new york

Bal/Çoğunluk/New York

Posted in Turkiye, baska yerde yazmisim, film, new york on April 3rd, 2011 by Loony Bin – 7 Comments

**Bonjourlardan bir sifenks baykuslucoreklerim..Pazar Sabah’da cikan yazimin orjinalini buraya koyiym dedim, gazetedeki azicik daha kisasi. Hem boylece yeni yazmis gibi numaracilik da yapabiliyorum.
mucukso ve de kalipso:

Haftasonu ne Brooklyn’in terkedilmiş binalarında gizli saklı partilerde polis basana kadar dımtıs dımtıs dansettim; ne kaç haftadır denemek istediğim, bir rehinci dükkanının içinden geçilip girilen Beauty and Essex’de akşam yemeği yedim; ne de çoğu New Yorklu gibi “Cuma Cumartesi dışarı çıkılmaz, etraf turist kaynar” diyip kuzu kuzu evimde oturdum. Yok, ben sanki belediye yıkım ekipleri Emek Sineması’na gelmiş de ben de buldozerin önündeki tek engelmişim vari bir Türkiye sineması sevdasıyla Cuma akşamı Museum of Modern Art (MOMA) ve Film Society of New York’un ortaklaşa düzenlediği New Films-New Directors Festivali’nde Çoğunluk’u; Cumartesi akşamı da Village East Sineması’nda gösterime giren Bal’ı izledim. Baştan söyleyeyim: Pişman değilim.

Cuma akşamı MOMA’ya geldiğimizde yaşlı bir çifti indiğimiz taksiye binmek için deparda bekler halde bulduk. Bu değiş-tokuş, taksisi kıt Manhattan’da sık olur, o yüzden şaşırmadım da; karşımda bekleyen adamın yeryüzünün en hakikatlı Marksist düşünürlerinden Marshall Bermanolduğunu görünce azıcık afalladım. Selamlaşıp, ayaküstü biraz konuştuk. İçeri girerken, New Films’in de Berman gibi New York’un abidelerinden biri olduğunu düşündüm. Dile kolay, dünyanın dört bir yanından yeni yönetmenleri ağırlayan bu 40 yıllık festival, Almadovar’dan Spielberg’e; Aronofsky’den Spike Lee’ye sayısız efsanenin “keşfedilmesine” yardım etmiş. Bu dahiyane Berman karşılaştırmamı festivalin altı kişilik seçici kurulundan Laurence Kardish’e söylediğimde işini çok iyi yapan ve pohpohlanmaya ihtiyaç duymayan her New Yorklu gibi mütevazı güldü; sonra filmi oybirliğiyle seçtiklerini; sorduğu soruları ve klişe bir mutlu sonla bitmemesini sevdiklerini ve Seren Yüce’nin on sene önce Güneşe Yolculuk’la ağırladıkları Yeşim Ustaoğlu ile birlikte çalışmış olduğunu gördüklerinde daha da çok sevindiklerini söyledi. Sonra da “Esas meseleye gelelim” dedi, “Seren Yüce nasıl telaffuz ediliyor?” Bir kağıda yazıp alıştırma yaptık, ama film başlamadan iki dakika önce yine sordu. “Kaç kere söyliycem ya, Türkçe yazıldığı gibi okunur kardeşim!” demedim tabii, kibar bir insan numarası yapıp tekrar ettim, sonra da film başladı zaten.

İyi filmin heryerde iyi film olduğunu kanıtlarcasına, New Yorklular filmi çok seviyor, Yüce soruları cevaplamak için alkışlar arasında çıkıyor podyuma. Bir tek, filmin esas kadın kahramanı Gül’ün Kürt olduğunu anlayamıyor Amerikalılar; bir de bu akıllı, bağımsız, geleceğe dair ümitleri olan genç kadının gerzek oğlu gerzek Mertkan’da ne bulup da aşık olduğunu. Ama bu sonuncuyu ben de anlamıyorum zaten, o yüzden sayılmaz. Gelen sorular da Türkiye’den çıkan her filmden sonra duymaya alışık olduğumuz cinsten: “Türkiye sahiden böyle mi?”; “Kadınlar sahiden bu kadar eziliyor mu?”…Amerikalılar bu “sahiden” işine gönülden bağlılar; tek bir filmden bir ülke tahlili yapmaya yemin edip, paralarının karşılığını almadan terk etmiyorlar yabancı filmleri. Bense çıkışta bir Türk seyircinin “Hayır ama neden ülkemizi böyle gösteriyorlar, ayrıca biz böyle küfürlü mü konuşuyoruz?” hezeyanlarından kaçıp bir kaç arkadaşımla Plaza Hotel’in Oak Bar’ına gidiyorum, olmayan paralarımızı havaalanı kuruyemişlerinden beter çerezler ve 20 dolarlık kazık içkilere yatırıp New York’un şanslı azınlığının içinde çoğunluğu; hem hergün özlediğimiz, hem de geri dönmekten korktuğumuz uzaktaki ülkemizi konuşuyoruz.

