muzik

Müzik de Bi Sanattır İcabında & Grammyler

Posted in Kibariye, TV, bob dylan, boyle de bisi oldu, fashion, grammy, hi-hi evet, mesurlar, muzik, new yorker, ulubey, yacik on February 14th, 2011 by Loony Bin – 9 Comments

Müzikten çok anlamıyorum sanırım. Bir kaç istisna dışında Grammyler benim için duş yaparken radyodan duyup şampuanı mikrofonmuş gibi tutarken “the lala-laa-this-laalaa-loveee yeee” falan diye sözlerini uydurduğum şarkıların toplaşıp söylendiği bi müsamere gibi bişi. Kırmızı halıda da çok iyi değilim. Mesela Oskarlar’da bana “Şu kim?” diye sorsanız 20 metre uzaktan ensesindeki benden aile ağacını çiziveririm de Grammyler’de bi tıkanıyorum. Hele bu Türk halk müziği sanatçılarının hiçbirini tanımıyorum. Ulubey “O kız güzelmiş kim o?” diyo mesela, herhangi bi film töreninde “Ayyy o mu? O var ya geçen sene herpes oldu, bacağında da kıl dönmesi varmış yaramaz boşver” diye cemkirebilecekken “Haa, bilmem ki kimmiş?” diyorum. Ee sen öyle melül melül bakarsan adam da ilk boş vaktinde “bla bla naked pics” diye goooglelar tabii ne sandın. You snooze you loose tatlım. Bu seneki Grammyler de iyice bi karışıktı tam ambele oldum. Abi biri bana Justın Bieber’la Bob Dylan’ın; John Mayer’la Eminem’in; Miley Cyrus’la Mick Jagger’in nasıl aynı ortamda olduğunu anlatabilir mi si bemol aşkına? Ödüllere de hiç kafam basmadı . Şimdi mesela Arcade Fire en iyi alternatif albümü alamayıp nasıl en iyi albüm ödülünü alıyo anlamadım. Amaan neyse alsınlar yacık, çok seviyorum Arcade Fire’i. Sirkten kaçmış Paul sokağı çocukları gibi geliyo bana onlar, böyle kimse bakmıyoken kir pas çamur içinde fil yavrularının üstünde parklarda kırlarda şarkılar söylüyolarmış zannedip seviniyorum.

Enivey. Gecenin diğer kepazeliklerine ve zinga zinga zingarellalarına gelin bakalım Bob Dylan şarkı söylerken “Alt yazısı yok mu bunun ne diyo müzik mi ki şimdi bu?” suratiyla sahneye bakakalan şaşkoloz JLolarım:

Ormandaki bütün ağaçları ben yedim, üstüne bi de nehir içtim: Törenin başındaki günümüz divaları Aretha Franklin tribute’u, Florence Welchkınalı kuzusu dışında çok gerzoydu. Önce güya bi geçmişten günümüze Aretha barkovizyonu yaptılar. Ama kadın her sene 45 kilo aldığı için bu daha ziyade bi “Aretha Franklin nasıl obez oldu vah vaaah” power point’i oldu çok ayıp kaçtı. Sonra Jennifer Hudson “Zayıfım ben di mi, siz de görüyosunuz di mi, gerçek di mi bu?” ifadesiyle ördek ördek etrafa baktı, Amerikanya’nın Ebru Gündeş’i Christina Aguilera 2 gün önce ince kıyım doğradığı İstikbal Marşı’nın (naber Bir +Bir?) utancını silicem gayretiyle ses tellerini yırttı da yırttı; en son da Aretha çıktı bir iki cümle edip gitti. Bence “Sizi var ya mendil diye iki mememin arasından çıkarır terimi silerim kemikli pirzolalar” demek istedi. Hi-hi evet bence kesin öyle.

TEN Çamaşır A.Ş. iftiharla sunar: Lady Gaga kırmızı halıya Alien’daki sümüksü canavarın gözü yaşlı dul karısı kıyafetiyle gelmişti, görmüşsünüzdür. Benim şahsen kendim midem kalktı. Sonra şarkı söylerken bu yumurtanın içinden çıkıverdi aaa bi baktım Do Re Mi çamaşır mağazasında indirim sepetinin dibinde kalmış ten rengi bi don bi yamuk yumuk sutyen giymiş başladı “bornnn this wayyy” diye. Şarkı da resmen Madonna’nın Express Yourself’inden çalıntı. Leng anan baban Upper West Side sosyetesi, seneliği yüz bin dolareslik okullara okumuşsun sonra gel “ama ama ben çok ezildimmmm” ayakları. “Bırak allaasen palavracı karbon” diyesim geldi de demedim çünkü belli ki günümüz çocukları cidden çok kötü durumda ve bu pasaport müdürlüğü koridorunda bayat cips satan makina kılıklı kadının bir iki ümit verici sözüne bile muhtaçlar. İyi madem napalım.

Biz küçükken kafamızı çarptık anlayış gösterin: Kings of Leon’la Miley Cyrus bişi sunmaya beraber çıkınca bende şalterler attı Kiboşum. Tamam itiraf ediyorum bir iki kere “Use Somebody” dinleyip buzlu rakı yuvarlamışlığım vardır ama adamlar resmengo kafayı yemiş. Bu hırtolar bi kere basçılarının kafasına güvercin sıçtı diye konserlerini yarıda kesmişti ordan anlamamız lazımdı zaten ya enivey. Şimdi bu Yüksek Sadakat’ın Amerika şubesi Glee’ye (bana bana Bihter’ine stayla) şarkılarını vermedi çok bebe bi dizi diye. Bi kere de Ugly Betty’e vermemişlerdi zaten. Sonra Glee’nin yaratıcısı Ryan Murphy bunlara “Fuck you” dedi. Tamam azıcık ayıp, ama bu testesteronlu baltalar bi coş sen, yok efendim Ryan Murphy gitsin sutyen takip manikür yaptırsınmış, kendine terapist bulsaymış bi anda fışkırdı içlerinden homofobik konfetiler. İşin komiği şarkılarını Gossip Girl’in bi bölümüne seve bayıla vermişlerdi. Şimdi de çık Miley Cyrus’la ödül sun. Ha yani hominiyatak seksi kız teenager olunca eyvallah, gay çocukların olduğu dizi olunca bize göre diiill. Yok yeee! Güvercini bırak, rahmetli ananecimin dediği gibi “Köpek sıçsın kafanıza” canım.

