri Ricky Gervais’i tenhada sıkıştırmış bi güzel pataklıyo, True Grit’ciler Lea Michele’i; garsonlar Robert de Niro’yu; bütün kadın oyuncular da Aaron Sorkin’i tepeliyo olabilir. Zira ben bu kadar laf sokmacalı, çıkışa gel çıkışalı ödül töreni görmedim sevgili ne olup bittiğini anlıyomuş gibi kafa sallayarak etrafa bakmaktan beyinciği ağrımış Meghan Foxlarım&#8230; </p>
<p>Hadi ver elini de, <strong>gecenin en senin ağzını caaart diye anlarına ve de öbür dandan dandanakanlarına bakalım:</strong></p>
<p><strong>Bak Hollywood Şirin, bu Gargamel Amcan:</strong> Şimdiiii, her ne kadar koy beni klübelere hav hav havlat derecesinde Ricky Gervais’in köpeği olsam da, Gervais bu sefer fazla Şirinler’i gırtlaklamaya gelmiş Gargamel kaldı Golden Globes’a. Bence hava hoş, arasına cips kırıntıları dökülmüş kanepemde “ahahaha Angelina’ya kabiliyetsiz dedi, Jlo’ya rospik ohh yürü be Rikitos’ diye göbeğimi kaşırım da, adamlar kaldıramıyo burası da London diil be mate! Bi de tabii bu kadar sizi gidi gerzo Amerikalı yıldızcıklar yapıcaksan, hem kariyerinin direksiyonunu bu denli Amerika’ya kırmamış olman, hem The Invention of Lying’den daha akıllı bi film çekmiş olman, hem de “Steve Carrell’i de ben yarattım”dan daha orjinal bi şaka yapman lazım mesela. Amaan neyse ne, seneye Jimmy Fallon totolarını pudralar bunların rahatlarlar, Ricky’miz de bize kalır cok da fifi.<br />
<a href="http://www.loonybinsblog.com/wp-content/uploads/2011/01/goldenkolaj1.jpg"><img src="http://www.loonybinsblog.com/wp-content/uploads/2011/01/goldenkolaj1.jpg" alt="" title="goldenkolaj1" width="640" height="427" class="aligncenter size-full wp-image-405" /></a><br />
<strong>Are U Talkin To Me?:</strong> Robert de Niro’nun konuşması da bi asabiydi, ben “allaam yalebbim inşallah ekrana bakarken hamile kalma teknolocisi çıkmamıştır yoksa mıçtık” diye dertlenirken sinirlendirmişler padişahımı belli ki. Önce “Hem Little Fockers’i yarışmaya sokmuyosunuz hem ödül ayağına burda benim üstümden para kazanıyosunuz, hem de mok gibi bi kolaj hazırlamışsınız” diye  köpürdü, sonra  “zaten Foreign Press üyeleri, garsonlar ve Javier Bardem şovdan önce sınır dışı edilmiş” diye güya ters köşe bi politik espri yaptı, sonra da “bu filmleri hep çocuklarım özel okula gitsin diye yaptım ehiehi” diye cila çekti. Yaani&#8230;Beni bozmaz sonuçta çocuklarımın babasıdır, her türlü bağrıma başarım da, baktım Glee ödül alınca hemen “bu ödülü devlet okulu öğretmenlerine adıyoruz” falan die nankörlendiler. Hadsiz televizyoncular nolcak!</p>
<p><strong>Annem artık bize gelmesin dedi:</strong> Gleeciler de Lea Michel’den baya tiskiniyo belli oldu.. Şimdi şöyle bişi olmuş: bu True Grit’in başrolündeki küçük kız, rolü için seçmelere gittiğinde stüdyoda Lea’yı görmüş bi imza istemiş, Lea da buna bi takma kirpiğini bile atmamış, “şu an meşguleaam canım” çekmiş. Kız da hıçırhöngür ağlamış meşur olunca da her gazeteye haldır huldur yetiştirdi bunu. Hah, işte Sue Slyvester ödül aldığında buna nazire yaptı “bu arada 14 yasında kızlar bana geldiğinde mutlaka bir iki dakikamı ayırıyorum” dedi. Hiçbiri de Lea’ya teşekkür falan etmedi, bu da oturduğu yerden debelendi “bak şimdi ağlıyorum, çok duygulandım tiksiriyorum yeminle” pozu çekicem diye böbrek taşı düşürdü yavrucak. Yaa&#8230;Ayh, ne zor dedikoduymuş bu ya, ben de kum döktüm resmen anlaticam diye.</p>
<p><strong>Nezleyim dedim sana, nezleyim BE ALLAAN BELASI:</strong> Aaron Sorkin yeniden kokaine başlamış zannımca. Bu saykorella hyper konuşmayı başka türlü açıklayamıyorum zira. Yok efendim elit olmak çok şahane bişeymiş, yok şehzadem kızlarına da elit olmaya özenin diyomuş, bütün kadın adaylara teşekkür ediyomuş, akıllı kadınlar daha çok eğlenirmiş..Zırvalardan bir çelenk. Madem öyle Social Network’de niye bütün kadınlar ayran budalası kenar süsü diye sorarlar adama. Ukaladümbeleği sen de..</p>
<p><strong>Gecenin en yacık leng kadınları/adamları:</strong> Gencecik yaşında aşırı botoşok’dan Jamie Presley’e dönmüş suratı ve Snooki solaryumuyla Emma Stone; ödül töreni öncesi şipşak estetikten sol gözü kapanmış seğiren Julianna Margulies; There’s Something About Mary’deki Cameron Diaz’a benzemiş fıştırık saçlarıyla Annette Bening; Mon Amour pavyonun perdesini kılık diye giyip gelmiş Gabourey Sidibe; “bak şimdi kocamın papyonunu düzeltiyorum”, “bak şimdi omzuna yatıverdim”, “sevin beni”, “sevin beni dedim nöbetçilerr!!!!” çaresizliğindeki Angelina Jolie; onun omza yatma hareketini görüp hemen arttıran “yaşlıyız ama biz hala sevişiyoruz taaam mı” tutarekliğindeki Kyra Sedgwick, ay bi de kendini zorla çirkinleştirmeye yemin etmiş, Joan Baez’in bi gün Bob Dylan’la evleniriz hayalleriyle dikip sandığına kaldırdığı gelinliğini giyip gelmiş Michelle Williams&#8230;Adamlardan da ”artık zayıflayarak rol kesmeye gücüm kalmadı, karaciğerim çöktü sinir sistemim heba” paniklerindeki Christian Bale, veeee saç diplerinden fön sıcağının dumanı tüten, krepeden tiftik tiftik veya da boyası gelmiş saçlarıyla John Hamm, Kevin Bacon, Colin Firth, Al Pacino, ve Dennis Quaid&#8230;</p>
<p>Tamam piki, <strong>süfliyatdan nasibini almamış anları </strong>da vardı gecenin. Onları da sayıp öyle gidelim bari küsmeyin hemen: mesela Jane Fonda, Katie Segal, Melissa Leo gibi 50 üstü kadınların zerafeti ve güzelliği, Glee’de Kurt’ü oynayan Chris Colfer’in gay çocuklara pislik yapan zorba okul arkadaşlarına “screw those kids” dediği konuşması, Sofia Vergara ve Helen Mirren’in epik memeleri, bi de ekrana çıktığı anda googlelayıp resimleriyle “future husband” isimli koca bir klasör doldurduğum en iyi mini dizi seçilen Carlos’un başrolündeki  Edgar Ramirez. Kendisine ohş yavlum diyoruz selam ediyoruz. </p>
<p>İşte beleyken bele..Oskarlarda görüşmek üzere mucuksokalipso kuzusarmalarım.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.loonybinsblog.com/2011/01/senin-agzini-caaaarrt-diye-ve-golden-globes/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>4</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Ciflenmis Italyan Lavabo &amp; Stefano Mi Amor</title>
		<link>http://www.loonybinsblog.com/2010/09/ciflenmis-italyan-lavabo-stefano-mi-amor/</link>
		<comments>http://www.loonybinsblog.com/2010/09/ciflenmis-italyan-lavabo-stefano-mi-amor/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 18 Sep 2010 08:43:15 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Loony Bin</dc:creator>
				<category><![CDATA[boyle de bisi oldu]]></category>
		<category><![CDATA[film]]></category>
		<category><![CDATA[hi-hi evet]]></category>
		<category><![CDATA[new york]]></category>
		<category><![CDATA[ferzan ozpetek]]></category>
		<category><![CDATA[italya]]></category>
		<category><![CDATA[moma]]></category>
		<category><![CDATA[Stefano Accorsi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.loonybinsblog.com/?p=381</guid>
		<description><![CDATA[Ferzan Ozpetek’le tanistigim gecenin sabahinda sigarayi biraktim. Artik heyecandan mi, kendimi uzun masalarda bi yandan sigarasini tutturup bi yandan sarabini icerken herbiri ayri otoban arkadaslarinin arasinda son yasal hizla gidip gelen ve ne kadar pizza yese gobek yapmazmis, kac yasina gelirse gelsin albenisi kacmazmis gibi duran Ozpetek kadinlarindan sanip havaya girmemden mi nedir, her selam [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Ferzan Ozpetek’le tanistigim gecenin sabahinda sigarayi biraktim. Artik heyecandan mi, kendimi uzun masalarda bi yandan sigarasini tutturup bi yandan sarabini icerken herbiri ayri otoban arkadaslarinin arasinda son yasal hizla gidip gelen ve ne kadar pizza yese gobek yapmazmis, kac yasina gelirse gelsin albenisi kacmazmis gibi duran Ozpetek kadinlarindan sanip havaya girmemden mi nedir, <strong>her selam veren Italyanin ustune bebek gormus Ebru Gundes gibi atlayip</strong> o kadar cok sigara icmisim ki o buz gibi gecede havam kacmasin diye paltosuz kirittigim sokaklarda, sabah nefes alamiyodum. Dedim lanet olsun boyle sinema askina, bi 8 ay falan hic sigara icmedim. </p>