Ertesi gün buz gibi bir New York akşamında, toplam on kişiyle izliyoruz Semih Kaplanoğlu’nun Altın Ayı ödüllü Bal’ını. Benden başka Türkiye’den seyirci yok, o gün New York Times’da çıkan övgü dolu yazıyı okuyan veya Berlin Film Festivali’ni takip eden sinefiller var salonda. Çıkışta hepsi de benim kadar büyülenmiş gözüken New Yorklularla tek tek konuşuyorum. Ama yine de “sahiden mi” sorularından yakamı kurtaramıyorum. “Türkiye sahiden böyle güzel mi?”; “Kadınların hepsi sahiden başlarını örtüyor mu?”; “Sahiden böyle şenlikler var mı?”…Eve dönerken, arka arkaya izlediğim bu iki baba-oğul hikayesini düşünüyorum. Sanki bambaşka iki ülkede, biri fısıl fısıl bir sevgiyle; öbürü bağır çağır bir faşizmle yetiştirilen, biri bir bardak sütle, öbürü her an patlamaya hazır bir silahla büyüdüklerini ispat etmek zorunda kalan bu iki oğlan çocuğunun Türkiyesini… Ve her geçen gün biraz daha boy atan, serpilen, ergenlikten çıkan Türkiye sinemasının büyüme hikayesine dünyanın öbür ucundan, New York’dan tanıklık edebildiğim için kendimi şanslı hissediyorum. Sahiden…

Ciflenmis Italyan Lavabo & Stefano Mi Amor

Posted in boyle de bisi oldu, film, hi-hi evet, new york on September 18th, 2010 by Loony Bin – 15 Comments

Ferzan Ozpetek’le tanistigim gecenin sabahinda sigarayi biraktim. Artik heyecandan mi, kendimi uzun masalarda bi yandan sigarasini tutturup bi yandan sarabini icerken herbiri ayri otoban arkadaslarinin arasinda son yasal hizla gidip gelen ve ne kadar pizza yese gobek yapmazmis, kac yasina gelirse gelsin albenisi kacmazmis gibi duran Ozpetek kadinlarindan sanip havaya girmemden mi nedir, her selam veren Italyanin ustune bebek gormus Ebru Gundes gibi atlayip o kadar cok sigara icmisim ki o buz gibi gecede havam kacmasin diye paltosuz kirittigim sokaklarda, sabah nefes alamiyodum. Dedim lanet olsun boyle sinema askina, bi 8 ay falan hic sigara icmedim.

MOMA’daydik. 2 Aralik once. Fimmaker in Focus programi Ozpetek’i agirliyordu, once Le Fate Ignoranti’yi izledik, konusmalar, alkis kiyamet gurur sevinc, bundan sonrasi Oskar muhabbetleri derken kutlama yemegine gidildi. Bi Italyan lokantasinin ust katina ciktik, 6 kisilik 6-7 tane masadan yerimizi bulup oturduk. Bizim masada ben, ulubey, yakin bi cift arkadasimiz, pek sevdigim 40 Shades of Blue’nun karanlik bi tiptir kesin diye dusunurken gayet balli gul borek cikan yonetmeni Ira Sachs, ve onun yine pamuk sekeri kivamli Ekvatorlu ressam manitasi var. Masadaki tek hetero ulubey ve ben, bi yandan sohbet ediyo, bi yandan homini girtlak yiyip iciyoruz, bi yandan da obur masalari ve en cok da Italyan adamlari kesiyoruz yarabbim sen buyuksun cekerek. Yalniz benim manzaraya yarim arkam donuk, cok randiman alamiyorum. Halbuki tam arkamizda Saturno Contro ve Le Fate Ignoranti’nin bos derste yaratilmis yildizi Stefano Accorsi var. O saclarin dalgasi, o gozlerin karasi nedir, koy beni ceketinin cebine mendil diye gezdir saskolozluklarindayim, dayiz. Bi de Italyan ekibinden birilerinin kucuk cocuklari var bir iki tane, onlarla falan oynuyo arada. Butun misafirler ahan da dogmamis cocuklarimin babasi hulyalarinda, kafamizda parklarda gamzeli cocuklarimizi salliyoruz salincaklarda Stefano’yla. Bu arada bizim masanin deniz goren sandalyelerinin ortak kanisi Stefano’nun devamli bizim tarafa baktigi yonunde. Tabi o zaman cocugun gay olup olmadigi buyuk onem kazaniyo, herkes gaydarlari acmis parmaginin ucunu nereye degdirdiginden sacini nasil taradigina kadar ipuclari taraniyo. Zira gayse her zevke hitap eden 5 ayri kulvar fistik adam var masada sec begen al ben ekarte, ama diilse tek hedef benim heyya heyya heyya mola. Beni aliyo bi telase, bizimkilere cemkiriyorum: “bi daha beni sakin full gay masaya oturtmayin, hadi oturttunuz bari totomu ortama dondurmeyin, bu ne yaa ben de insanim, goremiyorum hicbisiiii”. Profilimde de is yok ki , soyle yandan yandan pozlaniym.

