film

Birinci Geleceksel altin loonybin odulleri sunar:

Posted in an education, film, muzik, new york, ricky gervais, swell season, ulubey, wayward cloud on November 3rd, 2009 by Loony Bin – Be the first to comment

Seviyeli, kaliteli, ve SAMIMI (bi de bu cikti) olmasi kaydiyla elbette, sann-atsal & hatta kulturel urunleri kuturdetmeyi ne cok sevdigimi biliyorsun sevgili asansorde kimse yokken dotune kacan donunu duzelten, ama bi yandan da lan acaba guvenlik kamerasi var midir telasina gark olan saygin okuyucu…
Bu aralar neler izlenmis nelere cemkirilmis kimlere ne oduller verilmis gel bakalim hadi madem:

Yaziklar olsun sana verdigim emeklere odulu: invention of lying filmiyle ricky gervais’e gidiyo. Bu adama verdigim emeklere, dizdigim incilere yaziklar olsun azizim. Rickyciim Office’le kalbime taht kurmus, Extras’la capa atmis, her sabah metroya yururken dinledigim, dunyanin en katiksiz gerizekali insani Karl ve Extras’da da menajerini oynayan gizli hazine Steve Merchant ile yaptiklari dahiyane geyik poscastleriyle de kazik cakmisti. Sonra Office’in Amerikan versiyonunun ve Ricky’nin odul torenlerinde yaptigi ah sizi gidi amerikalilar siziii sakalarinin basarisinin gaziyla bi hadi len bu adami hollywood’a pompalayalim aceleciligi basgosterdi. Dibine yanmis usulu ghost town diye zavalli bi film cektirdiler buna extras’daki o bisi isteme benden buz gibi sogurum senden karakterinin sulandirilmis haliydi. Cok mikik bi filmdi amerikan b tipi rom-com, yaptim sakayi kaptim kizi leading man’i olmamisti tabii rickycikden. Krediden yedirdik sesimizi cikarmadik. Sonra invention of lying haberleri geldi. Kendi yazip yonetecekti. Kimsenin yalan soyleyemedigi bir dunyada looser bi senaryo yazari (ricky) ilk yalani soyleyip hayatini ve hayati degistirecekti. Askmesk, din, sinema, para, un, sohret hersey tepetaklak olacakti. Bi heyecan bi hezeyan bu bugune kadar nasil kimse cekmemis lan dahiyane konunun ricky’nin sarkastik ellerinde kimbilir ne sahane yerlere gidecegini hayal edip umitlendik. Sonuc maalesef husran. Yine bi denyo romantik komedi cabalari jennifer garnerla, bosa gitmis bi dolu sahane cameolar, kendi kendini aciklayan, firsat kaciran, sikici mi bayici bir film cikmis ortaya. İngiliz usulu cevik ateist komedi anlayisini amerikanlastirinca komik olmuyormus demek ki. Askolsun ricky.golden globe’da al bari gonlumuzu.

Karpuz karpuz olali boyle muamele gormedi odulu: Tayvanli Ming-liang Tsai’nin muhtesem The Wayward Cloud filmine gidiyo. Ulubeyle film zevkimizin ne kadar uyusmadigini biliyosunuz artik. Ulubey evde olmayip da azcik zamanim oldugunda sayko zevklerimi tatmin edici filmler izliyorum ben de napiym abi hugh grantle bi yere kadar. Wayward da bu kategoriden mideye indirildi alt kattaki evlatlik bebekleri uyaniyo diye her dakka televizyonunuzu kisar misinizzz yapan lezbiyen ciftin lan kari abartti gunduz gozuyle porno izliyo diye sikayet etmesini riske atarak hem de. Zira wayward bildigin konulu erotik. Kurakliktan kendini karpuza vermis bi tayvanda, porno yildizi Hsiao-Kang ile sevgilisinin hikayesini neredeyse hic dialogsuz ama nerden ciktigi belli olmayan trallalala danslar ve sarkilarla anlatiyor. Ben cok sevdim. İzleyin ama kulaklikla.

Ben guzele guzel demem guzel sismanlarsa odulu: sinemateklerin italian for beginners’dan taniyacagi Lone Scherfig’in An Education filmine gidiyo. gecen sene sana hediye aliyo gibi yapip aslinda kendime calistim sevdicek cikarciligi kapsaminda ulubey’i broadway’e goturmustum cehov’un seagull’ini izlemeye. Basrollerde kristin scott thomas ve bay seksapel peter sarsgaard vardi (sana karsi bos diilim peter). Offf nasil sikildik nasil lan tEyatro bizim neyimizelendik anlatamam. Oyunda biraz bi bizi ayik tutan ha ne dio bakiym kimmis nolmuslandiran Nina rolundeki (hani konstantin’in yavuklusu da yasli yazar trigorin’e asik un meraklisi lolita) Carey Mulligan’di. An Education’da da mulligan ve sarsgaard basroldeler. Senaryoyu high fidelity’nin falan yazari Nick Hornby yazmis severler guzeli gencuse. Sundance’den oduller bi gaz bi gaz reviewlar oscar buzzlari falan iyi madem gidelim dedik. Yok anacim olmamis olamamis. Mulligan 1961 ingilteresinde yasayan cok ama cok zeki cok ama cok guzel ve cok ama cok bakire bi jenny’i, sarsgard da onun aklini celen parali ve kulturlu gel bir seni egiteyim gor bak sonra neler edeyim David’i oynuyo. Mulligan’in kabiliyetini, sonraki guzel islerinin isaretlerini, bir yildizin dogusunu izlemek icin fena firsat degil ama offf o klise karakterler o salako hikaye falan cekilmiyo hic. Alfred Molina bile cekilmiyo. Ustelik petercim da sismanlamis, hem de ne kotu bi sismanlama boyle asiri sisman erkekler zayifliyinca hani memelerin yanindan garip orantisiz bi yag sarkar ya o hesap. Normalde yakisikli oyuncularin yari ciplak sahneleriyle gozumu boyatirim kotu filmlere ses cikarmam ama olmadi bu sefer. Vurun martiyi diyorum kendilerine gebersin de kurtulalim aman of.