<p>MOMA’daydik. 2 Aralik once. <a href="http://www.moma.org/visit/calendar/films/645">Fimmaker in Focus programi Ozpetek’i agirliyordu</a>, once <a href="http://www.imdb.com/title/tt0274497/"> Le Fate Ignoranti</a>’yi izledik, konusmalar, alkis kiyamet gurur sevinc, bundan sonrasi Oskar muhabbetleri derken kutlama yemegine gidildi. Bi Italyan lokantasinin ust katina ciktik, 6 kisilik 6-7 tane masadan yerimizi bulup oturduk. Bizim masada ben, ulubey, yakin bi cift arkadasimiz, pek sevdigim <a href="http://www.imdb.com/title/tt0395543/">40 Shades of Blue</a>’nun karanlik bi tiptir kesin diye dusunurken gayet balli gul borek cikan yonetmeni <a href="http://www.imdb.com/name/nm0755158/">Ira Sachs</a>, ve onun yine pamuk sekeri kivamli Ekvatorlu ressam manitasi var. Masadaki tek hetero ulubey ve ben, bi yandan sohbet ediyo, bi yandan homini girtlak yiyip iciyoruz, bi yandan da obur masalari ve en cok da Italyan adamlari kesiyoruz yarabbim sen buyuksun cekerek. Yalniz benim manzaraya yarim arkam donuk, cok randiman alamiyorum. Halbuki tam arkamizda <a href="http://www.imdb.com/title/tt0890885/">Saturno Contro</a> ve Le Fate Ignoranti&#8217;nin bos derste yaratilmis yildizi <a href="http://www.google.com/images?oe=utf-8&#038;rls=org.mozilla:en-US:official&#038;client=firefox-a&#038;q=Stefano+Accorsi&#038;um=1&#038;ie=UTF-8&#038;source=univ&#038;ei=BGuUTIj1LoO8lQfl4_mmCg&#038;sa=X&#038;oi=image_result_group&#038;ct=title&#038;resnum=1&#038;ved=0CCoQsAQwAA&#038;biw=1280&#038;bih=864">Stefano Accorsi</a> var. O saclarin dalgasi, o gozlerin karasi nedir, <strong>koy beni ceketinin cebine mendil diye gezdir</strong> saskolozluklarindayim, dayiz. Bi de Italyan ekibinden birilerinin kucuk cocuklari var bir iki tane, onlarla falan oynuyo arada. Butun misafirler ahan da dogmamis cocuklarimin babasi hulyalarinda, kafamizda parklarda gamzeli cocuklarimizi salliyoruz salincaklarda Stefano’yla. Bu arada bizim masanin deniz goren sandalyelerinin ortak kanisi Stefano’nun devamli bizim tarafa baktigi yonunde. Tabi o zaman cocugun gay olup olmadigi buyuk onem kazaniyo, herkes gaydarlari acmis parmaginin ucunu nereye degdirdiginden sacini nasil taradigina kadar ipuclari taraniyo. Zira gayse her zevke hitap eden 5 ayri kulvar fistik adam var masada sec begen al ben ekarte, ama diilse tek hedef benim <strong>heyya heyya heyya mola</strong>. Beni aliyo bi telase, bizimkilere cemkiriyorum: “bi daha beni sakin full gay masaya oturtmayin, hadi oturttunuz bari totomu ortama dondurmeyin, bu ne yaa ben de insanim, goremiyorum hicbisiiii”. Profilimde de is yok ki , soyle yandan yandan pozlaniym.<br />
<a href="http://www.loonybinsblog.com/wp-content/uploads/2010/09/stefano1.jpg"><img src="http://www.loonybinsblog.com/wp-content/uploads/2010/09/stefano1.jpg" alt="" title="stefano1" width="640" height="427" class="aligncenter size-full wp-image-382" /></a><br />
Stefano’yla kalsa yine iyi, masalar arasi konsomasyon ve 15 dakikada bir asagi inip sigara icme kaynasmalari arasinda Italyanlara ve Italya’ya komple asik olmus durumdayiz ulubey ve ben. Romaya tasindik, terasindan yildizlari gordugumuz evimizde aksam yemekleri yiyoruz kocaman masamizin etrafini dolduran arkadaslarimizla, siestali ogle aralari veriyoruz, ask cesmesinde tuttugumuz butun dileklerimizin oldugu, vespamizla sokaklari arsinladigimiz, sabahlari cok saraptan basimizin agrimadigi, benim oglen 12ye kadar aman ellemeyelim sicrar kaknemi olmadigim, cift kanatli pencereleri acip tas avluya dogru gerinerek uyandigimiz, ne kadar sigara pofurdetirsek pofurdetelim lesh gibi öhhööö öhhhlemedigimiz b sinifi romantik komedimizin kokusuz dumani basimizda tuterken, bi sigara daha yakiyoruz si canim si si kanka olduk sandigimiz Italyanlarla. Artik Roma’da ben evlere temizlige mi giderim, ulubey gelatocuda bulasikci mi olur orasi o esnada muamma. <strong>Bulutlardayiz mi amor.</strong></p>
<p>Masamiza dondugumuzde bu sefer de Ira’nin biz yokken hakkimizda “what an attractive couple” dediini yetistiriyo bizimkiler. Oh mamma mia bademli magnum dolce vita! Ben artik Milano semalarinda benzinsiz turlayan bi planorum. Stefano gelse inmem inemem pirpirpirliyorum. New York bize dar askitom bekle bizi Milano ve Roma’dan sonra finitolayan Italya bilgimden mutevellit adi aklima gelmeyen ama mutlaka harika olan o ucuncu sehir! Bu arada masadaki sohbet de Pierce Brosnan dedikodularindan baslayip, aile kurma, evlenme, evlat edinme, en guzel nerde yasanilir, en mutlu nasil olunur gibi gayet kabin ve kalp basinci yuksek irtifalarda seyrediyo. İste bizim Italyan masamiz diyorum icimden, <strong>yeni ciflenmis bi lavabo kadar mutluyuz</strong> hepimiz, siz espresso biz cannoli nasil da anlastik Italya’ya beraber tasinalim mi canim amicilerim? (italyanca arkadas yani, hi-hi evet)</p>
<p>Gecenin bitiminde mutluspor forveti bin ve cezvesi ulubey olarak evimize giriyoruz gobegi oksanan mutlu kedi mirmiri gibi pirpir eden planorumuzu parkedip. Netekim sabah oluyo sonra. Bende ates tavan yapmis, agzim diil cigerlerim oksuruyo, bi gece once <a href="http://www.imdb.com/title/tt0050783/">Nights of Cabiria</a>’daki <a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Giulietta_Masina">Giulietta Masina</a> gamsizliginda sigarasini tutturen ben sizlere omur, <strong>Cahide Sonku’nun son yillariyim</strong> bicare. Bi hafta yataktan cikamiyorum. Bari diyorum Ira’nin su izlemediim <a href="http://www.imdb.com/title/tt0804505/">Married Life</a> filmine bakiym de domestik hayallerimi mandallayip kurutiym, yok anacim meger benim gicir mutluluk idolum de hay ben bu evliligin ta..tadinda bi film yapmamis mi? Italya cizmesinin topugu kalbimi deliyo hafiften, sumuklerimi sildiim selpaklar yatagin yaninda topak topak olmus ne attractiveligimiz kalmis ne coupleligimiz, diil Italya karsi komsunun kapisini calsam bi tutam tuzunuz var mi diye, vize alamicaz donmusuz allah vergisi tipsizligimize cok sukur. Son bi cirpinis Stefano’yu googleliyorum acaba New Yorkdaki o Turk kizi nerdesin minvalinde bi <a href="http://newyork.craigslist.org/mis/">missed connections</a> ilani vermis olabilir mi Craiglist’e diye. Ve <strong>hay bin kunduz! </strong>Benim Stefano <a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Laetitia_Casta">Laetitia Casta</a>’yla nisanliymis, hani su sekiz yuvarlakliginda muhtesem vucutlu supermodel kadin, o da yetmezmis gibi iki cocuklari varmis. Alicaaniz olsun Italyanlar biriniz bile uyarmadiniz, demediniz kim bu ayi gibi gulen gurultucu tipler diye bakiodu sizin tarafa diye. Hih!</p>
<p>Italya hayallerim nehre itilen Cabiria gibi East River&#8217;in sularini boyluyo o anda. Planorumuzun sesi de duyulmaz olunca “Ben sigarayi birakiyorum” diyorum ulubey’e. “Pizza da soylemeyelim bosver. Kilo aliyorum sonra&#8230;”</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.loonybinsblog.com/2010/09/ciflenmis-italyan-lavabo-stefano-mi-amor/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>15</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Polanski&#8217;nin Suphesi</title>
		<link>http://www.loonybinsblog.com/2010/09/374/</link>
		<comments>http://www.loonybinsblog.com/2010/09/374/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 06 Sep 2010 07:11:21 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Loony Bin</dc:creator>