Stefano’yla kalsa yine iyi, masalar arasi konsomasyon ve 15 dakikada bir asagi inip sigara icme kaynasmalari arasinda Italyanlara ve Italya’ya komple asik olmus durumdayiz ulubey ve ben. Romaya tasindik, terasindan yildizlari gordugumuz evimizde aksam yemekleri yiyoruz kocaman masamizin etrafini dolduran arkadaslarimizla, siestali ogle aralari veriyoruz, ask cesmesinde tuttugumuz butun dileklerimizin oldugu, vespamizla sokaklari arsinladigimiz, sabahlari cok saraptan basimizin agrimadigi, benim oglen 12ye kadar aman ellemeyelim sicrar kaknemi olmadigim, cift kanatli pencereleri acip tas avluya dogru gerinerek uyandigimiz, ne kadar sigara pofurdetirsek pofurdetelim lesh gibi öhhööö öhhhlemedigimiz b sinifi romantik komedimizin kokusuz dumani basimizda tuterken, bi sigara daha yakiyoruz si canim si si kanka olduk sandigimiz Italyanlarla. Artik Roma’da ben evlere temizlige mi giderim, ulubey gelatocuda bulasikci mi olur orasi o esnada muamma. Bulutlardayiz mi amor.

Masamiza dondugumuzde bu sefer de Ira’nin biz yokken hakkimizda “what an attractive couple” dediini yetistiriyo bizimkiler. Oh mamma mia bademli magnum dolce vita! Ben artik Milano semalarinda benzinsiz turlayan bi planorum. Stefano gelse inmem inemem pirpirpirliyorum. New York bize dar askitom bekle bizi Milano ve Roma’dan sonra finitolayan Italya bilgimden mutevellit adi aklima gelmeyen ama mutlaka harika olan o ucuncu sehir! Bu arada masadaki sohbet de Pierce Brosnan dedikodularindan baslayip, aile kurma, evlenme, evlat edinme, en guzel nerde yasanilir, en mutlu nasil olunur gibi gayet kabin ve kalp basinci yuksek irtifalarda seyrediyo. İste bizim Italyan masamiz diyorum icimden, yeni ciflenmis bi lavabo kadar mutluyuz hepimiz, siz espresso biz cannoli nasil da anlastik Italya’ya beraber tasinalim mi canim amicilerim? (italyanca arkadas yani, hi-hi evet)

Gecenin bitiminde mutluspor forveti bin ve cezvesi ulubey olarak evimize giriyoruz gobegi oksanan mutlu kedi mirmiri gibi pirpir eden planorumuzu parkedip. Netekim sabah oluyo sonra. Bende ates tavan yapmis, agzim diil cigerlerim oksuruyo, bi gece once Nights of Cabiria’daki Giulietta Masina gamsizliginda sigarasini tutturen ben sizlere omur, Cahide Sonku’nun son yillariyim bicare. Bi hafta yataktan cikamiyorum. Bari diyorum Ira’nin su izlemediim Married Life filmine bakiym de domestik hayallerimi mandallayip kurutiym, yok anacim meger benim gicir mutluluk idolum de hay ben bu evliligin ta..tadinda bi film yapmamis mi? Italya cizmesinin topugu kalbimi deliyo hafiften, sumuklerimi sildiim selpaklar yatagin yaninda topak topak olmus ne attractiveligimiz kalmis ne coupleligimiz, diil Italya karsi komsunun kapisini calsam bi tutam tuzunuz var mi diye, vize alamicaz donmusuz allah vergisi tipsizligimize cok sukur. Son bi cirpinis Stefano’yu googleliyorum acaba New Yorkdaki o Turk kizi nerdesin minvalinde bi missed connections ilani vermis olabilir mi Craiglist’e diye. Ve hay bin kunduz! Benim Stefano Laetitia Casta’yla nisanliymis, hani su sekiz yuvarlakliginda muhtesem vucutlu supermodel kadin, o da yetmezmis gibi iki cocuklari varmis. Alicaaniz olsun Italyanlar biriniz bile uyarmadiniz, demediniz kim bu ayi gibi gulen gurultucu tipler diye bakiodu sizin tarafa diye. Hih!