Ben sana hayran sen cama tirman new york odulu:
icinde fatih akin’in da oldugu farkli yonetmenlerin cektigi, new york’da gecen kisa kisa ask hikayelerinin harmanlanmasindan olusan New york I love you filmine gidiyo. Cekildi cekilecek hallerinden, sinemalarda trailer’inin donmeye baslayip aaa resmen ugur yucel’in yuzu koca ekranda heyt be ahan da fatih akin yazdi asamasina kadar son derece heyecanla, cirpintiyla ve gururla bekledik bu filmi. Saka diil, eni konu bir hollywood produksiyonunda iki memleketli iyi adam olunca, esliginde nathalie portmanlar, mira nairler, chris cooperlar, robin wright pennler, julie christieler daha kimler kimler, insanin bi ici icine sigmiyo vesselam. Filmi bir de suslu de la puslu premiere’inde izledik. Cok guzel bir geceydi ama cok guzel bir film degildi maalesef. Creme de la creme kadrosuna, iyi yonetmenlerine ragmen biraz NYU Film School donem odevi gibi olmus filmler. Belki mutlaka bir ask oykusu olacak diye kisitlamasalarmis adamlari daha orjinal bisiler cikabilirmis ama sonuc biraz vanilya, biraz turistik bi New York olmus. Bence yurt disinda gosterime girdiginde begenilecektir, ama New York’da New Yorklular pek yemedi bu balthazarda kahvalti, pastisde aksam gibi klise replikli filmi. Cokca insan da filmin “beyaz”ligindan dem vurdu etnik gruplarin streotype temsiliyetinden…. Ama iyi haber de su: filmin en iyi kismi fatih akin’inkiydi. Ugur yucel cin mahallesinde yasayan ve karsi dukkandaki kiza kafayi takmis son demlerde yikik dokuk bir ressami oynuyo. En “kisa film” tadinda, bi hikayesi olan, bi yerden kopmus gelmis, baska yerlere de gidebilirmis hissini veren, ve yasayan bi new york mahallesini kullanmayi kotarmis film buydu, guz
el de reviewlar aldi. İzleyin bence.

Sanatcilar olgunlasmasin imza kampanyasi odulu: swell season’un yeni albumune gidiyo. swell’i cildirarak sevdigim once’dan hatirlarsiniz. Hani su kalbime bicak gibi saplanan sarkilarin oldugu, minicik ici dolu tursucuk film. Filmden sonra Glenn hansard ve Marketa Irglova hem asklarini hem de muzikal birlikteliklerini (hahahhaha bu lafi kullanmayi hep istemisimdir) devam ettirdiler. Gecen yaz central park’da izleyip lann bunlarinki asksa bizimki ne menvalinden huzunlere gark olmustuk ulubeyle. Sarkilar daha eskimeden yeni album haberi geldi: strict joy adi. Glen’le Marketa ayrilmislar aaa yikildik, ama bu ayriliktan sahane bi album cikar kesin bencilligiyle de sanki sevindik. Yok maalesef, bu da olmamis. Sarkilar guzel ama hancer bicak yok, karin agrilari, glen’in tutmayin beni seviyorum hulenn ciglik vokalleri de yok. Olgunlasmis bunlar. Biraz da Marketa dizginlemis sanki Glen’in Frames’den gelen rock hallerini. Dinliyorum, siz de dinleyin derim ama iste cok da guzel diil.

Bi de gecen ay canli canli gordugum juliette binoche & robert redford maceralarimi yazcaktim aslinda ama onlar kendi postlarini hakediyorlar bi dahaki sefere kalsinlar.

Ha bi de bu postu, kivircik saclarini luleleri bozulmasin diye taramayan suslu kizlarim, gecenlerde bana cok tatli bir mail atip “blogun muptelasi oldum. En bastan basladim bitince ne halt edicem yeni biseyler yaz” diyen s.’ye ithaf edelim bakalim. Yazisiz kalmasin kimse, aaa darilirim bak.

nono & where the wild things are

Posted in boyle de bir insan var, film, nono, where the wild things are on October 26th, 2009 by Loony Bin – 1 Comment

Bi arkadasimin dokuz yasinda bi oglu var…ay boyle diyince de cok kuru oldu. Bi arkadasimin kardesim kadar sevdigim..yok boyle dersem pasli bacaklarimi ortadan ikiye ayirir. Eee…o zaman 9 yasinda biii…ARKADASIM var. Diyelim. Var abi evet arkadasim, aynen arkasindayim bu tanimimin.

Bu arkadasimla iste, -ki kendisine nono diyoruz- gecen sene sekiz yasindayken bisi konusuyoduk. Ben bi an korktum konu agir mi gelir acaba diye “anladin mi?” dedim. Hey alllaaaam ifadesiyle suratima bakip “sekiz yasinda cocugum niye anlamiycakmisim ki?” yi oturttu nono. O kadar dogru ki. Gunumuzde (öhöö öhhö) 8 yasinda cocugun anlamayacagi bisey yok. Bi yandan teknolojinin ta icine dogmus “digital natives” bebeler olduklari, bi yandan da bizim gibi feristah teyzenin getirdigi bakrac sutlerle ya da amerikan lan bu faydalidir daya cocuga bos kalorili nesquiklerle degil susu de la fifi organic gidalarla vitaminlerle falan buyudukleri icin son derece sulu getirir susuz goturur bi kimyadalar. Diger yandan da ogrendikleri bilgi baska azizim. bilgi ilerledi bilgi epistemoloji diyorum yap bi mixtape mark ronson abi diyorum sen anla.

Hayir bizim de elimiz armut toplamiyodu tamam..Ben mesela paslinin arkadaslarina hava atma vesilesi olarak kullanmayi sevdigi “bi kere bin ilkokuldayken tutunamazlar’I okurdu tamam mi pehh” dogrulugundan artik kendimin de supheye dusmeye basladigi sehir efsanesindeki gibi dediim dedik akilli bidik bi kizdim. Ama yani sanatsal uretim duzeyim de dogan kardes yarismasinda mansiyon alan ve nurettin ogretmenin muhtemelen atam atam sen kalk da ben yatam konulu olmadii icin “senden daha iyisini beklerdim bin” dierek hevesimi kirdigi “kis gunesi” adli saheser siirim (tarkandan intihal sok sok sok), pasli ve cigdemle cikardigimiz zavalli otesi hanimeli dergimiz ve simdilerde ubersuper mesur olan ilkokul arkadasimi basrolunde oynattigim tEyatro oyunlarimla sinirliydi. Ki bunlari simdi okusak hahahahhahaa kekoya baaak ayy gunahh beee diye dalgalanacagimiza garanti verebilirim. Sununla alakasi yoktu yani.

Diyceim o ki, max de 8 yasinda. ama klasik kesim 8. Cepsiz pilesiz: facebooksuz, googlesiz ve hig school musicalsiz. Sene 1963. Max yalniz. Max’i sallayan, ya da onun istedigi gibi sallayan (dizinde, kucaginda, basimin ustunde yerinvarinda) …yok. O da sinir yapiyo o zaman, hisim yapiyo tantrum yapiyo ustunde kurt kostumu. Annesi sana aksam yemegi yok! diye dooru odasina yolluyo Max’i. O zaman iste Max’in hicir hicirligindan, kizginligindan bi orman buruyo odayi, bi de okyanus. Max uzuntusunun yelkenlerini ufure ufure aliyo basini gidiyo ormanin taaa nerelerine vahsi seylerin yanina. Krali oluyo onlarin kiriyo, dokuyo, oynuyo. Sonra geri geliyo ne zaman ki ozluyo evini karni da acikiyo hem, bi bakiyo yemegi odasinda ustelik hala daha sicak.
Sonraciima sene oluyo 2009. Maurice Sendak’in bir tek ekstra baglaca bile ihtiyac duymadan on satirda anlattigi, Rousseau’ninkilere tas cikaran cetrefiili ormanlari ve kukreyen, oynayan, dis bileyen vahsi seyleriyle susledigi muhtesem,/mukemmel/muazzam/masterpiece kitabi “where the wild things are” Spike Jonze’un yonettigi bir filme donusuyo.