Kimi Başka Gerzeklikler: Hmmm…Bi dolu vardı ya dur hatırlıyım. Meselaa, Rihanna’nın Eminemli “I love the way it hurts” şarkısı. Salak mısın sen a benim yavrucum, a güzel kızım? Daha yeni ağzın burnun dağıldı, dayağı yedin o embesil Chris Brown bebesinden sen ne diye çıkıp vur parçala tırmala erkeğim benim şarkısı söylüyosun ki? Bi de bunun “şiddetimiz çok seksi di mi hünkarım?” duvarlara yumruklu falan Kıraç’dan liseden bir kız sevdim slow şarkı klibi var. İyhh, allam yalebbim. Sonracııma, siz görmediniz tabii- tam Eminem’in ödülünden önce Scientology reklamı çıktı abi. Ben önce klima reklamı sandım hahahahha şok şok şok organize din artık televizyona reklam veriyo ya kafalara gel. Bu hafta New Yorker’da Scientology’dan canını seven kaçsın yapan yönetmen Paul Haggis’le ilgili 26 sayfalık bi dosya var da, heralde ödleri şeylerine karıştı reklamlık olmuşlar. Artık dergilerde “İslama gel ey kafir” diye reklamlar okursak şaşırmıycam. Ay bi de sonra Eminem ödül alırken bi baktım boynunda Scientology kolyesi, iyice kıllandım. Leng şike mi var noluyo diyerekten. Öbür şike komplo teorim de en iyi çıkış yapan sanatçı ödülüne. Bu ödülü alan Esparanza Spalding denen kız Obama’nın favorisi. Adam buna Nobel ödüllerinde falan konser verdirtti o derece. Yani şimdi yanında bi kirvesi Kemal Özkan amcası eksik sünnet çocuğu kılıklı Justin Bieber alsın demiyorum, ama Florence & the Machine alabilirdi mesela. Ben bu kızın şarkısını duşta bile duymadım yeminle. Bi de kırmızı halıda çok ünlü olmayan şarkıcılar resim çekilirken publicistlerin üstünde isimleri yazan levha tutmasına çok acıdım. Gerçekten de çok ünlü olmayan bi ünlü olmak çok acıklı olmalı. En son gerzeklik de bence Rihanna’yla kankası Kathy Perry’nin feci detone olmalarıydı. Rezil oldular ya rüsva. Hahahaha onlara da kallavi bi yacık.

Do a dear a female dear: Güzel şeyler de olmadı diil. Onları yemeğin en güzel lokması gibi sona saklamayı seviyorum biliyosunuz. Meselaaa, Bob Dylan kağıt helva arası mükemmelik dondurması gibiydi. Hele onla söyleyen gruplardan bi tanesini çok seviyorum. Bu ilk çıkanlar hani, Mumford & Sons adları. Best new artist’e de adaylardı. Shakespeare’li edebiyatlı falan şarkıları var çok tatlı, sahnede hop hop diye enstrümanlarını değiştiriyolar baya kuzular. Sonra Mick Jagger da bombasyondu. Gerçi Keith Richards son kitabında “Mick’in pipisi çok küçüktü, Marianne Faithfull da dayanamadı terketti” dedi, sonra Faithfull da “He ya valla öyle olduydu” diye onayladı ya, ben harbiden mi lan diye ipucu aramaktan pek şarkıyı dinleyemedim. Bi de bu adam çok zayıf leng, onun kotunun bi bacağına benim başparmağım girmez yeminle, o bakımdan yani bilemedim. Olamaz mı, olabilir. En son akıllı bıdıklık da Cee Lo Green’in kuklalı, tavuskuşu drag queen olmuş aman da aman şarkısıydı. Tabii ortopedik yastık kılıklı Gywenth Paltrow törenin en şeker en tatlı şovunun içine etmeseydi çıkmayan sesi ve dans edemeyen Ajda Pekkan halleriyle. Bu kız şey gibi ya, arabanın sileceklerinin suyu donar ya kış günü, hah işte o donmuş lanet olasıca su gibi. Gıcc-cık.

Ayh yoruldum, işte beleyken bele do re mi fa sollerim. Son olarak Kanye West’siz Grammy de yoğurtsuz mantıya benziyomuş çok da sıkıcıydı der, yumşak yanaklarınızdan mucuksokalipso diye öperim.

burattuk ve nukleer kurabiye

Posted in boyle de bir insan var, boyle de bisi oldu, muzik, new york, ulubey on April 26th, 2010 by Loony Bin – 2 Comments

Burattuk kahkul kestirip bebek sahillerine inmis. Gazeteciler hemen etrafini sarmis aman allaam yoksa yeni bi imaj mi diye “banyodan yeni ciktim ondan” demis burattuk. Ayy kuzum yaa. İste candan star, iste samimi magazin, iste kiyamamlarda inecek var. Elin paparazzisi aylarca ugrasir durur bi brad pitt’in bitli sakalinin akibetini cozmek icin, binbir ayri hikaye uydurur, burattuka gelince olay apartman kapisindan cikmayla bebek kahve arasinda cozulur. Simdi ben bu kaaakullere bakarken butun burattuk tarihim gozlerimin onunden atese verilmis varillerin ustunden atlayan bi motosiklet hizinda geciyosa sucum ne, sorarim sana doksanlar popcularinin tadini baska hicbikimselerde bulamamis eskimeyen ergen okuyucu?