Italya hayallerim nehre itilen Cabiria gibi East River’in sularini boyluyo o anda. Planorumuzun sesi de duyulmaz olunca “Ben sigarayi birakiyorum” diyorum ulubey’e. “Pizza da soylemeyelim bosver. Kilo aliyorum sonra…”

New York tutulmasi ve heyheyhey Taksi

Posted in boyle de bisi oldu, new york on July 8th, 2010 by Loony Bin – 8 Comments

Insan sittin carpi cusunuz sene New York’da yasamis olsa da arada bir bi koyden indim sehire tutaverekligi bindirebiliyo ustune sevgili diziler yaz tatiline girince sutden kesilmis kanguru bebek gibi nereye ziplayacagini bilemeyen okuyucu (ben de seni ozledim). Biz buna kendi aramizda New York tutulmasi diyoruz.
Ben de gecenlerde bi toplantiya yetisebilmek icin aceleleniyorum, gidilicek yeri de cok iyi bilmiyorum dedim taksiye biniveriym. Normalde New York’da her yere metroyla gitmek taksiden kisa surer ama hesap ettim dedim simdi burdan west side’a gec ordan bilmemneye transfer, onun yerine surdan vuruveririm kendimi highway’e azicik da yururum on dakkada secim sandiklari acilir. Benimle gelicek arkadasim da bincim sen Brooklyn koprusunun ayaginda in ben seni orda karsilarim diyince atlayiverdim sari taksinin birine dedim ki “Kardes Brooklyn koprusune gidicez. Ama beni Manhattan ayaginda birak kopruyu gecme sakin” . Hi-hi taam dedi bu.

New York taksicilerini taniyalim

Simdi New York taksicilerini biraz taniyalim belki diziler bitti ama bi dolu ecnebi yaz konserine geliyo die cok gezenti olduk memnunuz hanimlar beyler: bunlarin hepsi ama hepsi istisnasiz igrenc araba kullanir. Burda dileyen igrencin sonuna eannchhh ekleyebilir. Kaldirir yani. O derece bi suursuzluk. Bi gaz bi fren bi gaz bi fren her cukura giricem bir yemin ettim donemem stayl. Ben de cok kereler kusmalarda inicek var oldugumdan onde oturuyorum hep. Onde oturmak da 3 kisiden fazla diilsen bi dert, bazisi olmaz die tutturur, izin veren insaflisinin kesin yaninda kocaman bi cantasi vardir, onu kenara cekersen tikis pekis ezilirsin, soforun cayiydi kahvesiydi oglenden kalma kokulu yemeginin pis bos plastik kabiydi derken leng yagmurdan kacarken doluya tutulduk die bogur bogur o yolu gidersin. Bi de bu taksiciler yacik milyon saat direksiyon salladiklari icin sikintidan icleri kurumasin diye birbirleriyle hic durmadan telefonda konusurlar. Bu da genelde anlamadiginiz bir dilde olur, buyuk ihtimal Hintce..Bijibiji gidersiniz, ondeyseniz arkadaki arkadaslariniz bisiler der anlamazsiniz kafaniz mikilir de mikilir. Sonraciima illa bi bahsis verme zorunlulugu vardir. Taksimetrenin ustune %20 tip koymazsaniz inene kadar milyon tane laf yersiniz, hatta bi kere adamin biri bana seni doverim falan demisti de, ulubey’e arnavutlukta sabah olana kadar basip gitmisti sonra bi de bundan nie soylemiosun ne dediini die azar isittigimle kalmistim. Hey allaaam ya.

butun islerim gitti aksi


Enivey. Taksilerin guzel ozellikleri de yok diil. Pek teknolocikler mesela. Arka koltukta dokunmatik bi ekran var. Burdan televizyon izleyebiliosunuz, hava durumu haberler maberler bakabiliosunuz. Ucak gibin gittiginiz yolun haritasini gorebiliosunuz, en muhimi de kredi kartinizla odeyebiliyosunuz. Soforun kredi karti almamasi, ablacim valla bozuk, olsa dukkan senin -cekmesi yasssahhhh. Haa, bi de son gelen kurallarla taksicilerin telefonla konusmasi da –kulaklikla olsa bile- feci yasak.

