Bal/Çoğunluk/New York
Posted in Turkiye, baska yerde yazmisim, film, new york on April 3rd, 2011 by Loony Bin – 7 Comments**Bonjourlardan bir sifenks baykuslucoreklerim..Pazar Sabah’da cikan yazimin orjinalini buraya koyiym dedim, gazetedeki azicik daha kisasi. Hem boylece yeni yazmis gibi numaracilik da yapabiliyorum.
mucukso ve de kalipso:
Haftasonu ne Brooklyn’in terkedilmiş binalarında gizli saklı partilerde polis basana kadar dımtıs dımtıs dansettim; ne kaç haftadır denemek istediğim, bir rehinci dükkanının içinden geçilip girilen Beauty and Essex’de akşam yemeği yedim; ne de çoğu New Yorklu gibi “Cuma Cumartesi dışarı çıkılmaz, etraf turist kaynar” diyip kuzu kuzu evimde oturdum. Yok, ben sanki belediye yıkım ekipleri Emek Sineması’na gelmiş de ben de buldozerin önündeki tek engelmişim vari bir Türkiye sineması sevdasıyla Cuma akşamı Museum of Modern Art (MOMA) ve Film Society of New York’un ortaklaşa düzenlediği New Films-New Directors Festivali’nde Çoğunluk’u; Cumartesi akşamı da Village East Sineması’nda gösterime giren Bal’ı izledim. Baştan söyleyeyim: Pişman değilim.
Cuma akşamı MOMA’ya geldiğimizde yaşlı bir çifti indiğimiz taksiye binmek için deparda bekler halde bulduk. Bu değiş-tokuş, taksisi kıt Manhattan’da sık olur, o yüzden şaşırmadım da; karşımda bekleyen adamın yeryüzünün en hakikatlı Marksist düşünürlerinden Marshall Bermanolduğunu görünce azıcık afalladım. Selamlaşıp, ayaküstü biraz konuştuk. İçeri girerken, New Films’in de Berman gibi New York’un abidelerinden biri olduğunu düşündüm. Dile kolay, dünyanın dört bir yanından yeni yönetmenleri ağırlayan bu 40 yıllık festival, Almadovar’dan Spielberg’e; Aronofsky’den Spike Lee’ye sayısız efsanenin “keşfedilmesine” yardım etmiş. Bu dahiyane Berman karşılaştırmamı festivalin altı kişilik seçici kurulundan Laurence Kardish’e söylediğimde işini çok iyi yapan ve pohpohlanmaya ihtiyaç duymayan her New Yorklu gibi mütevazı güldü; sonra filmi oybirliğiyle seçtiklerini; sorduğu soruları ve klişe bir mutlu sonla bitmemesini sevdiklerini ve Seren Yüce’nin on sene önce Güneşe Yolculuk’la ağırladıkları Yeşim Ustaoğlu ile birlikte çalışmış olduğunu gördüklerinde daha da çok sevindiklerini söyledi. Sonra da “Esas meseleye gelelim” dedi, “Seren Yüce nasıl telaffuz ediliyor?” Bir kağıda yazıp alıştırma yaptık, ama film başlamadan iki dakika önce yine sordu. “Kaç kere söyliycem ya, Türkçe yazıldığı gibi okunur kardeşim!” demedim tabii, kibar bir insan numarası yapıp tekrar ettim, sonra da film başladı zaten.
İyi filmin heryerde iyi film olduğunu kanıtlarcasına, New Yorklular filmi çok seviyor, Yüce soruları cevaplamak için alkışlar arasında çıkıyor podyuma. Bir tek, filmin esas kadın kahramanı Gül’ün Kürt olduğunu anlayamıyor Amerikalılar; bir de bu akıllı, bağımsız, geleceğe dair ümitleri olan genç kadının gerzek oğlu gerzek Mertkan’da ne bulup da aşık olduğunu. Ama bu sonuncuyu ben de anlamıyorum zaten, o yüzden sayılmaz. Gelen sorular da Türkiye’den çıkan her filmden sonra duymaya alışık olduğumuz cinsten: “Türkiye sahiden böyle mi?”; “Kadınlar sahiden bu kadar eziliyor mu?”…Amerikalılar bu “sahiden” işine gönülden bağlılar; tek bir filmden bir ülke tahlili yapmaya yemin edip, paralarının karşılığını almadan terk etmiyorlar yabancı filmleri. Bense çıkışta bir Türk seyircinin “Hayır ama neden ülkemizi böyle gösteriyorlar, ayrıca biz böyle küfürlü mü konuşuyoruz?” hezeyanlarından kaçıp bir kaç arkadaşımla Plaza Hotel’in Oak Bar’ına gidiyorum, olmayan paralarımızı havaalanı kuruyemişlerinden beter çerezler ve 20 dolarlık kazık içkilere yatırıp New York’un şanslı azınlığının içinde çoğunluğu; hem hergün özlediğimiz, hem de geri dönmekten korktuğumuz uzaktaki ülkemizi konuşuyoruz.
Ertesi gün buz gibi bir New York akşamında, toplam on kişiyle izliyoruz Semih Kaplanoğlu’nun Altın Ayı ödüllü Bal’ını. Benden başka Türkiye’den seyirci yok, o gün New York Times’da çıkan övgü dolu yazıyı okuyan veya Berlin Film Festivali’ni takip eden sinefiller var salonda. Çıkışta hepsi de benim kadar büyülenmiş gözüken New Yorklularla tek tek konuşuyorum. Ama yine de “sahiden mi” sorularından yakamı kurtaramıyorum. “Türkiye sahiden böyle güzel mi?”; “Kadınların hepsi sahiden başlarını örtüyor mu?”; “Sahiden böyle şenlikler var mı?”…Eve dönerken, arka arkaya izlediğim bu iki baba-oğul hikayesini düşünüyorum. Sanki bambaşka iki ülkede, biri fısıl fısıl bir sevgiyle; öbürü bağır çağır bir faşizmle yetiştirilen, biri bir bardak sütle, öbürü her an patlamaya hazır bir silahla büyüdüklerini ispat etmek zorunda kalan bu iki oğlan çocuğunun Türkiyesini… Ve her geçen gün biraz daha boy atan, serpilen, ergenlikten çıkan Türkiye sinemasının büyüme hikayesine dünyanın öbür ucundan, New York’dan tanıklık edebildiğim için kendimi şanslı hissediyorum. Sahiden…