Gozumun onune gelen ilk kare universite sinavina hazirlanan ve dersaneden cikmis evine giden bir zavalli bin. Her yapmak zorunda kaldiim is gibi becerene kadar deli gibi calisip becerdiktan sonra sikilip isin ucunu birakan ben, OSSye kadar azimsporda forvet bi ogrenciyim. Yorgun argin taksinin arka koltugundayim ve radyoda gunlerdir Kral Tvde fragmanlari donen yasandi bitti saygisizca caliyo. Hay miciym amma ineklestim (zamanin populer fiilleri datcom) burattukun sarkisini bile yeni duydum paniklerine civileme atliyorum ve taksimetre calismaya baslarken ben de gobegimin cosss diye yanmasi pahasina calismayi birakiyorum. Bi genc kiz universite sinavina calismayi birakacaksa bu klip icin birakmali zaten, hi-hi evet. Allaam yalebbim o nasil bi produksiyondur ne kriz oncesi morgan stanley tadinda para sacmak, ne eurovizyonda hakkimizi yiyenler utansin mehter marsidir..Times Square agliyo, Brooklyn Koprusu bir korpe gelin kiz, damat turk popunun altin cagi. Evet ne var belki iyi bi okula giremedik. Pisman degilim anne.

Yillar millar sonra new yorkdayim. Burattukun tozunu attirdigi sokaklarda, abdullah oguz’un ittirerek ve gogus yumruklayarak kavga etme sahnesi ve siyah danscilar gibi ilkleri hafizamiza kazikazanladigi mahallelerde yuruyorum. Burattuk hayatimdan cikmis belki ama izi silinmemis, mesela bi keresinde alakasiz bi emailimin subject’ine yasandi bitti saygisizca yazinca kucuk capli bi sok yasatiyorum arkadasima leng ulubey terkeyledi bizimkini mictik diye. Fonda yavastan Feelings, nothing more than feelings caliyo…Her beyaz atletli rasta sacli amerikali bana onu hatirlatiyo…

Sonraciima yine yillar yillari kovaliyo…(naber calikusu?) Ben, ulubey ve bir kac yakin arkadasimiz bi partiye gitmek durumundayiz. Partide burattuk gecenin buyuk suprizi olarak sarki soylicekmis. Oh la la champs elysee!! Ulubey itirazlarda, amerikalilar burattukun kim oldugunu bilmiyolar ama kacilmasi gereken bi durum oldugunu idrak etmisler yan cizmelerdeler. Enivey gidiyoruz. Burasi son derece kot tshirt budweiser kafalarinda bi mekan, bi sokak, ve hatta mahalle. Ama icerisi normal kalabaligin yaninda kendini golden globes after partisine geldim sanan yacik beee torkish genc ve kimi de hafif karta kacmis kizlarla dolu. Rofleler krepeler les kaldirimlari supuren mor tuvaaletler girla…Ben mecburi konsomasyona cikiyorum ulubey tedirgin amerikalilara icki ustune icki aliyo ortami yumusatmak icin, bi yandan da aramizdan birinin elinde hic ama hic birakmadigi bi GAP torbasi var ve alkolun dozu yukseldikce torbanin muhteviyatina dair meraklar sivrisinek isirigi gibi kasiniyo da kasiniyo.

Derkeeen uzaklardan bir yerlerden burattuk gorunuyo. Bize bir sarki soyler miydiniz? Aa yoo hayir yapamam, ama lutfennn alkis alkis…burattuk oldugu yerden allah belami versin 2 gozum onume aksin ayni ama ayni yasandi bitti saygisizcadaki kiyafetiyle sahneye dogru yuruyo. Belki pantalon deri diil jarse, ama beyaz gomlek, tokali kemer, parlak siyah pantalon, toto moto yerliyerinde. Yuruyooo, yuruyoo tam bizim oldugumuz yerden sahneye cikicakken bombaaa die bana carpiyo yanlislikla. Ne bi pardon ne bisi. Oh my blog! OSS, taksi, motorsiklet gozumun onunden geciyo, yaa demek simdi boyle olduk burattuk hicirlarinda ickiler yuvarlaniyo. Sarkimiz Bebegim! Sahnedeki muzisyenler, artik zom olmus amerikalilar ve ulubey kafalarini gomucek bi avuc kum ariyolar…Burattuk en evrensel ve jam session’a musit parcasinin bu olduguna kanaat getirmis kah klavyeye geciyo kah orkestrayi yonetiyo ve soyluyo da soyluyo elleriyle mutemadiyen “devam” anlamina gelen bi dondurme hareketi yaparak hem de. O anda nasil desem buyuyunce erol evginin sacinin peruk oldugunu anlayip sinir krizi geciren kuzucuklarim, Times Square’in isiklari sonuyo, Brooklyn kopsurunda trafik duruyo, kalbimdeki burattuk salteri daaannnnfissss die iniyo.

Artik duruma tahammul edecek hali kalmamis amerikalilarla kendimizi disari atiyoruz. Bu arada ulubey ver abi ben tutiym katakullisiyle GAP torbasini kapmis aciym mi aciym mi yapiyo. Torbayi aciyoruz ve tatatataam tanita tikaram..Icinden nukleer silahlar ve soguk savas ve geopolitik ve ying ve de yang tadinda dosyalar cikiyo. Bir kutu da kurabiye! Banyodan yeni cikmis sekilsiz kahkullu ergen saskinliginda uluslararasi nukleer bilmemne sirketlerinin hangi akla hizmet kurabiye dagitmis olabilecegini cozmeye calisiyoruz, beceremiyoruz. Ayni benim burattuk sevgim gibi bir muamma olarak yaziliyo kisisel tarihimize nukleer kurabiyeler. Birer isirik alip yorgun argin kendimizi taksiye atiyoruz. Ne cok calisiyorum di mi diyorum ulubey’e. Evet birak artik calisma diyo ulubey. Evet birakiym diyorum. Sonra taksiciye donuyorum: kardes, radyonun sesini biraz acar misiniz?

face doubles: paul schaffer & ayna

Posted in boyle de bir insan var, face doubles, mesurlar, muzik on April 26th, 2010 by Loony Bin – Be the first to comment


uzun zamandir ihmal ettigimiz face doubles serimize dave letterman’in su yasima geldim ne muzik ne giyim zevkim bi nebze gelisti inanir misin azizim piyanisti paul schaffer ve artik var olup olmadiklarindan bile emin olamadigim ayna grubunun ismini de bilmedigim uyesi beyefendiyle devam ediyoruz. goruyosunuz sevgili moda olmayan gunes gozlugu modeli takmaktan odu kopan cakma rayban muptelalarim, gunumuzde adini sanini bildigimiz insanlarla face doubles yapmak giderek zorlasmakta. peki bu paul amcanin it’s raining man’in bestecisi oldugunu biliyor muydunuz? vay canina ismail cem televizyon odulleri!