Ben iste bu ahvar ve seraitde taksiye bindim inicegim yeri soyledim ustelik de arkaya oturdum highwayde cabuk gideriz midem bulanmaz die cami da actim pufur mufur efendi mefendi gidiyorum. Taksici carcar telefonla konusuyo ona da sesimi cikarmiyorum hadi yaziktir sismesin derkeennnn, adam caaaartttttttttttt die kopru yoluna sapmasin mi? Hey mey dur donme etme dememe kalmadi bu mal telefonundan beni duymuyo biz girmis bulunduk gayet kopruyeee. Kopruye girdin mi de donusu yok anacim. Ben diyim bogaz sen de fatih sultan mehmet. Teeee brooklyne gidersin, aksamin 7sinde de bok gibi trafik artik yeni yila bi basina girersin taksiciyle, tonla da para bayilirsin, ay bi de isim var yaa bi dolu adam dizi dizi dizilmis beni bekliyo gec kaldim lenggg. Enivey biz kopruye girdik ben dur diyorum bi durmuyo ben senin hay gelmisini gecmisini diyorum adam ayna ayna celik ayna gosteriyo. Bogazliyivericez birbirimizi oyle bi avaz avazlik oyle bi sinir harbi. Baktim az ilerde bi polis arabasi var dur bak yoksa seni polise sikayet edicem dedim (amerikalilasmis turk) zangaaa die indim taksiden, koprunun ortasinda! Simdi benim New York tutulmasina ugramis kucuk beynimde diyorum ki surdaki minnak kaldirima ciksam bi 20-25 metre yurusem hanimis annesi Manhattandayim zaten. Ya da surdan hopbidi die ters istikamet yuruyus yoluna ciksam (Brooklyn koprusunu yuruyerek gecebiliosunuz baya da zevklidir aslinda neyse baska yazi baska konu) 5 dakkada gitmek istediim yere gidicem. Ama tabii kazin ayagi oyle diil, inmisim vizir vizir koprunun orta yerinde, resmen intihar mi edicem is mi tutucam belli diil. Bi de ustune adama catir catir parasini odemisim sinirler iice lacka. Tikir tikir gittim polis arabasinin yanina meeeemur bey bana bi carelendim. Adamin gozler yuvalarindan firladi manyak misin napiosun sen burda dedi. Dedim bole bole taksici durmadi ben de suraciga gidicem bi de kavga ettik kendimi guvende hissetmedim falan die acindiriyorum. E ben seni simdi napiym dedi polis, dedim ben suraciktan yuruyup insem olmaz mi ya da sen beni su yuruyus seysine gecirsen. Hahahhahahahhha. Gerzoya bak! Sirtina mi alsin adam beni napsin? Neyse genc ve diri polis “ma’am”e bagladi olayi ki Turkce meali “bak bagggyannnn” oluyo: dio ki boyle bisi hayatimda gormedim, aksam vakti ne isin var koprunun ortasinda, insanlar boyle tecavuze ugruyo senin haberin var mi? Ay aldi beni bi korku bi anda gercek dunyaya dondum ve harbi lan nasi donucem geriyelendim. Polis telsizden haber veriyo “man, she’s in heels and shit” die. Aysecik New York’da.

Enivey polis dedi ki ben seni burdan bi arabaya bindiririm uslu uslu gecersin Brooklyn’e ordan da geri donersin. Gitti bi tane town car’i trafigin ortasinda durdurdu. Town car da sey gibi hani Sex & the City’de Mr. Big’in bindigi siyah arabalar gibi, bunlar genelde kiralanmis soforlu arabalar oleeyo. Acti kapiyi dedi ki bu kizi karsiya gecir sonra da musterini birakir geri Manhattan’a donersiniz. Ben suklum puklum arabaya bindim. Sofor nerden cattik cekiyo, ve arkada hastaneden yeni cikmis Japon bi adam var ya bildiin Japon Durum yeterince absurd diilmis gibi bi de adamin kolunda serum ustunde hastane geceligi var! Yari baygin oturuyo garibim evine gidicek zair. Ben adamin yanina sigistim ustumde etegim ayagimda sikkidi topuklular gidiyoruz bi yandan leng bunun bulasici bi hastaligi falan yoktur insallahlaniyorum. Sofor bana pis pis bakiyo arada adama iyi misin rahat misin falan diyo hani kusura bakma bu haspa keyfimizi kacirdi ama gibisinden. Dedim kardes sizin istikamet nere sofor dedi Brooklyn’in zirt dedigi yere gidicez. Neresinden baksan 1 saat falan surucek bi yer. Dedim o zaman beni koprunun ayaginda birak (illa ayaginda inicek kafaya takmis) ya da metro istasyonunda falan. Adam dedi ben metro nerde bilmiyorum burda in beni zinga zinga zingarella bi yerde indirdi kus ucmaz kervan mikmez. Bu arada telefonum zir zir caliyo gec kalmalarin everestindeyim. Orda artik New York tanrilari acidi ben bi sari taksi buldum dedim cek Manhattan’a, sen sag ben selamet 20 dakikaya 20 dolarlik yolu 1,5 saate 60 dolarla gelmis bulundum.

Sonra taksiden ve gec kalmanin everestinden indim ustumu basimi duzelttim, sanki bu Turist Omer New York’da badirelerini atlatan ben diilmisim gibi serin serin adamlarla bulustum. Basima gelenleri falan hic anlatmayip is guc moduna gectim. Adamlardan biri “Biraz yorgun gorunuyosun bisi mi oldu” dedi. “Hi-hi evet ben buralarin gerzosuyum da yolu bulamadim taksicinin biriyle cenge tutustum sonra da polise sigindim serumlu japon bi adamla brooklyne gecip ordan geri anca geldim de yoruldum” diyemedim. Havali havali yaaa New York iste yoruyo insani diyip, sustum. Eve donerken de metroya bindim.

burattuk ve nukleer kurabiye

Posted in boyle de bir insan var, boyle de bisi oldu, muzik, new york, ulubey on April 26th, 2010 by Loony Bin – 2 Comments