Jonze bu film icin oyle iyi bir secim ki. Bi kere baska kimseyle calismamis bile olsaydi es keza, Charlie Kaufman’la ortakliginin gosterdigi uzere iyi yazarin derdinden anlayan bi yonetmen. Sendak da cok guvenmis zaten, yapimciligini da yapmis filmin, sonuctan da pek bi memnunmus oyle diyo. Sonra yine being John malkovich, Adaptation gibi dolambacli, ikircikli, her tur yoruma acik textlerin yonetmeni olmasi sifatiyla bir psikanaliz harikasi, bir cocuk masali, ofkeye dair felsefi bi cozumleme falan gibi bi milyon ayri yere bilet kesebileceginiz “where the wild things are” ucagini belki de en hakkini vererek kullanabilecek pilot. Sonra Jackass’in yaraticilarindan biri olmasi sifatiyla da Max’in ve vahsi seylerin atlamalarini ziplamalarini kirmalarini dokmelerini ve o azmis oglan cocugu mentalitesini en iyi verebilecek adam/cocuklardan biri. Klipleri de unutmamak lazim tabii. Bjorkdur, chemical brothers’dir REM’dir bi hayat oncesinin hikayeleri gibi geliyo simdi ama, Jonze on satirdan koca bi film yapmayi, hem de uzatmadan sarkitmadan hikayeyi anlatmayi kliplerden ogrenmis midir valla bana uyar.

Jonze senaryoyu Dave Eggers’la yazmis. O da mustesna ve gayet ‘cuk” bi isim bu proje icin. Turkiye’de cok bilindigini sanmiyorum, ama belki Away We Go’nun yazari olarak bilinebilir, festivallerin birinde gosterilmisti sanki. Karisiyla yazmislardi, kendi hikayeleri herhal. Fena diildi arada oyle alternatifiz ki bizden film olur kocaciiim moduyla baymisti beni ama… Neyse dergiciligi, yayinciligi falan bir yana bence Eggers’i Max’e yakinlastiran ozelligi yalniz bir cocuklugu olmasi ve yalniz bir cocukken baska bir yalniz cocugu buyutmesi azizem. Eggers’in annesi babasi olmus zira, abisi ablalari da firrrrttt ortadan kaybolunca kucuk kardesine o bakmis okulu falan birakip. Sonra da baya Pulitzer adayi falan bi kitap yapti bu oykusunu zaten: A Heartbreaking Work of Staggering Genius diye. Kitaptaki karakterleri kendi duygularinin aracilari gibi kullanmasini filmde vahsi seyleri n zaman zaman Max’in hayatindaki karakterleri, zaman zaman da kendi alter egosunu ve duygularini temsil etme haline cok benzettim ben, ve cok sevdim.

Wild things bi cocuk filmi olmamis, gazeteler cocuklarin aglaya zirlaya ciktigini anlatiyo sinemalardan. Bizim seansta cok cocuk viziltisi duymadik, cikista da uzgunden ziyade buyulenmis gibiydi mini insanlar. Ama ben de oyleydim. Nasil mutlu nasil guzel kalktim koltugumdan. Ustum basim misir, bi yandan gozumun yasini bi yandan elimdeki cikolata lekelerini silmeye calisarak-ayni vahsi seyler gibi pis sumuklu pasakli les gibi- ciktim salondan. Vahsi seyleri kukla olarak tasarlamislar. İclerinde de James Gandolfini, Forest Whitaker gibi (en cok 2sini sevdim ben) baba aktorler var. Bi tek surat ifadelerini digital olarak eklemisler. Filmde Max’in ailesi ve yalnizliginin sebepleri de daha cok islenmis kitaptan. Vahsi seylerin arasina karistiginda evdeki sorunlarin, anneye kardese babaya kizginliklarin nasil canlandigini ve referanslandigini daha net goruyorsunuz. Ama oyle bir haydi kitabi aciklayalim kurulugunda da degil hicbirsey. Buyulu cok, cok guzel.

Bence spike jonze kariyerinin en guzel filmini cekmis, hatta okyanuslar boyunca sevilecek, bir orman dolusu agac kere izlenicek bi masal cekmis. En en en sevdigim filmler listeme aliyorum wild things’i.

Nono’nun tatliligini, zamanli zamansiz (bize gore) manali manasiz tantrumlarini dusunuyorum sonra. Anlar miydi demiyorum cunku “9 yasinda cocugum niye anlamiycak misim” ama sever miydi onu kestirmeye calisiyorum filmi. Severdi diyorum herhalde. Cunku ne kadar seni beni laptopunda sallar zekasinda, 13 yasimdayim ama en baba moda yazari oldum cengaverliginde de olsalar, ve nono ne kadar dunyanin en mutlu cocuklarindan biri olacak kadar tadindan yenmez bi ailede buyuyo da olsa, cocuk cocuk be. Yalnizligi ayni yalnizlik, odasina gidip kocaman
bi carsaf ev kurmasi ayni saklanmacilik, annesinin etegini cekistirmesi ayni bi tek beni boyle sev bak ama sozvercilik, ancak bir kardesin kardes olma bilgilerinin ustaligiyla kirdiginda o kadar aciyan kalp ayni kalp… Sonra herkesden nefret ettigine cok eminken ve kizginligin ustune kendi kendine aciyarak akittigin hicirdak gozyasinin yaptigi cizbizla cikan hafif atesini ve pembelesmis yanaklarini sonduren “baristik mi” opucugu ayni opucuk. Onun ardindan gelen tatli uyku hele…1963′den 2009′a sanmam ki degismis olsun…

Where the wild things’i hemen izleyin. Bulabilirseniz dave eggers’in yazdigi spin off’u da edinin. Kitabin orjinali, zaten….Hani kucukken yatarsiniz da kapinin arasindan bi isik sizar anneniz babaniz hala ayakta demektir o, evde hayatin devam ettigini bilerek daha bi guvenle uyursunuz ya, oyle bi his kapliycak icinizi..hahha amma iddiali konustum. Ama bak valla, ahan da suraya yaziyorum.

Domo arigato Mr. Roboto ve Tum Gercekleriyle Oscar

Posted in boyle de bisi oldu, domo arigato, film, mr. roboto, oscar on February 24th, 2009 by Loony Bin – Be the first to comment

Oscar ballot’i kaybettim. Cok fena bozuldum. Ustelik taksi pesinde kosarken sifayi da kapmisim. Ama bu demek diil ki gecenin dedikodusunu yapamiycam. Loonybin yatakyastik arasi tepside laptopdan gorev askiyla bildirir yavrucum:

Gecenin en muhtesem ani: Best Animated Short Film’I kazanan KunioKato’nun konusmasi. Aynen soyleydi: “So heavy. Sank you very much. Sank you, my supporters. Sank you, all my staff. Sank you, my pencil. Sank you, Academy. Sank you, animation. Sank you my company, Robot. Domo arigato, Mr. Roboto. Sank you very much.”Hahahhahahhahahaha. Oscar tarihinin en dahiyane konusmasiydi. Bir an icin kaybettigimi unutup neselendim bile.