Birinci Geleceksel altin loonybin odulleri sunar:

Posted in an education, film, muzik, new york, ricky gervais, swell season, ulubey, wayward cloud on November 3rd, 2009 by Loony Bin – Be the first to comment

Seviyeli, kaliteli, ve SAMIMI (bi de bu cikti) olmasi kaydiyla elbette, sann-atsal & hatta kulturel urunleri kuturdetmeyi ne cok sevdigimi biliyorsun sevgili asansorde kimse yokken dotune kacan donunu duzelten, ama bi yandan da lan acaba guvenlik kamerasi var midir telasina gark olan saygin okuyucu…
Bu aralar neler izlenmis nelere cemkirilmis kimlere ne oduller verilmis gel bakalim hadi madem:

Yaziklar olsun sana verdigim emeklere odulu: invention of lying filmiyle ricky gervais’e gidiyo. Bu adama verdigim emeklere, dizdigim incilere yaziklar olsun azizim. Rickyciim Office’le kalbime taht kurmus, Extras’la capa atmis, her sabah metroya yururken dinledigim, dunyanin en katiksiz gerizekali insani Karl ve Extras’da da menajerini oynayan gizli hazine Steve Merchant ile yaptiklari dahiyane geyik poscastleriyle de kazik cakmisti. Sonra Office’in Amerikan versiyonunun ve Ricky’nin odul torenlerinde yaptigi ah sizi gidi amerikalilar siziii sakalarinin basarisinin gaziyla bi hadi len bu adami hollywood’a pompalayalim aceleciligi basgosterdi. Dibine yanmis usulu ghost town diye zavalli bi film cektirdiler buna extras’daki o bisi isteme benden buz gibi sogurum senden karakterinin sulandirilmis haliydi. Cok mikik bi filmdi amerikan b tipi rom-com, yaptim sakayi kaptim kizi leading man’i olmamisti tabii rickycikden. Krediden yedirdik sesimizi cikarmadik. Sonra invention of lying haberleri geldi. Kendi yazip yonetecekti. Kimsenin yalan soyleyemedigi bir dunyada looser bi senaryo yazari (ricky) ilk yalani soyleyip hayatini ve hayati degistirecekti. Askmesk, din, sinema, para, un, sohret hersey tepetaklak olacakti. Bi heyecan bi hezeyan bu bugune kadar nasil kimse cekmemis lan dahiyane konunun ricky’nin sarkastik ellerinde kimbilir ne sahane yerlere gidecegini hayal edip umitlendik. Sonuc maalesef husran. Yine bi denyo romantik komedi cabalari jennifer garnerla, bosa gitmis bi dolu sahane cameolar, kendi kendini aciklayan, firsat kaciran, sikici mi bayici bir film cikmis ortaya. İngiliz usulu cevik ateist komedi anlayisini amerikanlastirinca komik olmuyormus demek ki. Askolsun ricky.golden globe’da al bari gonlumuzu.

Karpuz karpuz olali boyle muamele gormedi odulu: Tayvanli Ming-liang Tsai’nin muhtesem The Wayward Cloud filmine gidiyo. Ulubeyle film zevkimizin ne kadar uyusmadigini biliyosunuz artik. Ulubey evde olmayip da azcik zamanim oldugunda sayko zevklerimi tatmin edici filmler izliyorum ben de napiym abi hugh grantle bi yere kadar. Wayward da bu kategoriden mideye indirildi alt kattaki evlatlik bebekleri uyaniyo diye her dakka televizyonunuzu kisar misinizzz yapan lezbiyen ciftin lan kari abartti gunduz gozuyle porno izliyo diye sikayet etmesini riske atarak hem de. Zira wayward bildigin konulu erotik. Kurakliktan kendini karpuza vermis bi tayvanda, porno yildizi Hsiao-Kang ile sevgilisinin hikayesini neredeyse hic dialogsuz ama nerden ciktigi belli olmayan trallalala danslar ve sarkilarla anlatiyor. Ben cok sevdim. İzleyin ama kulaklikla.

Ben guzele guzel demem guzel sismanlarsa odulu: sinemateklerin italian for beginners’dan taniyacagi Lone Scherfig’in An Education filmine gidiyo. gecen sene sana hediye aliyo gibi yapip aslinda kendime calistim sevdicek cikarciligi kapsaminda ulubey’i broadway’e goturmustum cehov’un seagull’ini izlemeye. Basrollerde kristin scott thomas ve bay seksapel peter sarsgaard vardi (sana karsi bos diilim peter). Offf nasil sikildik nasil lan tEyatro bizim neyimizelendik anlatamam. Oyunda biraz bi bizi ayik tutan ha ne dio bakiym kimmis nolmuslandiran Nina rolundeki (hani konstantin’in yavuklusu da yasli yazar trigorin’e asik un meraklisi lolita) Carey Mulligan’di. An Education’da da mulligan ve sarsgaard basroldeler. Senaryoyu high fidelity’nin falan yazari Nick Hornby yazmis severler guzeli gencuse. Sundance’den oduller bi gaz bi gaz reviewlar oscar buzzlari falan iyi madem gidelim dedik. Yok anacim olmamis olamamis. Mulligan 1961 ingilteresinde yasayan cok ama cok zeki cok ama cok guzel ve cok ama cok bakire bi jenny’i, sarsgard da onun aklini celen parali ve kulturlu gel bir seni egiteyim gor bak sonra neler edeyim David’i oynuyo. Mulligan’in kabiliyetini, sonraki guzel islerinin isaretlerini, bir yildizin dogusunu izlemek icin fena firsat degil ama offf o klise karakterler o salako hikaye falan cekilmiyo hic. Alfred Molina bile cekilmiyo. Ustelik petercim da sismanlamis, hem de ne kotu bi sismanlama boyle asiri sisman erkekler zayifliyinca hani memelerin yanindan garip orantisiz bi yag sarkar ya o hesap. Normalde yakisikli oyuncularin yari ciplak sahneleriyle gozumu boyatirim kotu filmlere ses cikarmam ama olmadi bu sefer. Vurun martiyi diyorum kendilerine gebersin de kurtulalim aman of.