Burattuk kahkul kestirip bebek sahillerine inmis. Gazeteciler hemen etrafini sarmis aman allaam yoksa yeni bi imaj mi diye “banyodan yeni ciktim ondan” demis burattuk. Ayy kuzum yaa. İste candan star, iste samimi magazin, iste kiyamamlarda inecek var. Elin paparazzisi aylarca ugrasir durur bi brad pitt’in bitli sakalinin akibetini cozmek icin, binbir ayri hikaye uydurur, burattuka gelince olay apartman kapisindan cikmayla bebek kahve arasinda cozulur. Simdi ben bu kaaakullere bakarken butun burattuk tarihim gozlerimin onunden atese verilmis varillerin ustunden atlayan bi motosiklet hizinda geciyosa sucum ne, sorarim sana doksanlar popcularinin tadini baska hicbikimselerde bulamamis eskimeyen ergen okuyucu?

Gozumun onune gelen ilk kare universite sinavina hazirlanan ve dersaneden cikmis evine giden bir zavalli bin. Her yapmak zorunda kaldiim is gibi becerene kadar deli gibi calisip becerdiktan sonra sikilip isin ucunu birakan ben, OSSye kadar azimsporda forvet bi ogrenciyim. Yorgun argin taksinin arka koltugundayim ve radyoda gunlerdir Kral Tvde fragmanlari donen yasandi bitti saygisizca caliyo. Hay miciym amma ineklestim (zamanin populer fiilleri datcom) burattukun sarkisini bile yeni duydum paniklerine civileme atliyorum ve taksimetre calismaya baslarken ben de gobegimin cosss diye yanmasi pahasina calismayi birakiyorum. Bi genc kiz universite sinavina calismayi birakacaksa bu klip icin birakmali zaten, hi-hi evet. Allaam yalebbim o nasil bi produksiyondur ne kriz oncesi morgan stanley tadinda para sacmak, ne eurovizyonda hakkimizi yiyenler utansin mehter marsidir..Times Square agliyo, Brooklyn Koprusu bir korpe gelin kiz, damat turk popunun altin cagi. Evet ne var belki iyi bi okula giremedik. Pisman degilim anne.

Yillar millar sonra new yorkdayim. Burattukun tozunu attirdigi sokaklarda, abdullah oguz’un ittirerek ve gogus yumruklayarak kavga etme sahnesi ve siyah danscilar gibi ilkleri hafizamiza kazikazanladigi mahallelerde yuruyorum. Burattuk hayatimdan cikmis belki ama izi silinmemis, mesela bi keresinde alakasiz bi emailimin subject’ine yasandi bitti saygisizca yazinca kucuk capli bi sok yasatiyorum arkadasima leng ulubey terkeyledi bizimkini mictik diye. Fonda yavastan Feelings, nothing more than feelings caliyo…Her beyaz atletli rasta sacli amerikali bana onu hatirlatiyo…

Sonraciima yine yillar yillari kovaliyo…(naber calikusu?) Ben, ulubey ve bir kac yakin arkadasimiz bi partiye gitmek durumundayiz. Partide burattuk gecenin buyuk suprizi olarak sarki soylicekmis. Oh la la champs elysee!! Ulubey itirazlarda, amerikalilar burattukun kim oldugunu bilmiyolar ama kacilmasi gereken bi durum oldugunu idrak etmisler yan cizmelerdeler. Enivey gidiyoruz. Burasi son derece kot tshirt budweiser kafalarinda bi mekan, bi sokak, ve hatta mahalle. Ama icerisi normal kalabaligin yaninda kendini golden globes after partisine geldim sanan yacik beee torkish genc ve kimi de hafif karta kacmis kizlarla dolu. Rofleler krepeler les kaldirimlari supuren mor tuvaaletler girla…Ben mecburi konsomasyona cikiyorum ulubey tedirgin amerikalilara icki ustune icki aliyo ortami yumusatmak icin, bi yandan da aramizdan birinin elinde hic ama hic birakmadigi bi GAP torbasi var ve alkolun dozu yukseldikce torbanin muhteviyatina dair meraklar sivrisinek isirigi gibi kasiniyo da kasiniyo.

Derkeeen uzaklardan bir yerlerden burattuk gorunuyo. Bize bir sarki soyler miydiniz? Aa yoo hayir yapamam, ama lutfennn alkis alkis…burattuk oldugu yerden allah belami versin 2 gozum onume aksin ayni ama ayni yasandi bitti saygisizcadaki kiyafetiyle sahneye dogru yuruyo. Belki pantalon deri diil jarse, ama beyaz gomlek, tokali kemer, parlak siyah pantalon, toto moto yerliyerinde. Yuruyooo, yuruyoo tam bizim oldugumuz yerden sahneye cikicakken bombaaa die bana carpiyo yanlislikla. Ne bi pardon ne bisi. Oh my blog! OSS, taksi, motorsiklet gozumun onunden geciyo, yaa demek simdi boyle olduk burattuk hicirlarinda ickiler yuvarlaniyo. Sarkimiz Bebegim! Sahnedeki muzisyenler, artik zom olmus amerikalilar ve ulubey kafalarini gomucek bi avuc kum ariyolar…Burattuk en evrensel ve jam session’a musit parcasinin bu olduguna kanaat getirmis kah klavyeye geciyo kah orkestrayi yonetiyo ve soyluyo da soyluyo elleriyle mutemadiyen “devam” anlamina gelen bi dondurme hareketi yaparak hem de. O anda nasil desem buyuyunce erol evginin sacinin peruk oldugunu anlayip sinir krizi geciren kuzucuklarim, Times Square’in isiklari sonuyo, Brooklyn kopsurunda trafik duruyo, kalbimdeki burattuk salteri daaannnnfissss die iniyo.