Mr. Roboto Oscar Speech – Watch more

Gecenin en komik one liner’i: Steve Martin’in Tina Fey’e donup “don’t fall in love with me” demesi.

Gecenin en yasasin odulu: Penelope Cruz. Hem dunyanin en guzel filminde, dunyanin en guzel rolunu oyna hem dunyanin en guzel adamiyla sevis hem de oscari kap. Nihayet 2 kelime ingilizce de ogrenmis. Belli kardesini de seviyo. Afferin kiz sana.

Gecenin en ilham verici/ah ah keske Turkiyede de olsa ani: Milk’in senaryo yazari Dustin Lance Black’in gay ve lezbiyen cocuklara seslendigi ve “kim ne derse desin tanri sizi seviyor ve size soz veriyorum cok yakinda bu ulkede hepimiz esit haklara sahip olucaz” dedigi konusmasi. Sirf mesajin icerigi/muhimligi yuzunden diil, odul alan birinin Kodak tiyatrosunun disinda da bir dunya oldugunu, o dunyanin cocuklarinin, evkadinlarinin, atiyorum yazar/aktor olmak isteyen genclerinin falan da kalpleri carparak bu aslinda gerzo torene ve bu insanlarin agizlarindan cikan sozlere ne denli kiymet verdigini anlamis olmasi ve onlara seslenmesi acisindan da (90 derece) onemliydi bence. Darisi yalniz ve hetero ulkemin basina.

Gecenin en basarisiz valla gay diilim cabasi: High School Musical’daki Zac Effron’un yagli saclariyla bi yandan gogsunden kus fiskirmis fecahat kilikli kiro kiz arkadasinin elini tutmasi bi yandan sagdan soldan gecen aktorlere bakip bakip yutkunmasi. Dustin abi bana yardim et demesini oneriyoruz kendisine. Gulp gulp.

Gecenin en munasebetsiz kiligi: Heath Ledger’in annesi ve kizkardesinin alli pullu emmeli gommeli kiliklari. Abi allah rahmet eylesin kardesin cocugun olmus, odulunu almaya gelmissin. Insan biraz usturuplu bisiler giyer, ne bilym giy siyah bisi hayir yine shik bisi giy ama ne o oyle koldan sarkan puskuller rukuslukler. Bi de aktor diilsin sanatci diilsin gormemis gibi bi gayret bi gayret. Ayrica da madem Matilda da Matilda bi zahmet cocugun anasina da iki cift tatli soz soyleseydiniz. Ay bilmiorm sinir oldum ben.

Gecenin en buyuk terbiyesizlikleri: En iyi erkek oyuncu odulu verilirken Michael Douglas’in Frost Nixon’la aday olan Frank Langella’ya “senin Nixon yorumun butun oburlerini sildi supurdu valla ustadim” demesi. Cus! Yaninda duran Anthony Hopkins de 1995’de Nixon’I oynamis veoscar’a a aday olmus bu arada. Ayip yaaaahuuu! Ve Sean Penn’in karisina tesekkur etmemesi. Guya onceden kararlastirmislar da guya karisina ederse butun ailesini saymasi gerekirmis de guya onu ne kadar sevdigini biliyomus da..Elin Sata Matsuzawa’sina tesekkur ediosun ama. Kim abi pardon Sata Matsuwaza? Hasta olsan bi corba pisirmez. Ayip valla.

Gecenin en bilimsel ve sok-sok-sok gozlemi: Gece boyunca en sasirdigim sey erkeklerin konuya hakimiyet duzeyi oldu yavrucum. Ne kadar cok biliyolar ya, ve nasil her konuda bi yorumlari var valla sastim kaldim. Yok Beyonce’nin bacagi kalinmis, yok Reese Witherspoon kilo almis, yok Angelina’nin yuzugu ne kadar guzelmis, yok Anne Hathaway ne kadar icten sevinmis, yok bu senenin rengi bej ve beyazmis. Hele 80 90 kusagi erkeklerinin magazin uzmanligi beni bitirdi cidden sulu goturdu susuz getirdi sapka cikariyorum.

Gecenin en kotu giyinen ama acimaya mahal yok kadinlari:
Selma Hayek (Ama olsun multimilyarder kocasi var)
Reese Witherspoon (ama olsun Jake Gylenhall’la sevisiyo).
Amy Adams (ama olsun Oscar’a aday oldu)
Jessica Biel (ama olsun kadin cikinca bizim partiden “Jessica basini gogsume yasla” tezahuratlari yukseldi)

Gecenin en icten pazarlikli giciklari: Rihanna dayagi yiyince meydan buna kaldi diye icten ice sevinen ama ciciyenge pozundan gecilmeyen bi sene de sen sarki soylemesen olmaz seni gidi kiro Beyonce ve Jennifer Aniston ciktiginda gulumsiycek diye bobrek tasi dusuren bir numarali sosyopat Angelina Jolie.

Gecenin en buyuk haksizligi: Benim kaybetmem ve baskasinin kazanmasi. obviously.

OscarTatlim

Posted in film, oscar on February 21st, 2009 by Loony Bin – Be the first to comment

Listemi yayinlayamiyorm tatlim cunku yarinki ballotda herkesi utmem lazim. Boru diil ortada yuzlerce dolar var. Hirsliyim Adanaliyim. Ama kisa kisa filmlere bakalim gel. Cok cabuk yazcam cunku kathy griffine yetismem lazim.

SlumDog Millionnaire: Olmus sayilir. Newyorker’da commerical for poverty diodu. Biraz oole cidden. Zaten Boyle’in trainspotting’i de junkie reklami gibiydi di mi? Cekiliyo gerci cunku cocuklu bolumler cok sahane. Laylaylom izliosun. Narrative fikri de guzel. Ama cocuklar buyudukten sonraki kisimlar cok klise. Offf o kuvette paralar falan. Oyk.

Benjamin Button: Olmamis. Icinde dugme olan guzel bi film gormek istiyosaniz Caroline’a gidin. Benjamin cok sikici cok uzun. Forrest Gump’i yazan adam yazmis. Fatih Ozguven ne derse desin anlatim, formul falan ayni. Ama bi farkla: bu Benjamin’in karsisina cikan insanlarin hicbirinin akibetini merak etmiyosunuz hicbi olayla da baglanti kurdurmuyo size. Ben 3 saatin ikibucugunu trailerinda gordugum havuz sahnesini bekleyerek gecirdim o da surdu mu onbes saniye. Hadi yakisiklilas, hadi brad pitt ol artikkkk diye diye icim sisti valla. Hirsimdan bi buyuk misiri goturmusum. Ama su da var bu rolu bi tek Brad oynarmis. Adam o kadar guzelligin, gencligin ta kendisi ki o kisacik anlari cilaliyo, ihtisamlandiriyo. Cate de cok guzel. Ben boyle cilt gormedim omru hayatimda. Ama o kadar. Gerisi fissss.