				<category><![CDATA[baska yerde yazmisim]]></category>
		<category><![CDATA[boyle de bir insan var]]></category>
		<category><![CDATA[film]]></category>
		<category><![CDATA[Ewan McGregor]]></category>
		<category><![CDATA[ghost writer]]></category>
		<category><![CDATA[pierce brosnan. kim catrall]]></category>
		<category><![CDATA[roman polanski]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.loonybinsblog.com/?p=374</guid>
		<description><![CDATA[Polanski meshur bir yonetmen. Cok az yonetmene nasip veya ceza olacak kadar meshur hem de. “Bir Polanski filmi” damgasinin asla silinemeyecegi islerinde hem seyircinin hem de elestirmenlerin dort bir yani felaketlerle ve mucizelerle sarilmis hayat oykusune dair ipuclarini aramaktan kendini alamadigi; bazen seve seve, bazen de dalgasini gece gece, ekmek kirintilarini hikayelerinin icine kendi adresine [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Polanski meshur bir yonetmen. Cok az yonetmene nasip veya ceza olacak kadar meshur hem de. “Bir Polanski filmi” damgasinin asla silinemeyecegi islerinde hem seyircinin hem de elestirmenlerin dort bir yani felaketlerle ve mucizelerle sarilmis hayat oykusune dair ipuclarini aramaktan kendini alamadigi; bazen seve seve, bazen de dalgasini gece gece, ekmek kirintilarini hikayelerinin icine kendi adresine dogru serpistirmeyi seven bir enigma, bir polisiye vaka, <strong>bir surgunde sinema krali</strong>…</p>
<p>Auschwitz toplama kampinda dort aylik hamileyken olen bir anne ve Avusturya’daki Mauhausen toplama kampindan kurtulmayi basaran bir babanin cocugu olan Polanski’nin kendisi de 1943’de Polonya’nin Krakow gettosundan ismini degistirerek ve katolik bir ailenin yanina siginarak kacmayi basariyor. Sinema okulundan sonra bir sure aktorluk yapan ve kisa filmler yoneten Polanski’nin 29 yasindayken cektigi ilk uzun metrajli filmi <a href="http://www.imdb.com/title/tt0056291/">Knife in the Water (1962)</a> En Iyi Yabanci Film Oskar’ina aday oluyor ve yonetmen <a href="http://www.imdb.com/title/tt0063522/">Rosemary’s Baby’i (1967)</a> cekmek uzere geldigi Los Angeles’a yerlesiyor. İyi filmlerden iyi paralar kazanildigi; Martin Scorcesse, Francis Ford Coppola, Brian de Palma gibi gibi simdinin efsane  yonetmenlerinin Hollywood’un yukselen yetenekleri ve genc capkinlari oldugu bir donemde <strong>kucuk dev adamlasiyor</strong> Polanski de ve o gun bugundur felaketlerle starligin tahterevallisinden inemiyor: Once  sekiz bucuk  aylik hamile karisi aktris Sharon Tate 1969’da Manson tarikatinin cinayetine kurban gidiyor. Cinayet aydinlanana kadar zanli muamelesi goren Polanski Avrupa’ya donuyor ve <a href="http://www.imdb.com/title/tt0071315/">Chinatown’a (1974)</a> kadar da Amerika’ya ugramiyor. Chinatown’un basarisinin ardindan bu sefer de omru boyunca pesini birakmayacak baska bir belaya yakalaniyor ama: Vogue Hommes dergisi 1977 yilinda o zaman 15 yasinda olan Nastasya Kinski ile beraber olmaya baslamis, hatta Kinski’yi Fransiz Vogue’u icin fotograflamis ve <strong>70’lerin kafa acmayalim abicim otamlarinda</strong> genc kizlara ilgisi personasinin bir  “hmm enteresan..”  ozelligi olarak kabul gormus Polanski’ye “ergen kiz cocuklarini dogal  hayatlarinda fotograflamak” gibi bir vazife veriyor. Bu proje simdilerde hepimizin bildigi gibi Polanski’nin fotograflarini cekmek uzere bulustugu 13 yasindaki Samantha Gailey’e icki ve uyusturucu vererek Chinatown’un yildizi Jack Nicholson’un evinde tecavuz etmesi ve kizin ailesinin sikayeti uzerine de tutuklanmasiyla son buluyor. Suclamalardan en hafifi olan “resit olmayan bir cocukla cinsel iliski kurma”yi kabul eden Polanski Subat 1978’de durusmasindan hemen once Avrupa’ya kaciyor ve bir daha da Amerika’ya ayak bas(a)miyor.<br />
<a href="http://www.loonybinsblog.com/wp-content/uploads/2010/09/polanski1.jpg"><img src="http://www.loonybinsblog.com/wp-content/uploads/2010/09/polanski1.jpg" alt="" title="polanski1" width="640" height="427" class="aligncenter size-full wp-image-375" /></a><br />
Surgunde oldugu yillar boyunca 1979 senesinde cektigi ve basrolunde tecavuze ugramis ya da ugramamis olabilecek bir genc kiz rolunde Nastasya Kinski’yi oynattigi <a href="http://www.imdb.com/title/tt0080009/">Tess </a>ile  Oscar’a aday olan, filmleri Amerika’da gosterime girmeye devam eden Polanski, yine kendi hayat oykusunden ipuclari tasiyan <a href="http://www.imdb.com/title/tt0253474/">Pianist (2002)</a> ile En Iyi film Oskarini kazaniyor ama odulunu almaya gelemiyor. Ve tam artik tecavuz skandali unutuldu derken Amerikan yargi sisteminin belki de <strong>Bin Laden’den sonraki bu en taninmis kacagi</strong> 26 Eylul 2009’da Isvicre’de tutuklaniveriyor. Polanski su anda The Ghost Writer’in da kurgusunu yaptigi “Milky Way” isimli dag evinde ev hapsinde. Bir yandan Fransiz Dramatik Yazarlar Birligi ve filozof Bernard Henri Levy’nin ayri ayri actigi kampanyalara imza atan Woody Allen, Martin Scorsese, Pedro Almadovar, Steven Soderbergh, Mike Nichols, Salman Rushdie ve Milan Kundera gibi dostlari tarafindan serbest birakilmasi istenen, diger yandan Amerikan basininca korkunc bir suclu muamelesi goren Polanski’nin surgun hayatinin ne zaman bitecegi, aklanip aklanmayacagi, ve suclu olup olmadigi ise belirsizligini koruyor.</p>
<p>Polanski’nin 60. Berlin Film Festivali’nde En Iyi Yonetmen odulunu kazanan <a href="http://www.imdb.com/title/tt1139328/">The Ghost Writer’</a>i iste bu halet-i ruhiyeye tutulmus biraz da puslu bir ayna gibi. Surgun, suc, masumiyet, ceza, suphe, medya ve toplum yargisi gibi temalari politik-macera pelerini altinda inceleyen bir <strong>eski usul dedektiflik oykusu</strong> aslinda film. </p>
<p>Polanski ve Robert Harris’in, yine Harris’in The Ghost (2007) adli cok satan romanindan uyarladiklari film, <strong>Tony Blair </strong>uzerine modellenmis eski Ingiltere Basbakani Adam Lang’in (Pierce Brosnan) anilarini yazmak uzere ise aldigi hayalet yazarin (Ewan McGregor) gozunden anlatiliyor. Bir onceki isi bir sihirbazin hayatini yazmak olan ve gercek ismi hic telaffuz edilmeyen “hayalet”, politikayla uzaktan yakindan alakasi olmayan, ickici, paraya sikismis, tek tabanca ve umursamaz bir tip. Tum bu ozellikleri sayesinde ise aliniyor zaten, ve kendinden onceki hayaletin supheli bir sekilde intihar ettigi Amerikan sahil kasabasi Martha’s Vineyard’daki eve; Lang, karisi Ruth (Olivia Williams), metresi ve sekreteri Amelia (filmdeki tek berbat oyuncu Kim Catrall) ve ekibinin yanina tasiniyor neredeyse bitmis kitabi yayina hazirlamak icin. Kitabin musveddesinin bir devlet sirri gibi korundugu bu  camdan kale evde ne yagmur ve sis, ne de supheler diniyor. Lang’in teror suclularini yasa disi bir sekilde kacirarak CIA tarafindan iskence gormelerine yataklik ettigi haberleri medyada yer almaya baslayinca ve eski basbakanin Uluslararasi Savas Suclari Mahkemesi’nce yargilanabilecegi ortaya ciktiginda ise gazetecilerin ve protestocularin etrafini sardigi bir surgun hapishanesine donusuyor ev. Polanski’nin Chinatown’dan sonra Amerika’da gecen ilk hikayesi olan The Ghost Writer malum sebeplerce Amerika yerine Almanya’da cekilmis. Sert acilari ve gri tonlariyla luks icinde bir mapushane izlenimi veren ev Berlin’de sanat yonetmeni <strong>Albrecht Konrad</strong> tarafindan insa edilmis. Kasabanin gercegi gizleyen bir perde izlenimi veren puslu ve gri atmosferi ise The Pianist ve <a href="http://www.imdb.com/title/tt0350258/">Ray</a>’den (2004) tanidigimiz goruntu yonetmeni <strong>Pawel Edelman</strong>’in meharetli ellerinden cikma. </p>