Ben sana hayran sen cama tirman new york odulu:
icinde fatih akin’in da oldugu farkli yonetmenlerin cektigi, new york’da gecen kisa kisa ask hikayelerinin harmanlanmasindan olusan New york I love you filmine gidiyo. Cekildi cekilecek hallerinden, sinemalarda trailer’inin donmeye baslayip aaa resmen ugur yucel’in yuzu koca ekranda heyt be ahan da fatih akin yazdi asamasina kadar son derece heyecanla, cirpintiyla ve gururla bekledik bu filmi. Saka diil, eni konu bir hollywood produksiyonunda iki memleketli iyi adam olunca, esliginde nathalie portmanlar, mira nairler, chris cooperlar, robin wright pennler, julie christieler daha kimler kimler, insanin bi ici icine sigmiyo vesselam. Filmi bir de suslu de la puslu premiere’inde izledik. Cok guzel bir geceydi ama cok guzel bir film degildi maalesef. Creme de la creme kadrosuna, iyi yonetmenlerine ragmen biraz NYU Film School donem odevi gibi olmus filmler. Belki mutlaka bir ask oykusu olacak diye kisitlamasalarmis adamlari daha orjinal bisiler cikabilirmis ama sonuc biraz vanilya, biraz turistik bi New York olmus. Bence yurt disinda gosterime girdiginde begenilecektir, ama New York’da New Yorklular pek yemedi bu balthazarda kahvalti, pastisde aksam gibi klise replikli filmi. Cokca insan da filmin “beyaz”ligindan dem vurdu etnik gruplarin streotype temsiliyetinden…. Ama iyi haber de su: filmin en iyi kismi fatih akin’inkiydi. Ugur yucel cin mahallesinde yasayan ve karsi dukkandaki kiza kafayi takmis son demlerde yikik dokuk bir ressami oynuyo. En “kisa film” tadinda, bi hikayesi olan, bi yerden kopmus gelmis, baska yerlere de gidebilirmis hissini veren, ve yasayan bi new york mahallesini kullanmayi kotarmis film buydu, guz
el de reviewlar aldi. İzleyin bence.

Sanatcilar olgunlasmasin imza kampanyasi odulu: swell season’un yeni albumune gidiyo. swell’i cildirarak sevdigim once’dan hatirlarsiniz. Hani su kalbime bicak gibi saplanan sarkilarin oldugu, minicik ici dolu tursucuk film. Filmden sonra Glenn hansard ve Marketa Irglova hem asklarini hem de muzikal birlikteliklerini (hahahhaha bu lafi kullanmayi hep istemisimdir) devam ettirdiler. Gecen yaz central park’da izleyip lann bunlarinki asksa bizimki ne menvalinden huzunlere gark olmustuk ulubeyle. Sarkilar daha eskimeden yeni album haberi geldi: strict joy adi. Glen’le Marketa ayrilmislar aaa yikildik, ama bu ayriliktan sahane bi album cikar kesin bencilligiyle de sanki sevindik. Yok maalesef, bu da olmamis. Sarkilar guzel ama hancer bicak yok, karin agrilari, glen’in tutmayin beni seviyorum hulenn ciglik vokalleri de yok. Olgunlasmis bunlar. Biraz da Marketa dizginlemis sanki Glen’in Frames’den gelen rock hallerini. Dinliyorum, siz de dinleyin derim ama iste cok da guzel diil.

Bi de gecen ay canli canli gordugum juliette binoche & robert redford maceralarimi yazcaktim aslinda ama onlar kendi postlarini hakediyorlar bi dahaki sefere kalsinlar.

Ha bi de bu postu, kivircik saclarini luleleri bozulmasin diye taramayan suslu kizlarim, gecenlerde bana cok tatli bir mail atip “blogun muptelasi oldum. En bastan basladim bitince ne halt edicem yeni biseyler yaz” diyen s.’ye ithaf edelim bakalim. Yazisiz kalmasin kimse, aaa darilirim bak.

Moby & NostaljiSpor Bin

Posted in boyle de bir insan var, moby, muzik, new york, yoncimik on July 10th, 2009 by Loony Bin – Be the first to comment

Eskiden bi Moby vardi majordu epey. Park orman’da mi ne konserine gitmistik dolunayli bi geceleyin. New York’dan geldiim ilk yazlardan biriydi, pasli’nin spor ayakkabilarini caldiim yillar gerilerde kalmis, hayatima H&M girmis bildigin nisanliyiz, umitspor bi hafiflik vardi omuzlarimda nothing can stop us nooowwwww baya icten soluyodum biliosunn Moby de New York’da yasiyo hi-hi evet gibilerinden… Sonra bi kere bi partimside gordum Moby’yi sonra ogrendim ki TeaNY diye bi cafesi varmis lower east side’da lennnn minnak bi yer adam servisi bile kendi yapiyo bole canim bi bakar misim Mobycim diye surrealleniveriyosun..Ben bu arada H&Mden Urban Outfitters’a terfi etmisim ve umitspor’da kontratim bitmek uzere hadi hayirlisi…

Sonra bi sure daha gecti baktim bu TeaNY marka caylar bildiin supermarketlerde satilir olmus tadi da bi gereksiz,Moby benim icin bi cay markasi resmen, nasi Yoncimik artik bi canta markasi hayatta aklina gelmez aboneyim abone’yi dinlemek ole bi moda gectim bi daha da cikamadim vesselam…

enivey davidlerim lynchlerim bole bole aradan yillar gecti derkennn geldik bi kac gun oncesineee..futbolu da birakmisim diil organik cay rakima buz koymuyorum oyle bi Ilyas Salman filmi hallerdeyim terfi edecek bi yer de kalmamis anasini satiym Barneys zili calsa kim o demiycem…Aaaaa bi baktim Moby’nin afisleri her yerde…wait for me diye ay oyle bi dokundu ki bana bu tipitip adamlar anlatamiyciimm: beklemez onlar beklemezzzz ayyy kuzummlandim birden.