Wrestler: Olmus. Hikaye cok klise aslinda. Aranovskiden baskasinin elinde gayet bi Lifetime Movie olabilirmis. Mickey Rourke dahiyane bi secim. Adam kendisini oynuyo cunku. O dusmus haller, o comeback cabasi, o bi yandan self-destruction bi yandan narsizm… Dovus sahneleri de muhtesemdi. Son derece yuzeysel ve simarik sanicaginiz bi community’nin naif hallerini, humanizmini falan o kadar guzel anlatmis ki…sevdim cok ya yazikkkkkkk.

Milk: Biraz olmus biraz olmamis. Herhalde kendisi icin degerli bi hikayeyi anlatirken bencillik etmiym ne kadar cok insana ulasirsam kardir diye mi dusunmus nedir cok konvansiyonel bi dille cekmis flmi Gus Van Sant. O alistigimiz kaygan, siirsel gercekcilik yok hic. Gayet teatral bi film olmus, kolayca bi Broadway muzikaline falan uyarlanabilir yani. Ama yine de bi etkileniyosunuz tabi. Hikaye guzel. Karakterler gercek. Emile Hirsch, James Franco cok iyi. Sean Penn bi siritiyo ama. Hafif ozurlu gibi oynamis Harvey Milk’i. Valla bak atmiyorm ulubey de ayni seyi soyledi ki kendisi halkin sesidir boyle durumlarda. I am Sam’deki rolunun bi kac oktav indirilmisini dusunun sesler eller kollar oyle. Sonunda hicirhicir agladim ama. Izlenir.

Bu aradaaaa unutuyodum The Visitor diyorum. HArika bi film. Ha-ri-ka!

Beyleyken bele iste. Doubt’la Rachel getting Married’i yarin sabah izlicem. Frost Nixon’i izleyemicem cunku offfffffffff cok sikici. Reader’i da izlemicem cunku kimse kusura bakmasin Nazi kampi ve soykirim filmlerini izleyemiyorm artik. Yeter valla.
Pazartesi oscar partisi hikayelerini yazarim. Mucuksokalipso.

UPDATE: hahahaha. “siirsel gercekcilik” yazmisim. kiniyorum kendimi. yaziklar olsun kendi kendime emeklerime. nese edit etmiym de ibret olsun bi daha evden cikmaya 5 dakka kala post yazmak yok.
Reader’i da izledim bu arada. fena diildi. yani eh.

Kate Winslet ve Kertenkele Porn

Posted in film, kate winslet, kertenkele porn on February 20th, 2009 by Loony Bin – Be the first to comment

Revolutionary Road’i izledim ve Leonun kasini oynatmasindan Kate’in sacinin kivrimindan falan sonnn derece enteldantel ve yanlis cikarimlarda bulundum. Kotu film izleyince boyle oluyo iste. Hele de guzel olcak sanip kotu cikan filmlerde..Acaba cok sosyete bi mesaj vardi da ben mi anlayamadim diye kendimi yiyip bitiriorm sonra ver elini Weber amca.

RRyi bi arkadasimin evinde yasadisi yollardan elde ettigi screener kopyadan ve pekcok sise sarabin dibini gordukten sonra izledik . Bu sebeple de hakkini verememis olabiliriz cunku bedava mal her zaman hakir gorulmeye mahkumdur. Valla. Ornegin bir konseri bedava yaparsaniz her zaman biletliden daha az insan gelir. Gerekirse kanitlayabilirim.

RR Yates’in cok muhim (muhtemelen tek muhim) romanindan uyarlanmis. Sam Mendes bu kitabi okuyunca aman allaaam benim cok muhim ve muhtemeln tek muhim filmim American Beauty’nin 50ler versiyonu ne sirinnnn diye sevinmis ve hemen karisi Kate Winslet’I aramistir heralde bi yandan ssshhh cocugum yapma anneyi ariyoruz bak aaann-ne-siiiii falan diyerek. Malum bayadir issizdi kendisi. Kate o sirada Chateau Marmont’da ilk ve tek aski Leonardo’yla sevistigi icin acmamistir ama. Bu ikisinin arasinda Casino’daki Sharon Stone ve James Wood misali bi iliski oldugunu zannediyorum da ben. Neydi abi o Golden Globes’daki tesekkur konusmalari ya? Ulubey bile “cus bari kocanin yaninda yapma” dedi ben utandim valla. Yok be ne utancam da televizyonda aldatma konulu seyler olunca hemen acayip ahlakci kesilip ulubeyi destekliyorum ki puan topliyim.

Enivey…Filmde Kate’le Leo kendilerini Jean Paul Sartre ve Simone Beauvoir sanan ama son derece yuzeysel, siradan, amerikan ve kisirdongu suburban hayatlar suren bi cifti oynuyor. Sanma isinden daha cok Kate sorumlu gerci ve oyle olmadiklarini anladiginda kafayi yiyen de kendisi oluyo. Leo daha ziyade biri “amma tintinsin” demese mankafa oldugunu anlayamicak, her topa atlayabilecek, her gaza gelicek duzeyde bi adam. Hem bu halinin, hem dekarisinin gozunu boyayan yalanci potansiyelinin sebei ise ayni: biraz fazlaca yakisikli olmasi. Gerci bu karaktere daha olgun bi yakisikli lazimmis. Mesela Cliwe Owen. Leo kate’in cocugu gibi duruyo. Erkek adam rollerini kaldiramiyo. Zaten dusundum de bu Leonun en iyi oldugu film Catch Me If You Can, orda da basarili cunku erkek-mis gibi yapan bi cocugu oynuyo…

Neyse iste bu Leo kapitalizmin carklari tikirtikir Knox diye buyuk bi sirkette calisiyo. Filmde o kadar cok Knox da Knox dediler ki “knox da ne ola ki?” diye aldi mi bizi bi suphe. Hayir film o kadar surprizsiz ve sikiciydi ki hepimiz soyle olucak boyle olucak diye bilmeye basladik hatta ben bak simdi merdivene bir damla kan, simdi etegi gorucezzz falan diye costum o yuzden bu Knox’dan sanki Citizen Kane’in Rosebud’iymis gibi bi beklentimiz olustu. Hemen iphoneyip gorduk ki Knox protestan reformculardan biriymis, Calvinin falan kankasi…Ordan baglarsin konuyu The Protestant Ethic and the Spirit of Capitalism’e …Oooo, ne manalar ne manalar cikardim filmden bilemezsiniz..Hayir yazicam ama Harpers’dan teklif aldim buralarda ziyan etmek istemiyorm.