<p>The Ghost Writer’i Tony Blair’in neden tum kariyeri boyunca Amerikan cikarlarini bu kadar sorgusuz sualsiz desteklediginin aciklamasini arayan bir politik/didaktik macera olarak okuyan seyirciler dandik bir film izlemis ve zekalarina hakaret edilmis hissiyle ayrilabilirler sinema salonlarindan. Oysa filmi kendi akibetinin de bir onceki yazar gibi olacagi endisesiyle icine girdigi bilmeceyi cozmeye ugrasan McGregor’un pesine takilip izleyen seyirciyi harika bir dedektiflik oykusu ve hicbir karakterin gorundugu gibi olmadigi surprizli bir bilmece bekliyor. Hayalet’in <strong>merakli bir Enid Blyton karakteri gibi</strong> bisikletine atlayip yagmur camur icinde iz pesinde kostugu sahnelerde karsisina cikan basta muhtesem Eli Wallach olmak uzere bile bile karikaturize yan karakterler ve Hayalet’in pesini birakmayan neredeyse dalgaci heyecan muzigi(!) bize her seferinde bir kez daha esas kahramanin kim oldugunu ve bulmacayi kimin cozecegini hatirlatiyor. Filmin muziklerinin <a href="http://www.imdb.com/title/tt0808357/">Lust,  Caution (2007)</a> ve <a href="http://www.imdb.com/title/tt0446755/">Painted Veil</a>’in (2006) de muhtesem muziklerine imza atan <strong>Alexandre Desplat</strong>’in elinden ciktigi dusunuldugunde bu temponun ne kadar bilincli bir alaycilik icerdigi de anlasiliyor kolayca. </p>
<p>The Ghost Writer’i izlerken neredeyse tum Polanski filmlerinde, ama en cok da <strong>“apartman uclemesi” </strong>olarak adlandirilan <a href="http://www.imdb.com/title/tt0059646/">Repulsion (1965)</a>, Rosemary’s Baby ve <a href="http://www.imdb.com/title/tt0074811/">The Tenant</a>’da (1976) karsimiza cikan suphe ve paronoya temalarina odaklanmamak cok zor. The Ghost Writer ozellikle Polanski’nin basrolunu de oynadigi ve apartman dairesinde kendinden once yasayan ve intihar eden kiracinin akibetine ugrayacagi suphesiyle yanip tutustugu The Tenant’dan izler tasiyor. Ama The Ghost Writer bu uclemeye yapilan gondermelerden cok Polanski’nin kendi surgunune, sucluluguna ve etrafini saran medya sirkine serzenislerle dolu. Lang’in evinin etrafini saran protestocularin tasidigi “wanted” ve “guilty” pankartlari kendisi de filmi cektigi sirada aranan bir adam olan <strong>Polanski’nin durumla aci soslu dalgasini gectigi kenar susleri </strong>olarak karsimiza ciksa da, Lang ve hayaletin birbirlerine meydan okuduklari ve Brosnan’in bugune dek kucumsenen aktorlugunu konusturdugu sahnede Polanski’nin durumunu fazlasiyla ciddiye aldigini farketmemek imkansiz. Ote yandan Polanski’nin <strong>Roman by Polanski</strong> (1984) adli otobiyografisine asina olanlar yonetmenin de bir zamanlar hayatini kaleme almak icin bir hayalet yazar (gazeteci Edward Behr) kiraladigini hatirlayip gulumseyeceklerdir. </p>
<p>The Ghost Writer kendisi hic bir zaman hayalet bir yonetmen olamamis, felaketler ve mucizelerle orulmus hayati her daim filmlerinin icine islemis ve cogu zaman da onune gecmis efsane bir yonetmenin son basyapiti. Belki de kendi gibi “hakki yenmis” oyuncularin maharetlerini konusturdugu, Jim Belushi’nin kenardan kafasini uzattigi ufacik rolunun bile alkisi hakettigi bir surpriz aktorler resmi gecidi. Ve <strong>Hitchkok’a uzaktan selam cakan</strong>, kendini yonetmenin ve hikayenin ellerine birakacak seyirciyi pisman etmeyecek bir iyi film. Ama supheyi de hic elden birakmadan&#8230;</p>
<p>** <a href="http://bant.tv/">Bant</a> Dergisi&#8217;nin Mayis-Haziran 2010 sayisinda yayinlanmistir</p>
<p>Polanski Davasi&#8217;nin akibeti icin <a href="http://www.radaronline.com/exclusives/2010/07/breaking-news-roman-polanski-will-not-be-extradited-back-us">buraya</a></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.loonybinsblog.com/2010/09/374/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>5</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Kronik Savas Yorgunluguna Ilac Filmler : The Messenger, Brothers &amp; The Hurt Locker</title>
		<link>http://www.loonybinsblog.com/2010/05/kronik-savas-yorgunluguna-ilac-filmler-the-messenger-brothers-the-hurt-locker/</link>
		<comments>http://www.loonybinsblog.com/2010/05/kronik-savas-yorgunluguna-ilac-filmler-the-messenger-brothers-the-hurt-locker/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 03 May 2010 04:52:22 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Loony Bin</dc:creator>
				<category><![CDATA[baska yerde yazmisim]]></category>
		<category><![CDATA[film]]></category>
		<category><![CDATA[oscar]]></category>
		<category><![CDATA[youtube]]></category>
		<category><![CDATA[brothers]]></category>
		<category><![CDATA[messngers]]></category>
		<category><![CDATA[savas]]></category>
		<category><![CDATA[the hurt locker]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.loonybinsblog.com/?p=340</guid>
		<description><![CDATA[Savaslardan da, onlari seyretmekten de biktik. 40 seneyi askindir haber bultenlerinden, sinema perdesinden, 24 saatlik canli yayinlar ve simdilerde de Youtube’dan koyu bir kalp agrisi ve anlama istegiyle izledigimiz savas tefrikalarina banal bir pembe dizi muamelesi yapar olduk nicedir. Rich’le Brook birlesti mi? Yok, daha degil. Amerika Irak’dan cikti mi? Valla Obama bu sene demisti [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Savaslardan da, onlari seyretmekten de biktik. 40 seneyi askindir haber bultenlerinden,  sinema perdesinden, 24 saatlik canli yayinlar ve simdilerde de Youtube’dan koyu bir kalp agrisi ve anlama istegiyle izledigimiz savas tefrikalarina banal bir pembe dizi muamelesi yapar olduk nicedir. Rich’le Brook birlesti mi? Yok, daha degil. Amerika Irak’dan cikti mi? Valla Obama bu sene demisti ama&#8230;Hal boyle olunca, 11 Eylul’den beri cekilen Afganistan ve Irak savasi konulu filmlerin ne giseden ne de elestirmenlerden ilgi alaka gormemesine de sasmadik pek. Ama 2009 yapimi uc film: <a href="http://www.themessengermovie.com/">The Messenger</a>, <a href="http://www.imdb.com/title/tt0765010/">Brothers</a>, ve en cok da <a href="http://content.thehurtlocker.com/20100311/index.html">The Hurt Locker</a> kronik savas yorgunlugumuza care oldu/olacak gibi. Peki bu uc filmin recetesinde ne yaziyor da isler degisiyor dersiniz?</p>
<p><strong>Seyirlik Savaslar Cagi</strong></p>
<p>Michael Arlen’in “oturma odasi savasi” diye mimledigi <strong>Vietnam</strong>, “izledigimiz” ilk savasti. 3 kanalli siyah beyaz Amerikan televizyonundan yayinlanan goruntulerin  savasa destek mi kostek mi oldugu epey tartisildi. Arlen, rahat koltuklarimiza kurulup “uc santimlik adamlarin baska uc santimlik adamlara ates etmesini” izlemenin psikolojimizde yapacagi tahribatlar icin endiselenirken CNN’i hayal eder miydi bilinmez. Ama sira <strong>Korfez Savasi</strong>’na geldiginde uc santimlik adamlar canli, bombalar kurgusuz, savas 7/24 ekranlardaydi. Afganistan ve Irak savaslari da, basta CNN olmak uzere sayilari giderek artan kablolu/kablosuz haber kanallarindan kanli canli yayinlandi elbette. Ama 2000’lere vardigimizda medyanin sekli semali degismis, internet gazeteciligi ve Youtube sagolsun, Christian Amanpour’a yuz vermez, gazetelerin bilen adamlarina cok da fifilenir olmustuk. Yeni medyanin parlak cocugu <strong>Youtube</strong> 2005’de Irak Savasi’nin baslamasindan iki sene sonra hayatlarimiza girdi ve savasi tuketme/izleme hallerimizi tepetaklak etti. World of Warcraft oyunlariyla, MTV videolariyla buyuyen yeni yetme Amerikan askerleri safsiz muharebelerde digital kameralariyla cektikleri goruntuleri bloglarina ve Youtube, iFilm, Ogrish gibi sitelere yuklemeye basladiklarinda adina “Youtube savasi” denilen bir donem de baslamis oldu. Bu mecralarin hem piyasaya cikan yeni nesil savas filmlerinin  anlatim dilleri, hem de ragbet gormeme sebepleri uzerindeki etkilerini gormemek ise imkansiz gibiydi. </p>