Sonra eve geldim bi kosu dolabi actim bi zamanlar ugruna pasliyla soguk savaslar yasadigimiz mavi adidaslari buldum. bi kac sene once ay rahat edemezsin o ayagindakilerle ucaga binceksin al bunlari giy diye bana vermisti pasliko… yirtik pirtik hasat ama nasil guzeller opup sevesim geldi…sonra gittim albumu dinlemeye basladim, once pale horses, sonra mistake sonra wait for me…ustelik TeaNY’dan da ayrilmis Moby…Ferahspor formami giydim sonra, puripak oturdum bu dutturuk yaziyi yazdim ne sonunu bagladim ne bisi..

ve pale horses’in guftesi ole icli ki ishmael’lerim…bildiin hicirdak…

“Put me on the train, send me back to my home
Couldn’t live without you when I tried to roam
Put me by the window, let me see outside
Looking at the places where all my family died”

Cirak de la Berber & Elektro Kolbasti

Posted in berber cirak, boyle de bir insan var, kolbasti, muzik on June 8th, 2009 by Loony Bin – Be the first to comment

berber cirakligindan daha fazla sevdigim bir meslek var diyemem. Berber ciraklari gelecegin stilistleri, eurovision birincileri, cakma hande yener menajerleri , klup isletmecileri ve oh la la champs elyseeleri’dir bi kere…berber ciragi uyanik olur, modanin hastasi, yeni trendlerin kulu kolesi olur. Seni 2 dakikada cozer; manitan mi terk etmis, pms mi cekiyosun, paran mi bitti, gece angelique’e mi otto’ya mi gidecek takimdansin saniyesinde anlar da sampuanli kafa masajinin dozajini, okunacak dergilerin gramajini ona gore ayarlar, killigina, ukalaligina, sigara dumanina ve ben sacimi hic boyamadim ki havalarina ya havle cekerek tahammul eder.

Ben mesela gece disari cikcak olsam “olmus mu?” diye bi kuafor ciragina sormayi tercih ederim kankama soracagima. Dikkatinizi cekiyorum dibi tutmus ve musterisini kaybetmemek icin her tur yalaMciliga tesne mosyo le kuafore degil henuz gozlem yetenegi & icguduleri aslanlarin arasinda var olmaya calisan bi zebra yavrusu kadar keskin olan, henuz hicbir aslanin metresi olmamis, saci en bi punk model tavus kusu, elleri en bi dun gece teyzekizimin dugunundeydik amma dansettik yaaa kinalisindan, tatli, durust, yeniyetme berber ciraklari en sevdigim meslek erbablaridir diyebilirim.

Ben sonra mesela istanbulda bi derginin moda editoru olsam toplarim en afilli kuaforlerin ciraklarini soyle Nylon tarzlisindan bi spread yaparim. Bak fikri verdim royaltylarimi blog hesabima bekliyorum ona gore.

Bu sahane sarkiyi da dansin ve danscinin dostu berber ciraklarina hediye etmek istiyorum musadenizle. hem de dergicilere ilham kayMagi olsun. (Ve kesinlikle gecen hafta kosedeki janjan berbere gittigimde “aa bakma ama suprizzzz o mon dieu harika oldu CAK!” diyerek sacimi hispanic pembe dizi kotu kadini misali arkada devasa bi fiyonk sekli vererek topuzlayan kuafore hediye etmiyorum. Vasiyetimdir ona gore.)

Enivey. Fransiz akimi elektropop kolbastinin en sahane orneginin sergilendigi bu neseli PARCA da yeniyetme seker Yelle kizimizin “a cause des garcons” (oglanlar yuzunden) sarkisinin nacizane bi remixi oluyo. Abi zaten oglanlar & oglanlar yuzunden cektiklerimiz olmasa ne berberler olurdu ne berber ciraklari. Buyrun burdan yakin:

[youtube=http://www.youtube.com/watch?v=bytf3gZMFkY&hl=en&fs=1&]

ilgaz anadolunun sen yuce bir dagisin

Posted in alanis morrissette, hopciki, muzik, ryan reynolds on April 4th, 2007 by Loony Bin – Be the first to comment

mujdemi isterim..alanis olmemis, yasiomusss…
hayir ustune ustluk biz kici kirik manitamizdan ayriliyoruz aylarca yatak dosek, kadin ryan reynolds’dan ayrildi hala feminist sakacilik yapabiliomus..vaayyy beee..simone de beauvoir halt etmis..yasasin girl power pop!!

Usta Tenisci-Amator Klarnetci

Posted in baska yerde yazmisim, muzik, new york, woody allen on August 15th, 2006 by Loony Bin – Be the first to comment