Uzun lafin kisasi ben Kate Winslet’in memesini gormedigim filme Kate Winslet filmi demem arkadasim. Bu acidan da kesatti film. Hayir kimden neyi esirgiosun, oscarlik filme mi sakliosun nedir anlamadim ki? Luke’un kertenkeleleri var 3-5 tane. Ciftlesirken vidyolarini cekmis onlari izledik filmden once resmen daha cok aksiyon gorduk. Suda olsun, karada olsun, grup olsun..Yavas mavas en azindan bi caba vardi sebat vardi ortada takdir ettik.

Ama dedim ya begenmemem benim cahilligimden de kaynaklaniyor olabilir cunku bi baktim Turk basini cok farkli bi yorum getirmis filme. Mesela Aksam’dan Burcu Kanyilmaz’in dahiyane yorumuna gore film Amerikan varos hayatini anlatiyomus. Haberin basligi Titanikten sonra Varosta Bulustular. Hahahahahaha. Muhabire gozluk, eline de sozluk. Ya da Leonun deyimiyle hopeless emptiness canim kardesim. Hopeless emptiness…

cikarci post 1

Posted in baska yerde yazmisim, film, radikal on December 8th, 2008 by Loony Bin – Be the first to comment


Sevgiliiii, icinechocolatechipcookiedogranmisvemikrodalgadaisitilmisvanilyalidondurmalarim
Bi gece vakti sigara alip gelcem diyip terkettigim bloguma bir takim israrlar ve kisisel cikarciligim yuzunden donmeye karar verdim. Bir deneme suresi icin en azindan..
Hemen ilk cikarci postumla basliym…
Radikal 2 yazimi kesmis/kisaltmis biraz, omurgasi egrilmis yazinin sanki..ilgilenen birrr, ikii, uuuc..dort kisi icin orcinal halini koymazsam aklim kalir. bak ustune kalin bisiler giy usutceksin.

Irak’a Gitmek
Hüseyin Karabey’in 14 Kasım’da gösterime giren Gitmek filmi güzide bir bürokratımızın koş kız ablangillere haber sal tadındaki ırkçı/seksist/traji-komik “Bir Türk kızı Kürt gencine aşık olamaz” fetvasıyla sansüre kurban gitti biliyorsunuz. Şimdi “yabancı damat” tahammül eşiğini sarısın mavi gözlü Yunan gençlerinde çizmiş ülkemizin Kürt gençlerine aşık Türk kızları ne yapmalı buyurur sayın İbrahim Yazar acaba? “Seviyorum hulen!!!” diye sokaklara dökülseler, bu sefer de “normal zamanda olsa neyse de şimdi terör var evladım az bi sabret” diye evlerine mı yollamalı bu kızları? Peki bu normal zamanlar ne zaman gelecek? Peki, bizim canımızın istediği filmi beynimiz yıkanacak korkusu olmadan ya da herhangi bir saffa aidiyet nişanımızı takmadan izleme/izlememe, beğenme/beğenmeme özgürlüğümüz bu ortamda çok mü lüks kaçar acaba? Peki bu “Midnight Express” post travmalarından, sinema sanatını bir propaganda unsuru olarak görme hastalığımızdan ne zaman kurtulacağız dersiniz?
İşin üzücü kısmı, bir yanda hassas zamanlar, bir yanda sansüre hayır destekleri arasında Gitmek’i ama iyi, ama kötü, adam gibi eleştiren bir yazı da okuyamadık. Oysa Türk-Kürt aşkından öte, Irak savaşı, savaşı seyretme ve savaşa seyirci kalma halleriyle dertleri olan, bu dertleri de gayet incelikli bir şekilde anlatan, iyi bir film Gitmek.
Savaşın başladığı 2003 yılından beri gösterime giren çoğu Amerikan yapımı onlarca belgesel ve filmin hiçbirinin dişe dokunur gişe başarısı yakalayamadığı günlerde (ki sinema doktorları bu duruma savaş yorgunluğu diyorlar), katıldığı önemli uluslararası festivallerden prestijli ödüller ve seyircinin sırt sıvazlayıcı ilgisiyle dönmesi bir yana, yanıbaşımızda olup biten bir savaş üzerine Maskeli Besler Irak’da ve Kurtlar Vadisi Irak’dan gayrı bir söz söyle(ye)memiş Türk sineması için de yüz ağartıcı bir film üstelik.
Gitmek, Türk aktris Ayça Damgacı’nin başından geçen gerçek olaylara dayanıyor, hatta Ayça’nın hikayesini neredeyse birebir anlatıyor. Senaryoyu Karabey’le beraber yazan Ayça Damgacı ise Amerika’nin Irak’ı bombalamaya baslamasiyla ayrı düştüğü Kürt sevgilisi Hama Ali Khan ve diğer birçok karakter gibi kendini canlandırıyor filmde. Belgesel-drama denebilecek bu anlatım dilinin kullanılmasında elbette Karabey’in belgesel yönetmenliği geçmişinin de önemli bir payı var. Ancak Irak savaşı konulu birçok filmin (örneğin In the Valley of Elah-Paul Haggis; Redacted-Brian de Palma; Stop-Loss-Kimberley Pierce; Battle for Haditha-Nick Broomfield) yaşanmış olaylara dayandığı düşünülürse daha geniş bir trendden bahsetmek de mümkün.
Çocuğu savaşta ölmemiş, etinden et kopmamış, toprakları işgal edilmemiş, üstüne bombalar düşmemiş steril seyirciler güruhu olarak gazetelerden, haber bültenlerinden, 24 saat yayın yapan kablo kanallardan takip ettiğimiz ama bir türlü sırrına vakıf olamadığımız, oldurulmadığımız savaş tefrikalarını şimdilerde Youtube’dan da canlı canlı izlemek mümkün. Amerikan askerlerinin çektiği ve gaza getirici hip-hop/rap nağmeler eşliğinde montajladığı çatışma/bombalama görüntülerinin, Iraklıların yanan topraklarını, yaşamlarını, işkenceyi gösterdiği videoların binlercesi Youtube’da yayınlanıyor ve hergün milyonlarca kişi tarafından izleniyor. Yukarıda sıraladığımız filmlerin çoğunda bu videolara referans verilmesi, hatta De Palma ve Pierce’in filmlerini asker videolarının stilinden kuvvetlice ilham alarak çekmeleri de işin çabası. Hal böyleyken, savaş yorgunu sinema seyircisi de ne kurmaca savaş hikayelerini izlemek için salonlarıni dolduruyor artık, ne didaktik savaş belgesellerine yüz veriyor…
Ayça da film boyunca medyanın bilgi bombardımanından payını alıyor ziyadesiyle. Çoğu geceler ekran başında uyuyakalıyor, elinden gazetesini düşürmüyor…Kalan zamanlarını da Hama Ali’nin gönderdiği video mektupları defalarca izleyerek geçiriyor. (Youtube demişken, ses kasetleri ve şimdilerde de video kayıtların “yazı yazmayı pek sevmeyen” Kürtler için geleneksel bri iletişim aracı olduğunu Karabey’in bir ropörtajından öğreniyoruz.) Olan bitene, ve kendi hayatına daha fazla “seyirci” kalamadığı noktada da topluyor pılısını pırtışını Ayça, sevgilisini görmek için Irak’a doğru yola koyuluyor. Karabey, Ayça’nın yolculuğu boyunca tanıklık ettiği hikayelerin bazılarını televizyon ekranlarından alelade adli vakalar olarak göstererek medyalanmış gerkçeklik algımızın kırılganlığını yüzümüze yüzümüze vuruyor. Filmin sonlarına doğru, düğümlerin çözüldüğü noktada ise (biraz fazlaca alegorik bir sahnede) Ayça’yı bu defa kararmış bir televizyon ekranına sırtını dönmüş oturur halde buluyor Karabey’in kamerasi .
Tüm bu savaş, medya, seyircilik diskurlarının ötesinde Gitmek’i seyredilir ve farklı kılan belki en önemli şey ise Tribeca Film Festivali Jürisi’nin “alışılmadık ve gerçek anlamda modern bir uluslararası kadın kahraman” olarak tanımladığı Ayça Damgacı’nın işlenmemiş, müdanasız oyunculuğu ve açık bir yara gibi yazarlığı…Gitmek’i izleyin. Canımızın istediği adama aşık olmanın, canımızın istediği filmi izlemenin yasak olmayacağı gelecek güzel günlerin hatirına değilse, Türk sinemasında daha çok bağımsız kadın hikayeleri izleyeceğimiz günlerin hatırına. Pişman olmayacaksınız.