<p><strong>Cekemem Senin Filmini Milnini</strong></p>
<p><div id="attachment_341" class="wp-caption alignleft" style="width: 650px"><a href="http://www.loonybinsblog.com/wp-content/uploads/2010/05/irakkolaj.jpg"><img src="http://www.loonybinsblog.com/wp-content/uploads/2010/05/irakkolaj.jpg" alt="" title="irakkolaj" width="640" height="427" class="size-full wp-image-341" /></a><p class="wp-caption-text">savaslardan da onlari seyretmekten de biktik</p></div>Ne The Hurt Locker, ne The Messenger, ne de Brothers Hollywood standartlarinda buyuk hasilatlar yapti. Ama Brothers’in kendinden once gelen Irak/Afganistan veya baska bir deyisle “terore karsi savas” filmlerini gani gani asan gisesi (28 milyon dolar) ve The Messenger ile The Hurt Locker’in 2010 odul listelerindeki hakimiyeti bu uc filmi suruden ayri degerlendirmemiz icin kafi sebepler. Zira Home of the Brave (2006), Rendition (2007), Lions for Lambs (2007), In the Valley of Elah (2007), Redacted (2007), Stop-Loss (2008), ve hatta  Ridley Scott’un Leonardo Di Caprio ve Russell Crowe’lu Body of Lies’i (2008) gibi yeni donem savas filmlerinin akibetine baktigimizda hem gisede bombalandiklarina, hem de elestirmenlerinden paparayi yediklerine sahit oluyoruz. </p>
<p>Bu listenin kronik savas yorgunluguna kurban gitmesinin ilk sebebi kotu zamanlama diyebiliriz. Savasin hala devam ediyor olmasi, ve bu filmlerin Amerika’nin savas konusunda sert bicimde kutuplastigi ikinci Bush donemine denk gelmesi seyircide bir cekemem senin filmini milmini hissi uyandirdi. Vietnam surerken yapilan savasa dair tek film, John Wayne’in savasi yucelten <strong>The Green Berets</strong>’sinin (1968) bugun bile en nefret edilen filmler listesinin baslarinda olmasi tesaduf degildir. Taxi Driver’dan (1978) Apocalpyse Now’a (1979), Platoon’dan (1986) Born on the 4th of July’a (1989), buyuk yonetmenlerin  vicdan muhasebesi suyuna bol Oscarli filmlerinin Vietnam’in Amerikan toplumu uzerindeki travmasi hazmedildikten epey sonra karsimiza cikmasi da&#8230;Korfez Savasi’ninsa genel olarak hakli ve kazanilmis olarak algilanmasi ve <strong>“bi bombalayip cikicam abi”</strong> usulu kisa/temiz sonuclanmasi sinemacilarin da konuya cok bulasmamasina, yine savastan epey sonra piyasaya cikan Three Kings (1999), Jarhead (2005) gibi sayili orneklerin de orta yolcu ve pek de kimsenin umru olmamis filmler olarak kalmasina sebep oldu.</p>
<p>Terore karsi savasa gelince&#8230;Henuz dumani ustunde bir savas hakkinda cekilen In the Valley of Elah, Rendition, Lions for Lambs gibi didaktik ogretmen hanim hikayeleri ne savas yanlisi Cumhuriyetcilere ne de savas karsiti Demokratlara yaranabildi. Cocuklarinin, karilarinin/kocalarinin savastan donmesini bekleyen, donenlerin hayata adaptasyonunda korkunc sorunlar yasayan, ya da aile uyelerini coktan sehit vermis Amerikalilarin ise her turlu mesaja karni toktu. Bu filmlerin bir kisminin sorunu da asker videolarindan odunc alinmis dilleri ve gercek olaylara dayanan oykuleriyle zaten bilgi bombardimani icinde bunalmis seyirciye fazlaca realist gelmeleriydi. Nick Broomfield’in Amerikan askerlerince oldurulen on bes sivil Iraklinin hikayesini anlattigi belgesel-dramasi <strong>Battle for Haditha </strong>(2007), Brian de Palma’nin Mahmuniyad’da Amerikali askerlerin 14 yasinda Irakli bir kiza tecavuz etmesini askerlerin Youtube videolarina ve bloglarina dayanarak anlattigi <strong>Redacted </strong>(2006) , ve Kimberley Pierce’in Irak’dan donen kardesi ve silah arkadaslarinin videolarina referans vererek cektigi <strong>Stop-Loss</strong> (2008) bu yeni medya ilhamli filmlerden sayilabilir. </p>
<p><strong>Fon Savas Konu Insan</strong></p>
<p>The Hurt Locker, The Messenger, ve Brothers’i sinif arkadaslarindan ayiran en onemli ozellikleri vaaz vermemeleri. Dogru muydu yanlis miydi sularinda hic islanmadan, savasi depolitize etme pahasina, savasin kendisine degil, askerlerin hayatlarina ve psikolojilerine, yani insana dair filmler olmalari. Epik catisma sahneleri ve ucuz kahramanliktan uzak, bizi savasin girdigi evlere, geride kalanlarin hayatlarina, gencecik askerlerin endiseleri, korkulari ve fedakarliklarina davet etmeleri&#8230;Bir de tabii avantajli zamanlamalari: Obama’nin secilmesi ve Irak’dan yakin bir gelecekte cikilacagina, daha adil bir savas politikasi yurutulecegine dair inancin kuvvetlenmesi bu filmleri izlenir kilmisa benziyor zira. </p>
<p>Uclunun en basarilisi en iyi film de dahil <del datetime="2010-05-03T07:59:07+00:00">9 dalda Oscar’a aday olan</del>  Oscarlari kapan ve festivalleri sallayan The Hurt Locker. <strong>Point Break</strong> (1991) en parlagi olmak uzere pek hatirda kalmayan aksiyon filmlerinden ziyade Avatar’in yonetmeni James Cameron’un eski karisi olarak taninan <strong>Kathyln Bigelow</strong>, en iyi yonetmen Oscar’ina aday olan dorduncu ve <del datetime="2010-05-03T07:59:07+00:00">kazanirsa da ilk kadin olacak</del> kazanan ilk kadin. New York Times’in film elestirmeni A.O. Scott’in “Eger yazin en iyi aksiyon filmi degilse ben de arabami patlatirim!” diye ovdugu film, Bagdat’da gorevli uc kisilik bir bomba imha timinin hikayesini seyirciye ekibin dorduncu elemani muamelesi yapan bol zumlu ve dolaysiz kamerasiyla, savasin adrenalinine muptela, bomba imhanin David Copperfield’i Bascavus William James’i (Jeremmy Renner)merkezine alarak anlatiyor. <strong>In the Valley of Elah</strong>’in da yazari olan gazeteci Mark Boal’in bomba imha ekipleriyle gecirdigi bir senenin ardindan yazdigi senaryo, bu riskli gorevi yapan askerlerin rutinlerinin Rambosal aktivitelerden degil de, beklemek, terlemek, susamak, korkmak, gun saymak, birbirleriyle anlasmaya ve hayatta kalmaya calismaktan ibaret oldugunu basarili bir sekilde anlatiyor. </p>
<p>Nasil ki William James gibi gozukara, rutini bozan ve eve donmeye isteksiz askerler var; ailesine kavusmak icin inanilmaz fedakarliklar yapan, savasin en igrenc yuzune sahitlik eden askerler de yok degil. Brothers bunlardan birinin, Afganistan’da gorevli Sam Cahill’in (Tobey Maguire) oldu sanildiktan sonra bambaska bir insan olarak eve donmesini ve beceriksizce hayata adapte olmaya calismasini anlatiyor. Ustelik esir dustugunde yasadiklarinin agirligi yetmezmis gibi, bir de yoklugunda yakinlasan karisi Grace (Natalie Portman) ve kardesi Tommy ile (Jake Gyllenhaal) basetmek zorunda kaliyor. Aile dramalarinin kadrolu yonetmeni <strong>Jim Sheridan </strong>Brothers’i Things We Lost in the Fire (2007)’dan tanidigimiz Danimarkali yonetmen <strong>Suzanne Bier</strong>’in <a href="http://www.imdb.com/title/tt0386342/">ayni isimli filminden</a> neredeyse kare kare uyarlamis. Uyarlamasa daha iyi olurmus tabii. Daha 2004’de cekilmis, Amerika’da gosterime girmis, Sundance odullu bir filmi yeniden cekmenin mantigi nedir anlayana askolsun. Hele de orjinali -Bier’in dogma gecmisi sagolsun- son derece sade, klisesiz ve akiciyken, Maguire’in “Ben Spiderman’dan cok daha fazlasiyim”i kanitlamak ugruna kendini paralayan oyunculugu ve Portman’la Gyllenhal’in tutmayan kimyasiyla suslenmis bu melodram hic cekilmiyor dogrusu. Ama Brothers’i izlenir kilan yani, sayisiz Amerikali ailenin karsi karsiya kaldigi bir soruna; savastan donen askerlerin travmalarina yogunlasmasi. New York Times’in 2008’de yaptigi bir arastirmaya gore 121 Irak ve Afganistan gazisinin cogu aile ici cinayetden suclu bulundugu dusunuldugunde Brothers’in gise basarisini anlamak kolaylasiyor.</p>