Artik duruma tahammul edecek hali kalmamis amerikalilarla kendimizi disari atiyoruz. Bu arada ulubey ver abi ben tutiym katakullisiyle GAP torbasini kapmis aciym mi aciym mi yapiyo. Torbayi aciyoruz ve tatatataam tanita tikaram..Icinden nukleer silahlar ve soguk savas ve geopolitik ve ying ve de yang tadinda dosyalar cikiyo. Bir kutu da kurabiye! Banyodan yeni cikmis sekilsiz kahkullu ergen saskinliginda uluslararasi nukleer bilmemne sirketlerinin hangi akla hizmet kurabiye dagitmis olabilecegini cozmeye calisiyoruz, beceremiyoruz. Ayni benim burattuk sevgim gibi bir muamma olarak yaziliyo kisisel tarihimize nukleer kurabiyeler. Birer isirik alip yorgun argin kendimizi taksiye atiyoruz. Ne cok calisiyorum di mi diyorum ulubey’e. Evet birak artik calisma diyo ulubey. Evet birakiym diyorum. Sonra taksiciye donuyorum: kardes, radyonun sesini biraz acar misiniz?

Birinci Geleceksel altin loonybin odulleri sunar:

Posted in an education, film, muzik, new york, ricky gervais, swell season, ulubey, wayward cloud on November 3rd, 2009 by Loony Bin – Be the first to comment

Seviyeli, kaliteli, ve SAMIMI (bi de bu cikti) olmasi kaydiyla elbette, sann-atsal & hatta kulturel urunleri kuturdetmeyi ne cok sevdigimi biliyorsun sevgili asansorde kimse yokken dotune kacan donunu duzelten, ama bi yandan da lan acaba guvenlik kamerasi var midir telasina gark olan saygin okuyucu…
Bu aralar neler izlenmis nelere cemkirilmis kimlere ne oduller verilmis gel bakalim hadi madem:

Yaziklar olsun sana verdigim emeklere odulu: invention of lying filmiyle ricky gervais’e gidiyo. Bu adama verdigim emeklere, dizdigim incilere yaziklar olsun azizim. Rickyciim Office’le kalbime taht kurmus, Extras’la capa atmis, her sabah metroya yururken dinledigim, dunyanin en katiksiz gerizekali insani Karl ve Extras’da da menajerini oynayan gizli hazine Steve Merchant ile yaptiklari dahiyane geyik poscastleriyle de kazik cakmisti. Sonra Office’in Amerikan versiyonunun ve Ricky’nin odul torenlerinde yaptigi ah sizi gidi amerikalilar siziii sakalarinin basarisinin gaziyla bi hadi len bu adami hollywood’a pompalayalim aceleciligi basgosterdi. Dibine yanmis usulu ghost town diye zavalli bi film cektirdiler buna extras’daki o bisi isteme benden buz gibi sogurum senden karakterinin sulandirilmis haliydi. Cok mikik bi filmdi amerikan b tipi rom-com, yaptim sakayi kaptim kizi leading man’i olmamisti tabii rickycikden. Krediden yedirdik sesimizi cikarmadik. Sonra invention of lying haberleri geldi. Kendi yazip yonetecekti. Kimsenin yalan soyleyemedigi bir dunyada looser bi senaryo yazari (ricky) ilk yalani soyleyip hayatini ve hayati degistirecekti. Askmesk, din, sinema, para, un, sohret hersey tepetaklak olacakti. Bi heyecan bi hezeyan bu bugune kadar nasil kimse cekmemis lan dahiyane konunun ricky’nin sarkastik ellerinde kimbilir ne sahane yerlere gidecegini hayal edip umitlendik. Sonuc maalesef husran. Yine bi denyo romantik komedi cabalari jennifer garnerla, bosa gitmis bi dolu sahane cameolar, kendi kendini aciklayan, firsat kaciran, sikici mi bayici bir film cikmis ortaya. İngiliz usulu cevik ateist komedi anlayisini amerikanlastirinca komik olmuyormus demek ki. Askolsun ricky.golden globe’da al bari gonlumuzu.