oscar vs. gercek hayat

Posted in boyle de bisi oldu, film, new york, sener sen, ulubey on November 21st, 2005 by Loony Bin – Be the first to comment

Haftasonu Gönül Yarası’nın New York gösterimi vardı…Bi heyecan bi gurur gidiverdim ve “yardıma ihtiyaç var mı?” sorusunun cevabı more often than not “evet” olduğundan kendimi çalışır buldum…Olsun, Oscar’ı alalım da feda olsun…Bu tür organizasyonlarda racon icabi bi sürü şey aksar, hiç öyle olmadı…Herkesler pek bi mutlu, pek bi Kleenex hallerdeydi…Ben de gayet uslu durdum…
Gece boyunca meğersem son derece tanımam gereken bi insana “sen ne iş yapıyorsun” demek, Şener Sen’i “sizi o kadar seviyorum ki arkanıza yastık koymak istiyorum” saçmalıklarımla bayıltmak ve film ekibinin “nası buldun” sorularını ağzımla “çok beğendim elinize saglık” diye cevaplayıp, asla yalan söyleyemeyen sapsal surat ifadelerimle kendimi ele vermek dışında bi rezillik yapmadım…Sonra da mecburen açıklamak zorunda kalıyosun yok aslında öyle değil bana yanık yeri geldi heralde vırvır diye herşey iyice karışıyooo…Bi de nası istiyo insan vatan millet sakarya duyguları kabarınca…Bi de filme involved olan herkes nası adamakıllı, nası işinin ehli, iyi insanlar…Enivey, benim pek bi mühim fikirciğime kalmadıklarına göre…kendimi baklava böreğe verebilirim…dedim ve bikaç hafta önce takıştığım cateringcilerin “ölümü öp yemezsen bak barışalım” ısrarlarıyla tabağımı doldurdum…Bu sırada biri yanıma geldi ve ‘sen bin misin” dedi…Amerikan polisiye filmlerindeki gibi “kim soruyo” demek istedim ama terbiyem elvermedi ve böylece liseden Yavuz arkadaşımla kavuşmuş oldum…vay be dünya küçük derken dansözler falan çıktı ve konu kaynadı…
Sonracımaa, tıpış tıpış evime döndüm ve ertesi günümü de potansiyel Amerikano Oscar adayı Walk the Line’a adadım…Hani şu Johhny Cash’in hayatı meselesi…Valla oyuncular lokum, lokum…ama filmin genelinde pek bi iş yok…Zaten sinema konuşmaktan çenem ağrımıştı ki ulubey’e döndüm ve “sana 100 milyon dolar versem bi bebeğin suratına yumruk atar mısın?” dedim. Ulubey her zamanki etik şövalye havasıyla kesin bi ifade takındı ve “atmam” dedi. Sonra bi saniye durakladı ve “ama tokat atarım” dedi.
Oh, be…Filmlerde olmuyo böyle şeyler valla, gerçek hayatın gözünü seveyim…

Domino

Posted in domino, film, tony scott on October 16th, 2005 by Loony Bin – Be the first to comment

Revenge’de Kevin Costner’i portakal suyu sıkarken Anthony Quinn’in karısına aşık ettirdiği günden beri Tony Scott’un hastasıyız. True Romance, Spy Game, Enemy of the State ve Man on Fire’in in bişey ifade etmediği dimağlara Top Gun diyelim ve tribünlere oynayalım. Hop.
Ridley Scott diil çocuğum. Abisi o. Sinemada nerdeyse en sevmediğim tür olan epik savaş ve kahraman asker hikayelerinin üstadı abisi Ridley’e de sebepsiz yere kılız. (Russell Crowe’u Gladyatör’de demir donlu acıların çocuğu yapmak nefis fikirdi, o ayrı. )
Enivey. Domino’ya gittim. Tony’nin 12 senedir uğraştığı projesi…Geçenlerde overdose’dan evinde ölü bulunan, baba parasını ve modellık kariyerini elinin tersiyle itiverip bounty hunter olmaya karar veren Domino Harvey’in yarı-uyarlama hayat hikayesi. Domino’yu en büyük numarası ağzını yarı aralayıp kameraya “taş gibiyim ama umrumda değil” bakışları fırlatan ama muhtemelen bu filmden sonra it-girl mertebesine ulaşıcak Keira Knightley oynuyor. Ki bu kızı Love Actually’de çok sevmiştim.
Domino’ya deli divane aşık öbür bounty hunter’i da Edgar Ramirez oynuyor. 10-10-10, 10 puanla şampiyon kızlar haberiniz olsun. En son Mark Ruffalo’ya yaptığım ‘ohş yavrum bu da kimmiş” bazlı bütün eski filmlerini sırayla izleme eylemini kendisi için de acilen gerçekleştireceim. Bunların patronunu da Mickey Rourke oynuyor. Ki kendisini tanıtmaya ihtiyaç duymuyoruz.
Şimdi “kes be kadın filmi anlat” diyenlere bi haberim var. Film de aynen böyle. Karakterleri tanıtmaktan ve girizgah yapmaktan bi türlü konuya giremiyor. Girince de konu uzuyor, manasızlaşıyor, sıkıcılaşıyor. Ammavelakin bi Tony Scott filminde bunların pek de bir önemi yok. Çünkü sizi esas perdeye bağlayan hikaye örgüsü ya da diyaloglar değil görüntüler, renkler, ışık, atmosfer ve stil. Basitçe sinematografi ya da sanat yönetimi değil hayır, Tony Scott’un bence uzun zaman reklam çekerek geliştirdiği kendine ait bi dünyası var. Daha önce bi milyon kere görmüş olabileceğiniz bi cinayet sahnesini görsel bi şölene çeviren, başka birinin elinde “of geyiğe bak” diyeceğiniz bir klişeyi göz ardı edip kendinizi sahnenin güzelliğinde kaybetmenizi sağlayan parlak bi dünya burası.
Ve tam da tüm bunları ayırd edecek seyircinin “MTV klibi mı izliyoruz film mi” diye vıdılanacağı anda kahramanları reality-şov oyuncularına dönüştürerek sizi ters köşeye yatırıveriyor.
Tüm bunlara rağmen filmin sonunda kafanıza kakılacak bi kaç mesaj tatavası ve 2 saat boyunca Kiera ve Edgar arasında bıçakla kesilicek hale gelen sexual tension’un ucuz bi Lee Cooper reklamına benzeyen bi sahneyle finallendirilmesi beni yıktı.
Enivey. Sonuç olarak yapacağı her filmi merakla bekleyeceğim ve 11 dolarıma acımadan sinemaya koşacağım bi adamdır Tony Scott, helali hoş olsun.