<p>Uclunun sonuncusu The Messenger, Brothers’da Grace’in kapisini calip “Kocaniz oldu” diyen askerlerin zorlu hikayesini anlatiyor. İsrail ordusundan emekli Oren Moverman ilk kez yonetmenlik koltuguna oturdugu filmi Alesandro Camon ile yazmis, ustune bir de Amerika Savunma Bakanligi’ndan teknik yardim almis. İyi de yapmis. Zira film boyunca Yuzbasi Tony Stone <strong>(Woody Harrelson)</strong> ve Bascavus Will Montgomery <strong>(Ben Foster)</strong>’nin alti ayri eve yaptigi ziyaretlerle ogreniyoruz ki orduda Azraillik son derece teknik bir is. Sadece en yakin akrabalara haber vermek, duygusallasmamak, dokunmamak, yazili metnin disina cikmamak, medyadan once haberi ulastirmak kati kurallardan bazilari. Film boyunca Harrelson Korfez Savasi sonrasi alkolizm ve bir gecelik iliskilerle sasmis terazisini bu kurallarla dengelemeye calisiyor. Irak’dan kahraman olarak donen Foster ise sessiz ve yalnizlasmis hayatina kurallari delerek anlam kazandirmaya cabalarken buluyor kendini ve Samantha Morton’un canlandirdigi taze savas dulu Olivia’nin cekimine kapiliyor. Harrelson’un gecmiste bazen fazla gelen egzantrik halleri, uzerine giydigi uniformayla teskin edilmis ve geriye harika bir oyunculuk kalmis. Foster’in Ryan Gosling’i animsatan yuz hatlari ise bu rolun melankolisine cok yakisiyor. İkilinin giderek gelisen dostluklarini izlerken hem farkli jenerasyondan askerlerin savas sonrasi travmalariyla nasil basa ciktigini hem de atesin dustugu yeri nasil yaktigini duygu somurusune kurban gitmeden sakin sakin izliyoruz. </p>
<p>Kronik savas yorgunlugumuzu biraz da olsa alan bu uc filmin hicbiri buyuk bir tamamlanmislik hissiyle sona ermiyor. Savasa dair buyuk sorularin cevabini bulmadan, kahramanlarimizin akibetlerini tam olarak bilmeden, soyle bir gonlumuzce “The End” cekemeden ayriliyoruz sinemadan. Ama bu belirsizlik zamane savas hikayelerine yakisiyor da. Belirsiz, natamam, orda bir savas var uzakta. Gitmesek de, gormesek de seyretmesi bedava. </p>
<p>** <a href="http://bant.tv/">Bant</a> Dergisinin Nisan-Mayis 2010 sayisinda yayinlanmistir. </p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.loonybinsblog.com/2010/05/kronik-savas-yorgunluguna-ilac-filmler-the-messenger-brothers-the-hurt-locker/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>5</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>bant &amp; kronik savas yorgunlugu</title>
		<link>http://www.loonybinsblog.com/2010/03/bant-kronik-savas-yorgunlugu/</link>
		<comments>http://www.loonybinsblog.com/2010/03/bant-kronik-savas-yorgunlugu/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 22 Mar 2010 09:23:35 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Loony Bin</dc:creator>
				<category><![CDATA[baska yerde yazmisim]]></category>
		<category><![CDATA[film]]></category>
		<category><![CDATA[medya]]></category>
		<category><![CDATA[bant]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.loonybinsblog.com/?p=306</guid>
		<description><![CDATA[bant dergisinin mart-nisan sayisina kronik savas yorgunluguna ilac filmler hurt locker, the messenger ve brothers&#8217;i yazdim. bayinizi mayinizi ayaga kaldirin kuzukadayiflar.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.loonybinsblog.com/wp-content/uploads/2010/03/bant_58.jpg"><img src="http://www.loonybinsblog.com/wp-content/uploads/2010/03/bant_58-241x300.jpg" alt="" title="bant_58" width="241" height="300" class="alignleft size-medium wp-image-307" /></a>bant dergisinin mart-nisan sayisina kronik savas yorgunluguna ilac filmler hurt locker, the messenger ve brothers&#8217;i yazdim. bayinizi mayinizi ayaga kaldirin kuzukadayiflar. </p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.loonybinsblog.com/2010/03/bant-kronik-savas-yorgunlugu/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>7</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Tum Gercekleriyle Oskarlar ve Dandanakan</title>
		<link>http://www.loonybinsblog.com/2010/03/tum-gercekleriyle-oskarlar-ve-dandanakan/</link>
		<comments>http://www.loonybinsblog.com/2010/03/tum-gercekleriyle-oskarlar-ve-dandanakan/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 09 Mar 2010 11:17:40 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Loony Bin</dc:creator>
				<category><![CDATA[TV]]></category>
		<category><![CDATA[boyle de bisi oldu]]></category>
		<category><![CDATA[film]]></category>
		<category><![CDATA[oscar]]></category>
		<category><![CDATA[ulubey]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.loonybinsblog.com/?p=265</guid>
		<description><![CDATA[Blogun 4 bir yani isgal altinda, linkleri bozuk, designi salya sumuk de olsa oskarsiz bi loonybin duldulsuz redkit’e benzer diyerek konuya giriyoruz sevgili loonybin acilsin diye saint antoine’a mum diken sadik okuyucu (pasli yla annem) ve aaa bloga noldu ki haberimiz bile yok vallasindan elalem okuyucu (diger herkes)&#8230; Bu seneki oskarlari partisiz, kumarsiz, benim olucak [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Blogun 4 bir yani isgal altinda, linkleri bozuk, designi salya sumuk de olsa oskarsiz bi loonybin duldulsuz redkit’e benzer diyerek konuya giriyoruz sevgili  loonybin acilsin diye saint antoine’a mum diken sadik okuyucu (pasli yla annem) ve aaa bloga noldu ki haberimiz bile yok vallasindan elalem okuyucu (diger herkes)&#8230;<br />
Bu seneki oskarlari partisiz, kumarsiz, benim olucak paraniz hulenn hirsimdan uzak, ulubey ve annesiyle ailesel ve neseli oldugu kadar da seviyeli bir ortamda izledim. Elimizde kibar saraplarimiz peynir tabagimiz agzimdan cikan en tu kaka kelimenin kiro ve aptal olabildigi bu nezih atmosferi kendim gibi banal ve avam arkadaslarima attigim textler ve tvitlerle bi nebze de olsa dengeledim neyse ki. Sonra 10.30 civari misafirimizi jetlag vurunca ulubeyle tasimizi taragimizi toplayip ilk reklam arasinda vinladik-yuruyerek 10 dakika surecek yol icin acile yetisicek hasta misali can havliyle kendimizi bi taksiye atarak&#8230;</p>
<p>Enivey&#8230;Gelelim gecenin can alici ve flash gelismelerine dan dan dan dandanakanlarina:</p>
<p><a href="http://cdn02.okcdn.okmagazine.com/wp-content/uploads/2010/03/okmagazine-oscars-alecbaldwin-stevemartin.jpg"><img alt="" src="http://cdn02.okcdn.okmagazine.com/wp-content/uploads/2010/03/okmagazine-oscars-alecbaldwin-stevemartin.jpg" title="oscars2010" class="aligncenter" width="300" height="400" /></a></p>
<p><strong>Gecenin en sag gosterip sol vuran ani:</strong> sana karsi bos diiliz neil patrick harrisciimizin alli pullu broadway girizgah kadayifina kaymak  yapip esther williams su balesi filmlerinden firlamis bi edayla sahneye inen alec baldwin &#038; steve martin’in dunyanin en guzel oskarini sunucak gibi yapip ammman kimseyi kirmayalim ustat bayik sularina  yelken acmalari. Bi an Alec Baldwin parental aliniation sendromunu anlattigi “A Promise to Ourselves” kitabindan bi bolum okiycak (saka diil valla yazdi boyle bi kitap), steve martin de bonjosuyla ona eslik edicek falan sandim ay aman of imdat</p>
<p><strong>Gecenin en nazire senlendirici oskar subesi:</strong> “music by prudence”la en iyi kisa belgesel odulunu almaya cikan adamcaazin zongaa die onune atlayip ver bakiym sen bana o mikrofonu diye kanye westleyen Elinor Burkett adindaki yapimci abla. Meger bunlar mahkemelik olmuslar senin fikrindi benim fikrimdi die. Odulu almaya cikan adamin annesi de bastonuyla bu kadinin sahneye cikmasini engellemis. Hahaha yesilcam odullerine hosgeldiniz sevgili sinemaseverler. </p>