Adamcağız on seneyi aşkındır Manhattan’da sahne alıyor ama kendisi İstanbul’u fethedene kadar gidip de bir Woody Allen’i dinleyeyim olmamıştım hiç. Artık aman eksik kalmayayım endişesi mi dersiniz, geç idrak eden caz sevgisi mi, yoksa son iki aydır alamadığım maaşımın toplu bir şekilde teşrif etmesinin hovardalığı mı, bilemem. Ama akşamlardan bir akşam vurmuşum kendimi Carlyle Café’nin yollarına. Burası Upper East Side’in eski usul lüküs(!) otellerinden Carlyle’in 1955’den beri sayısız meşhur cazcıyı ağırlamış kabaresi. Moulin Rouge’un (1952) Oscarlı sanat yönetmeni Manel Vertes’in Henri Toulouse Lautrec havalı duvar resimlerinin fonunda, gündüz koşuşturmasının metrolu saatlerinde pek rastlayamayacağınız kocaman topuzlu kürklü teyzelerle yeni jenerasyon sanatçı tayfasının yan yana masalarda şaraplarını yudumladığı ve arka taraftaki ‘ayakta” kısmında devamlı fotoğraf çeken hevesli turistlerle göz göze gelmemeye çalıştığı bir çarpışan arabalar mekanı…Ama bir yandan da küçük masaları, elinizi uzatsanız sahneye dokunacakmışsınız havası, emektar garsonları ve loş ışığıyla tipik bir Woody Allen sahnesindeymişsiniz ilüzyonu yaratacak, kavanozlanmış bir “ah o eski günler” Manhattan turşusu sanki…

Woody Allen’a sahnede yirmi senelik grubu Eddy Davis New Orleans Jazz Band eşlik ediyor. Allen’in bir çok film müziğinde yer almış ve hatta Sweet and Lowdown’da (1998) küçük bir rol de oynamış 40 yıllık dostu Eddy, şovun esas sahibi. Banjosunu suratından bir saniye bile eksilmeyen muzipliğiyle konuşturuyor, arada da, bir gayret klarnetini çalan Allen’i dürtüp neşeli birşeyler söylüyor ve bizimkini güldürüyor. Ve 70′ine merdiven dayamış bu iki adam, bana fena halde Laurel Hardy’nın yaşlanmış hali izlenimi veriyor…
Evet, Woody Allen ziyadesiyle yaşlanmış arkadaşlar, geçmişler olsun. Böyle Peter Sellers ile Tipitip karışımı tatlı bir dedecik olmuş… Gerçi bakmayın, kendisi yaşlanmaktan hiç de memnun değil. Aralık ayında verdiği Vanity Fair ropörtajında konuya açıklık getirmiş zira: “Yaşlanmak berbat birşey. Ne irfan kazandım, ne bilgelik, ne de olgunlaştım. Bugün olsa, aynı hataların hepsini yine yapardım” demiş. Oysa konser öncesinde masanın birine oturup hayatın anlamını çözmüş bir ifadeyle klarnetini temizlerken, sonra da pembe kazağını çıkarıp hata yapmaktan korkarcasına temkinli müziğini yaparken bana pek bir olgunlaşmış geliyor. Konser bitince de tekrar kazağını giyip ısrarcı hayranlarına sayısız imza verdikten sonra evinin yolunu tutuyor Allen (kuvvetle muhtemel ancak teyid edilememiş bilgi). Arada bir grup üyeleriyle konuşuyor mırmırmır, hatta iki-üç şarkı da söylüyor ama hiçbirinde mikrofon yok. Dolayısıyla ne dediğine dair bir fikir edinemiyoruz ve şarkıları da hayal meyal duyuyoruz; zira tahmin edilebileceği gibi öyle bas bariton bir durumu yok kendisinin. Zaten öyle bir iddiası da yok. Virtüözlüğünün değil, Woody Allen’lığının ekmeğini yediğinin farkında, terbiyesini bozmadan klarnetini çalıyor adam, işini çok sevdiği de her halinden belli oluyor. Eh, esas ismi Allen Stewart Konigsberg’i değiştirirken klarnet üstadı Woody Herman’dan ilham alan birisinden de başka türlüsü beklenemezdi, değil mi?

Allahtan New Orleans cazı eğlenceli bir müzik. Bir anda barın kapısı açılacakmış da içeri Red Kit girecekmiş, ya da Mardi Gras’da yürüyormuşuz sevinciyle el çırpışıyoruz. Konser öncesi tanışıp kaynaştığımız ve karısının bir zamanlar Marmaris’de animatörlük yaptığını öğrenip şaşaladığımız perküsyoncu kardeş de sahneden devamlı bize el sallıyor hatta ara esnasında masamıza geliyor, böylece hem havamız hem keyfimiz on numaraya gelip dayanıyor. Bütçemizi son derece aşan tuzlu hesaba da bi helali hoş olsun çakıp, evlerimize yollanıyoruz.

Yol boyunca düşünüyorum. Woody Allen’i ve dolayısıyla işlerini sevmemek son derece kolay bir tercih aslında. Neredeyse tüm kariyerini egzantrikliğinin, nevrotikliğinin, hayatının ve hayatını geçirdiği çevrelerin karikatürleri üzerine inşa edince insan, Woody Allen personası ve sanatı arasındaki çizgiyi de ister istemez silmiş oluyor çünkü. Ve “tükaka” bir Woody Allen imajı, kötü yönetmen, kötü filme denk düşer hale gelebiliyor kolayca. Son yıllarda yaptığı filmler Amerika pazarına sürülürken Allen isminin neredeyse hiç geçirilmemesinin, ve “dün gece Woody Allen’i dinlemeye gittim” dediğim insanların yüzündeki “senden hiç beklemezdim” ifadesinin sebebi belki de budur. Belki de son filmi Maç Sayısı’nda kafamıza kafamıza kaktığı gibi, şanslı insanlar ne denli kötülük işlerlerse işlesinler bir şekilde işin içinden sıyrılıyorlardır ve yıllar boyu filmlerindeki karakterlerinden ezberlediğimiz üzere, Woodyciğimiz basitçe, “şanssızdır”.
Bense bu gece son derece şanslı hissediyorum kendimi. Asla yaşlanmayan bir şehirde yaşadığım için, aklıma esen hatayı yapabildiğim ve en ufak bir bilgelik emaresi göstermediğim için ve şimdilik maç sayısını almamış gibi görünse de, her korta çıkışı beni heyecanlandıran, kimi zaman yanlış yerlere de çalışsa, hayatta kafası en bir çok çalışan adamlardan birini, yakından görebilmiş olduğum için…

Irlandali Umit Besen Konseri

Posted in boyle de bisi oldu, damien rice, muzik, new york on August 1st, 2006 by Loony Bin – Be the first to comment

Ben Damien Rice konserine gittim. Kendisine hayranim. Aslinda konser Fiona Apple konseriydi. Damien aparatif kadrosundan orda bulunuyodu ama ben Fiona Apple’a hayran diilim. Yani kendisinin kim oldugunu biliyorum, sevdigim sarkilari var ama aman yarabbim Fiona gibi bi durumum yok. Fazlaca “urban” geliyo bana bu kadin. Bunda hic bi yanlislik yok elbet, hatta belki de konseptin akinci kuvvetlerindendir kendisi ama hayatimi kusatan populer kultur surlarinda yeterince mevcut bu tarz kadinlar/muzikler/filmler onlar sunlar bunlar..O yuzden belki fazla geliyo, biraz passé geliyo (ben Fransizca biliyorum) bi nevi Woody Allen’in nevrotikliginin tadinin kacmasi gibi bisey..