Onum arkam sagim solum

Posted in film on October 6th, 2005 by Loony Bin – Be the first to comment

Ağzımdan burnumdan Türk filmi fışkırıyo. Yaziym bari.

Bulutları Beklerken: Olmamış. Yeşim Ustaoğlu belli bi duruşu, söyliycek lafı olan bi kadın ama 1916’da ailesi sürülünce Türk bi ailenin evlat bildiği ve o gün bugün kimliğini saklamaktan içi şişmiş Tirebolulu Ayşe/Pontus Rum Eleni Teyze’nin hikayesini akla gelebilecek ilk biçimde anlatmayı seçmiş nedense. Üstelik o kadar da burslar bişiler almış, insan biraz daha kafa yorar. Ayrıca filmin plotunu da ilk 45 dakika boyunca oturtmamış. Böylece konuyu biliyosanız “e hadi ama” bilmiyosanız “noluyo lan’ lanıyosunuz. Filmin en güzel yanı oyuncu olarak kullanılan Karadenizli kadınlar, ve Karadeniz’in vay anasına doğası. Zaten bence Ustaoğlu da manzaradan büyülenmis olucak ki, tutmuş bu kadınların belgeselini çekmis. (Şaşırmadık, “Sırtlarındaki Hayat” nefis olmuş) Ha, bi de son sahnede tam ananecigimmm tellerinize basan bi sahne var ki hıcır hıcır ağlıyosunuz. Sinemada iyi kotarılmış duygu sömürüsü yakışıklı duruyo. Ha bi de Ozan’in muzigi vardıymış meğerse. O bakımdan da kıyaktı film.

Yazı Tura: Olmuş. Şeytan Rıdvan’ın hikayesi kusursuz. Olgun Şimşek acayip bi iş çıkarmıs. Filmi izlerken harita metodumdan bi sayfa koparıp origami marifetiyle bi kuşcuk yapıp ‘al bu da benim en iyi oyuncu ödülüm, senin olsun » diyesim geldi. Sözlüsüyle konuştuğu bi sahne var, kız mantı açma’dan gelmiş, kıza bi “üstün un olmuş” deyişi var, üstümü silkeleyesim geldi… Tabi söyleyene değil, söyletene bakıcaksın durumu da var : Uğur Yücel de söyletmiş kardeşim. Türk sinemasında en son ve belki bi tek Uzak’da (o da bambaşka bi şekilde) gördüğüm, hikayeyi kamerayla anlatma işini mis gibi becermiş. Diyaloglar da sarkmıyo, ki ne zordur Türk jönlerine rol kestirmeme, ezberledim de geldim hissini verdirmeme kimbilir, helal olsun.
Ammavelakin, Hayalet Cevher’in öyküsünde işler biraz karışmıs. Belki ilk yönetmenliği olduğu için olabilir, Yücel anlatıcak ne çok hikayem var duygusunu dizginleyememis. Halbuki « bunları da paket yapiym sonra yeriz doydum şimdi » deseymiş, Cevher’in (ve aslında Türkiye’nin) mahkus kaderinden bir-iki hikayeyi ayıklayaymış, herşey ne güzel olucakmış…Olsun, onu da bi dahaki sefere yapar. Ki yapar, öyle bi adammis.

Gönül Yarası : Biraz olmamış, biraz olmuş. Bi kere Şener Sen’i görünce babamı görmüş gibi oluyorum ben. Gidiym yanaklarını sıkiym, sarıliym, arkasına yastık falan koyiym…Film de elbette bu durumun kredisinden faydalanmış çokça…Ama Meltem Cumbul’u görünce de « aaa Meltem Cumbul » oluyorum ister istemez. Meltem Cumbul o kadar Meltem Cumbul ki, beni herhangi bi role ikna etmesi bu saatten sonra çok zor (ki tekniği gayet sağlam bi oyuncu) Yalnız kendi personasından başka üstüne çok iyi oturan başka bi etekliği daha var, « köylü kızı Zeyno » hani, bu filmde de biraz boyunu kısaltmış, pazene biraz jarse katmış, onu giymiş, insan çok yadırgamıyo…Timuçin Esen’i de beğendim. Umut vadeden oyuncu derler ya, ondan bi kilo ver manav amca..
Bunca seneden sonra Yavuz Turgul’ dan daha fazlasını beklerdim yalnız ben şahsen kendim. Bi sahne vardı mesela Dünya’nin kocasının Nazım’ı sırtlamaya kalktığı, « tamam » dedim « geliyo, film nefis bi U dönüşü yapıcak » meğer dümdüz Yeşilçam’a gidiyomuş…Belki de amaç oydu aslında bilemedim, çünkü filmin sonunda ağla, ağla, ağla, helak oldum.

Enivey, herkesin eline sağlık. Film yapılsın da biz yine mırın kırın edelim, mühim olan dünya barışı… Bi de Anadolu mozayiği elbet. Bak o da çok mühim.

FilmFest efem

Posted in film, new york on September 24th, 2005 by Loony Bin – Be the first to comment


Festival başlıyooo. Sevinçliyiz ailecek. Zira pek bi çalıştık. Açılış yarın akşam (24 eylül, cmtesi) Duvara Karsı’yla, kapanış 2 Ekim Pazar Yazı Tura ile efem. Arada da nefis filmler var elbet: Kısa ve Acısız, En Garde, Kebab Connection, Bulutları Beklerken, Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak, Sırtlarındaki Hayat, Gönül Yarası, daha neler neler, maydonozlu köfteler. Bu sene bi de toplu kısa film gösterimimiz var. Yarın 7de de açılış kokteyli aman da aman, isteyene suyundan da koyuyoruz, e daha ne olsun ?? Biletler hem Anthology Film Archives’dan (2nd avenue @ 2nd street) hem de web’den alınabiliyo. Gelmeyen eşşek olsun.