<p><strong>Gecenin en killi bacak antipatigi:</strong> oskar alicagi hafiften renk vermeye baslayinca herkese kok sokturen, festivallere, torenlere falan gitmek icin esek yukuyle para isteyen, bes karis suratla icimizi kanirtan ve 2 lafinin biri kocam da kocam olan gormemisin filmi olmus monique. Ayh bi de bacaklarindaki killari almamasini kanayan bi sosyal yaraya donusturdu kadin&#8230;yok bi kere almis da, nasil acimis da, 2 misli cikmis da&#8230;hayir almazsan alma bize ne de, aglama oyle barbara walters koselerinde sahtefor! Tamam anladik super oynamissin aferim gozumuz yok amma velakin gencligimizi curuttuk agdaci masalarinda diil oskar bi altin kebelegimiz bile yok sesimiz cikiyo mu bizim diye sorarlar adama</p>
<p><strong>Gecenin ve tum kainatin en harika insani:</strong> hapsirsa on tane sandra bullock’u mendilinde sallicak bi kabiliyet mekkesi olmasina ragmen egolarindan lego yapmayan, tatliligini, mutevaziligini ve elmacik kemiklerinin guzelligini her daim koruyan, bi de ustelik kiyafetini design yarismasi project runway’den cikma dunyalar trannysi siskocuk <a href="http://www.chrismarchdesign.com/">chris march</a>’a diktiren teyze beni evlat edinir misin noolur merly streep</p>
<p><strong>Gecenin en vah sana vahlar sana tipsizleri:</strong> sarah jessica parker’in 32 kiloluk topuzu ve gecenin sonunda tiftik tiftik olmus saclari; george clooney’nin en sonunda sen de yaslandin ha icine cokmus surati ve tepsi model sac kesimi; cameron diaz’in 20 yasinda kizlar gibi cikciklemesine inat kiris kiris olmus gozleri; gabourney sidibe’nin sisko oldugu icin kimsenin kotu demeye cesaret edemedigi cok demode, cok anane, cok berbat kiligi; jlo’nun, vera farmiga’nin ve avatardaki kizin ne var popom bi top kumas kustu gucune mi gitti modeli fiskirik elbiseleri; james cameron’in emekli oldum ama hala kendimi kugu golune cikicak yeni yetme balerin saniyorum bu anoreksikligim ondan tipli kemik torbasi karisi&#8230;</p>
<p><strong>Gecenin en romansspor ciftleri:</strong> ilk defa yanyana oturup bi de utanmadan elele tutusan karsi kaldirimda gorsem hamile kalirim javier bardem ve manitasi penelope cruz; brooklyn sosyetesi prens ve prensesi o kadar bagimsiziz ki disimizi bile beyazlatmadik sari sari geldik maggie gylnhall’la kocasi peter saarsgard; ve yasi yasina kilosu kilosuna denk, beraber yuruduk biz bu yollarda bakisli jeff bridges’le karicigi artik adi her neyse hanim</p>
<p><strong>Gecenin en sok sok sok kategorileri:</strong> kisa film cekenler yeni yetme film ogrencileri olmuyo muydu ortmenimmm saskinligina surukleyen gayet kelli felli almis basini yurumus butun kisa film kategorileri odul sahipleri amcalar teyzeler ananeler dedeler</p>
<p>İste boyleyken boyle ozlemisim valla sapsal blogumu kuzularim&#8230;Artik James Cameron’un her avatar sakasinda beliren siz benim dehamla dalga gecemezsiniz taaaam mi surat ifadesini, tarihin en maco ve a-politik savas filmlerinden birini cekerek oskari sirtlayan uniforma sevdalisi eski karisini, un prophet ve white ribbon’in hakki yendi dedikodularini, oskarlarin giderek surprizsiz kindellesmesini, ve obama etkisiymis, kadinin fendi oscara hermesmis  geyiklerini yazmiyorum. Onlari annenizin akilli bidik bloglarinda okursunuz bi zahmet</p>
<p>Ha bi de <strong>Gecenin en yacik be kiyamam ani:</strong> hala daha olen oglunun yasini tutan john travoltanin smokin mimokin fifilemeyip kotuyla sahneye cikmasi. Bi nevi oskar moskar hikaye size bisi olmasin kuzucuklarim mesajiyla bitiriyoruz o zaman&#8230;<br />
Mucukso kalipso</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.loonybinsblog.com/2010/03/tum-gercekleriyle-oskarlar-ve-dandanakan/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>2</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Birinci Geleceksel altin loonybin odulleri sunar:</title>
		<link>http://www.loonybinsblog.com/2009/11/birinci-geleceksel-altin-loonybin-odulleri-sunar/</link>
		<comments>http://www.loonybinsblog.com/2009/11/birinci-geleceksel-altin-loonybin-odulleri-sunar/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 03 Nov 2009 01:58:00 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Loony Bin</dc:creator>
				<category><![CDATA[an education]]></category>
		<category><![CDATA[film]]></category>
		<category><![CDATA[muzik]]></category>
		<category><![CDATA[new york]]></category>
		<category><![CDATA[ricky gervais]]></category>
		<category><![CDATA[swell season]]></category>
		<category><![CDATA[ulubey]]></category>
		<category><![CDATA[wayward cloud]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://loonybinsblog.wordpress.com/2009/11/03/birinci-geleceksel-altin-loonybin-odulleri-sunar</guid>
		<description><![CDATA[Seviyeli, kaliteli, ve SAMIMI (bi de bu cikti) olmasi kaydiyla elbette, sann-atsal &#38; hatta kulturel urunleri kuturdetmeyi ne cok sevdigimi biliyorsun sevgili asansorde kimse yokken dotune kacan donunu duzelten, ama bi yandan da lan acaba guvenlik kamerasi var midir telasina gark olan saygin okuyucu…Bu aralar neler izlenmis nelere cemkirilmis kimlere ne oduller verilmis gel bakalim [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Seviyeli, kaliteli, ve SAMIMI (bi de bu cikti) olmasi kaydiyla elbette, sann-atsal &amp; hatta kulturel urunleri kuturdetmeyi ne cok sevdigimi biliyorsun sevgili asansorde kimse yokken dotune kacan donunu duzelten, ama bi yandan da lan acaba guvenlik kamerasi var midir telasina gark olan saygin okuyucu…<br />Bu aralar neler izlenmis nelere cemkirilmis kimlere ne oduller verilmis gel bakalim hadi madem:</p>
<p><span style="font-weight:bold;">Yaziklar olsun sana verdigim emeklere odulu:</span> <a href="http://www.imdb.com/title/tt1058017/">invention of lying</a> filmiyle ricky gervais’e gidiyo. Bu adama verdigim emeklere, dizdigim incilere  yaziklar olsun azizim. Rickyciim <a href="http://www.imdb.com/title/tt0290978/">Office</a>’le kalbime taht kurmus, <a href="http://www.imdb.com/title/tt0445114/">Extras</a>’la capa atmis, her sabah metroya yururken dinledigim, dunyanin en katiksiz gerizekali insani Karl ve Extras’da da menajerini oynayan gizli hazine Steve Merchant ile yaptiklari dahiyane geyik <a href="http://www.rickygervais.com/podcasts2.php">poscastleriyle</a> de kazik cakmisti. Sonra Office’in Amerikan versiyonunun  ve Ricky’nin odul torenlerinde yaptigi <span style="font-style:italic;">ah sizi gidi amerikalilar siziii </span>sakalarinin basarisinin gaziyla bi hadi len bu adami hollywood’a pompalayalim aceleciligi basgosterdi. Dibine yanmis usulu <a href="http://www.imdb.com/title/tt0995039/">ghost town</a> diye zavalli bi film cektirdiler buna extras’daki o <span style="font-style:italic;">bisi isteme benden buz gibi sogurum senden</span> karakterinin sulandirilmis haliydi. Cok mikik bi filmdi amerikan b tipi rom-com, <span style="font-style:italic;">yaptim sakayi kaptim kizi leading man’i</span> olmamisti tabii rickycikden. Krediden yedirdik sesimizi cikarmadik. Sonra invention of lying haberleri geldi. Kendi yazip yonetecekti.  Kimsenin yalan soyleyemedigi bir dunyada looser bi senaryo yazari (ricky) ilk yalani soyleyip hayatini ve hayati degistirecekti.  Askmesk, din, sinema, para, un, sohret hersey tepetaklak olacakti. Bi heyecan bi hezeyan bu <span style="font-style:italic;">bugune kadar nasil kimse cekmemis lan</span> dahiyane konunun ricky’nin sarkastik ellerinde kimbilir ne sahane yerlere gidecegini hayal edip umitlendik. Sonuc maalesef husran. Yine bi denyo romantik komedi cabalari jennifer garnerla, bosa gitmis bi dolu sahane cameolar, kendi kendini aciklayan, firsat kaciran, sikici mi bayici bir film cikmis ortaya. İngiliz usulu cevik ateist komedi anlayisini amerikanlastirinca komik olmuyormus demek ki. Askolsun ricky.golden globe’da al bari gonlumuzu.