Oysa Damien’cigim oyle mi? Ne urban’i yahu? O, bir Irlandali Umit Besen benim gozumde..Nikah Masasi’nin moderen versiyonu “Cheers Darling”, Closer’i dunyanin en guzel filmi yapan “Blower’s Daughter” veya “Volcano”yla insanda “vaaay sillikkk bu yavruya reva mi lan yaptigin??” hissiyati uyandiran…Sonra ‘Woman Like a Man”le bi anda adami asabi Madonna diskurlarina tasiyan…Yavru kopek gozlu minicik ici dolu tursucuk halleriyle korumaci anac icgudulerinizi harekete geciren…Sonra Renee Zelweger’i goturdugu haberleriyle bi anda yere bakan yurek yakan mertebesine ulasan bi Umit Besen iste. Kendisine hayranim. Demis miydim?
Enivey. Bu hissiyatlarla gittigimiz konser bi nevi hayalkirikligina donustu maalesef. Hava deli yagmurlu ve ruzgarliydi. Konserin okyanusun kicinin dibinde, Jones Beach Theatre’de olmasi bu duruma mum dikti. Yerimiz “noose bleeding section” denilen ennn tepelerdeydi ve kotu hava yuzunden buyuk ekranlari da acmadilar. VIP section’inin disinda icki de satilmiyomus. Boylece hem donduk, hem ruzgardan pek bisi duyamadik, hem “I can’t take my eyes of youuuuuuuu ulaaaan” die bagirirken biralarimizi serefe yapamadigimiz icin moralimiz bozuldu, hem de zaten ne bahsi gecen sarkiyi ne de obur bi surusunu soylemedi Damien, bi de ustelik bi b*k goremedik. Ayrica Fiona kaltagi kendine bi dolu suslu puslu tuller isik oyunlari bisiler yapmis, Damien’a bi nebze koklatmamis. Cocukcagiz arka planda Fiona’nin ustu ortulu kuyruklu pianosunun onunde kuccuk klavyesiyle sarkilarini soyledi gitti.

Olsun, yine de guzeldi elbet. Konserden once kumlarda martilar eve donus yollarini sasirsin diye orta ve isaret parmagimla sahte kus ayak izleri biraktim ve okyanusa nazir hot-doglari luplettim. Yaptigim her aktiviteyi bi alisveris firsatina donusturmeye and ictiim icin de kendime sahane bi ‘volcanoes melt me down” tisortu aldim..Ustunde hem Damien hem melek sesli Lisa Hanning cizimleri var..Sonra konser sirasinda safi Damien’li tshirtler “gay” olur die bunu tercih eden Amsterdamli arkadaslarimizla kaynastik ve bugune kadar tanistigimiz tum Amsterdamlilarin ne de cok birbirine benzedigini konusarak stereotype’in dibine vurduk..
Eve donus cok zahmetli ve uzundu ve Fiona’nin uvey babasiyla ilgili tatavalarini dinlemekten icimiz bayildi ama Damien’a sevgimiz de pek bi katlandi dogrusu.. Burdan kendisine Nina Simone’un sozleriyle seslenmek istiyorum: be my husband….pleaseee…

wikked lil' grrls

Posted in boyle de bisi oldu, esthero, muzik, new york, ulubey on September 16th, 2005 by Loony Bin – Be the first to comment

Herkesi sattım, işten güçten kaçtım, yalancılık yaptım; Esthero’yu dinlemeye gittim. Oh be ne iyi etmişim. Günlerdir dilimdeydi wikked lil’ grrls.Tralalallala. Aynı akşam Dandy Warhols ve Devendra Banhart da vardı. Ki dandys’e gidicem demiştim kendi kendime. İyi ki sözüne sadık bi insan değilim ayrıca mıy mıy Devendra dinlicek modda da diildim. Esthero ilaç gibi geldi. Oh be, şole eğlenceli, naughty Sarah, kuzu gibi bi kız. Kanadalı. Chain smoker. Turuncu kafa. Nasi diyim biraz trip-hop, biraz swing, soul gırtlaklı bi ses. Diyo ki “Foreplay does nothing for me but commitment makes me wet”. Amiiiiinnn. Bi noktada 2 teenager fan sırtımıza çıktı ve her notada ahlıycak, ohlıycak ve yeahlıycak bişi buldular ve asaplar bozuldu ama durum ekarte edildi. Bi noktada arkadaki güruh ulubey’e çekil be adam göremiyoruz’landı ama vaziyet ekarte edildi. Bi noktada nerden çıktılarsa 2 Türk genç yanımızda bitti ve ekarte edilemedi. Olsun, keyfimiz kıyaktı. Şimdi yine dans ettim diycem ortaya gamsız Tolgahan gibi bi durum çıkıcak. Kayıtlara geçsin die sölıym o zaman: ekmek aslanın ağzında, uçan kuşa borcumuz var ve köpek gibi çalışıyorz. Haha. Yalan ulan yalan. Varsa yoksa dımtıs-dımtıs-dımtıs. Hayat kikiko’dan ibaret. Oh be, Allah’in bildiğini kuldan ne saklıycam.
Buraya tıklıyosunuz, albüm dönüyo. Dünya dönerkene. Afiyet olsun.