<br /><a href="http://www.femalefirst.co.uk/image-library/port/376/r/ricky-gervais-channel4.jpg"><img src="http://www.femalefirst.co.uk/image-library/port/376/r/ricky-gervais-channel4.jpg" border="0" alt="" /></a><br /><span style="font-weight:bold;">Karpuz karpuz olali boyle muamele gormedi odulu:</span> Tayvanli Ming-liang Tsai’nin muhtesem <a href="http://www.imdb.com/title/tt0445760/">The Wayward Cloud</a> filmine gidiyo. <a href="http://www.loonybinsblog.com/2005/08/dig-it-beybi.html">Ulubeyle film zevkimizin ne kadar uyusmadigini</a> biliyosunuz artik. Ulubey evde olmayip da azcik zamanim oldugunda sayko zevklerimi tatmin edici filmler izliyorum ben de napiym abi hugh grantle bi yere kadar. Wayward da bu kategoriden mideye indirildi alt kattaki evlatlik bebekleri uyaniyo diye her dakka televizyonunuzu kisar misinizzz yapan lezbiyen ciftin lan kari abartti gunduz gozuyle  porno izliyo diye sikayet etmesini riske atarak hem de. Zira wayward bildigin konulu erotik. Kurakliktan kendini karpuza vermis bi tayvanda, porno yildizi Hsiao-Kang ile sevgilisinin hikayesini neredeyse hic dialogsuz ama nerden ciktigi belli olmayan trallalala danslar ve sarkilarla anlatiyor. Ben cok sevdim. İzleyin ama kulaklikla. </p>
<p><span style="font-weight:bold;">Ben guzele guzel demem guzel sismanlarsa odulu:</span>  sinemateklerin <a href="http://www.imdb.com/title/tt0243862/">italian for beginners</a>’dan taniyacagi Lone Scherfig’in <a href="http://www.rollingstone.com/reviews/movie/25457926/review/30307968/an_education">An Education</a> filmine gidiyo. gecen sene <span style="font-style:italic;">sana hediye aliyo gibi yapip aslinda kendime calistim sevdicek cikarciligi</span> kapsaminda ulubey’i <a href="http://www.playbill.com/news/article/124057-Chekhov_Is_a_Hit_Broadway%27s_The_Seagull_Recoups_Investment">broadway’e goturmustum cehov’un seagull</a>’ini izlemeye.  Basrollerde kristin scott thomas ve bay seksapel <a href="http://www.imdb.com/name/nm0765597/">peter sarsgaard</a> vardi (sana karsi bos diilim peter). Offf nasil sikildik nasil lan tEyatro bizim neyimizelendik anlatamam. Oyunda biraz bi bizi ayik tutan ha ne dio bakiym kimmis nolmuslandiran Nina rolundeki (hani konstantin’in yavuklusu da yasli yazar trigorin’e asik un meraklisi lolita) <a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Carey_Mulligan">Carey Mulligan</a>’di. An Education’da da mulligan ve sarsgaard basroldeler. Senaryoyu <a href="http://www.imdb.com/title/tt0146882/">high fidelity</a>’nin falan yazari Nick Hornby yazmis severler guzeli gencuse. Sundance’den oduller bi gaz bi gaz reviewlar oscar buzzlari falan iyi madem gidelim dedik. Yok anacim olmamis olamamis. Mulligan 1961 ingilteresinde yasayan cok ama cok zeki cok ama cok guzel ve cok ama cok bakire bi jenny’i, sarsgard da onun aklini celen parali ve kulturlu <span style="font-style:italic;">gel bir seni egiteyim gor bak sonra neler edeyim</span> David’i oynuyo. Mulligan’in kabiliyetini, sonraki guzel islerinin isaretlerini, bir yildizin dogusunu izlemek icin fena firsat degil ama offf o klise karakterler o salako hikaye falan cekilmiyo hic. Alfred Molina bile cekilmiyo. Ustelik petercim da sismanlamis, hem de ne kotu bi sismanlama boyle asiri sisman erkekler zayifliyinca hani memelerin yanindan garip orantisiz bi yag sarkar ya o hesap. Normalde yakisikli oyuncularin yari ciplak sahneleriyle gozumu boyatirim kotu filmlere ses cikarmam ama olmadi bu sefer. Vurun martiyi diyorum kendilerine gebersin de kurtulalim aman of. <br /><a href="http://www.icelebz.com/movies/an_education/poster.jpg"><img src="http://www.icelebz.com/movies/an_education/poster.jpg" border="0" alt="" /></a><br /><span style="font-weight:bold;"><br />Ben sana hayran sen cama tirman new york odulu:</span> icinde fatih akin’in da oldugu farkli yonetmenlerin cektigi, new york’da gecen kisa kisa ask hikayelerinin harmanlanmasindan olusan <a href="http://en.wikipedia.org/wiki/New_York,_I_Love_You">New york I love you</a> filmine gidiyo. Cekildi cekilecek hallerinden, sinemalarda trailer’inin donmeye baslayip aaa resmen ugur yucel’in yuzu koca ekranda heyt be ahan da fatih akin yazdi asamasina kadar son derece heyecanla, cirpintiyla ve gururla bekledik bu filmi. Saka diil, eni konu bir hollywood produksiyonunda iki memleketli iyi adam olunca, esliginde nathalie portmanlar, mira nairler, chris cooperlar, robin wright pennler, julie christieler daha kimler kimler, insanin bi ici icine sigmiyo vesselam. Filmi bir de suslu de la puslu premiere’inde izledik. Cok guzel bir geceydi ama cok guzel bir film degildi maalesef. Creme de la creme kadrosuna, iyi yonetmenlerine ragmen biraz NYU Film School donem odevi gibi olmus filmler. Belki mutlaka bir ask oykusu olacak diye kisitlamasalarmis adamlari daha orjinal bisiler cikabilirmis ama sonuc biraz vanilya, biraz turistik bi New York olmus. Bence yurt disinda gosterime girdiginde begenilecektir, ama New York’da New Yorklular pek yemedi bu balthazarda kahvalti, pastisde aksam gibi klise replikli filmi. Cokca insan da filmin “beyaz”ligindan dem vurdu etnik gruplarin streotype temsiliyetinden&#8230;. Ama iyi haber de su: filmin en iyi kismi fatih akin’inkiydi. Ugur yucel cin mahallesinde yasayan ve karsi dukkandaki kiza kafayi takmis son demlerde yikik dokuk bir ressami oynuyo. En “kisa film” tadinda, bi hikayesi olan, bi yerden kopmus gelmis, baska yerlere de gidebilirmis hissini veren, ve yasayan bi new york mahallesini kullanmayi kotarmis film buydu, guz<br />
el de reviewlar aldi. İzleyin bence. <br /><a href="https://secure.bluehost.com/~loonybin/wp-content/uploads/2010/01/bio_photostreet.jpg"><img src="https://secure.bluehost.com/~loonybin/wp-content/uploads/2010/01/bio_photostreet.jpg?w=300" border="0" /></a><br /><span style="font-weight:bold;">Sanatcilar olgunlasmasin imza kampanyasi odulu:</span> <a href="http://www.theswellseason.com/">swell season</a>’un yeni albumune gidiyo. swell’i <a href="http://www.loonybinsblog.com/2008_01_01_archive.html">cildirarak sevdigim once’dan hatirlarsiniz</a>. Hani su kalbime bicak gibi saplanan sarkilarin oldugu, minicik ici dolu tursucuk film. Filmden sonra Glenn hansard ve Marketa Irglova hem asklarini hem de muzikal birlikteliklerini (hahahhaha bu lafi kullanmayi hep istemisimdir) devam ettirdiler. Gecen yaz central park’da izleyip lann bunlarinki asksa bizimki ne menvalinden huzunlere gark olmustuk ulubeyle. Sarkilar daha eskimeden yeni album haberi geldi: strict joy adi. Glen’le Marketa ayrilmislar aaa yikildik, ama bu ayriliktan sahane bi album cikar kesin bencilligiyle de sanki sevindik. Yok maalesef, bu da olmamis. Sarkilar guzel ama hancer bicak yok, karin agrilari, glen’in tutmayin beni seviyorum hulenn ciglik vokalleri de yok. Olgunlasmis bunlar. Biraz da Marketa dizginlemis sanki Glen’in Frames’den gelen rock hallerini. Dinliyorum, siz de dinleyin derim ama iste cok da guzel diil.</p>
<p>Bi de gecen ay canli canli gordugum <span style="font-weight:bold;">juliette binoche &amp; robert redford</span> maceralarimi yazcaktim aslinda ama onlar kendi postlarini hakediyorlar bi dahaki sefere kalsinlar.</p>
<p>Ha bi de bu postu, kivircik saclarini luleleri bozulmasin diye taramayan suslu kizlarim, gecenlerde bana cok tatli bir mail atip “blogun muptelasi oldum. En bastan basladim bitince ne halt edicem yeni biseyler yaz” diyen s.’ye ithaf edelim bakalim. Yazisiz kalmasin kimse, aaa darilirim bak.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.loonybinsblog.com/2009/11/birinci-geleceksel-altin-loonybin-odulleri-sunar/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>