Karpuz karpuz olali boyle muamele gormedi odulu: Tayvanli Ming-liang Tsai’nin muhtesem The Wayward Cloud filmine gidiyo. Ulubeyle film zevkimizin ne kadar uyusmadigini biliyosunuz artik. Ulubey evde olmayip da azcik zamanim oldugunda sayko zevklerimi tatmin edici filmler izliyorum ben de napiym abi hugh grantle bi yere kadar. Wayward da bu kategoriden mideye indirildi alt kattaki evlatlik bebekleri uyaniyo diye her dakka televizyonunuzu kisar misinizzz yapan lezbiyen ciftin lan kari abartti gunduz gozuyle porno izliyo diye sikayet etmesini riske atarak hem de. Zira wayward bildigin konulu erotik. Kurakliktan kendini karpuza vermis bi tayvanda, porno yildizi Hsiao-Kang ile sevgilisinin hikayesini neredeyse hic dialogsuz ama nerden ciktigi belli olmayan trallalala danslar ve sarkilarla anlatiyor. Ben cok sevdim. İzleyin ama kulaklikla.

Ben guzele guzel demem guzel sismanlarsa odulu: sinemateklerin italian for beginners’dan taniyacagi Lone Scherfig’in An Education filmine gidiyo. gecen sene sana hediye aliyo gibi yapip aslinda kendime calistim sevdicek cikarciligi kapsaminda ulubey’i broadway’e goturmustum cehov’un seagull’ini izlemeye. Basrollerde kristin scott thomas ve bay seksapel peter sarsgaard vardi (sana karsi bos diilim peter). Offf nasil sikildik nasil lan tEyatro bizim neyimizelendik anlatamam. Oyunda biraz bi bizi ayik tutan ha ne dio bakiym kimmis nolmuslandiran Nina rolundeki (hani konstantin’in yavuklusu da yasli yazar trigorin’e asik un meraklisi lolita) Carey Mulligan’di. An Education’da da mulligan ve sarsgaard basroldeler. Senaryoyu high fidelity’nin falan yazari Nick Hornby yazmis severler guzeli gencuse. Sundance’den oduller bi gaz bi gaz reviewlar oscar buzzlari falan iyi madem gidelim dedik. Yok anacim olmamis olamamis. Mulligan 1961 ingilteresinde yasayan cok ama cok zeki cok ama cok guzel ve cok ama cok bakire bi jenny’i, sarsgard da onun aklini celen parali ve kulturlu gel bir seni egiteyim gor bak sonra neler edeyim David’i oynuyo. Mulligan’in kabiliyetini, sonraki guzel islerinin isaretlerini, bir yildizin dogusunu izlemek icin fena firsat degil ama offf o klise karakterler o salako hikaye falan cekilmiyo hic. Alfred Molina bile cekilmiyo. Ustelik petercim da sismanlamis, hem de ne kotu bi sismanlama boyle asiri sisman erkekler zayifliyinca hani memelerin yanindan garip orantisiz bi yag sarkar ya o hesap. Normalde yakisikli oyuncularin yari ciplak sahneleriyle gozumu boyatirim kotu filmlere ses cikarmam ama olmadi bu sefer. Vurun martiyi diyorum kendilerine gebersin de kurtulalim aman of.


Ben sana hayran sen cama tirman new york odulu:
icinde fatih akin’in da oldugu farkli yonetmenlerin cektigi, new york’da gecen kisa kisa ask hikayelerinin harmanlanmasindan olusan New york I love you filmine gidiyo. Cekildi cekilecek hallerinden, sinemalarda trailer’inin donmeye baslayip aaa resmen ugur yucel’in yuzu koca ekranda heyt be ahan da fatih akin yazdi asamasina kadar son derece heyecanla, cirpintiyla ve gururla bekledik bu filmi. Saka diil, eni konu bir hollywood produksiyonunda iki memleketli iyi adam olunca, esliginde nathalie portmanlar, mira nairler, chris cooperlar, robin wright pennler, julie christieler daha kimler kimler, insanin bi ici icine sigmiyo vesselam. Filmi bir de suslu de la puslu premiere’inde izledik. Cok guzel bir geceydi ama cok guzel bir film degildi maalesef. Creme de la creme kadrosuna, iyi yonetmenlerine ragmen biraz NYU Film School donem odevi gibi olmus filmler. Belki mutlaka bir ask oykusu olacak diye kisitlamasalarmis adamlari daha orjinal bisiler cikabilirmis ama sonuc biraz vanilya, biraz turistik bi New York olmus. Bence yurt disinda gosterime girdiginde begenilecektir, ama New York’da New Yorklular pek yemedi bu balthazarda kahvalti, pastisde aksam gibi klise replikli filmi. Cokca insan da filmin “beyaz”ligindan dem vurdu etnik gruplarin streotype temsiliyetinden…. Ama iyi haber de su: filmin en iyi kismi fatih akin’inkiydi. Ugur yucel cin mahallesinde yasayan ve karsi dukkandaki kiza kafayi takmis son demlerde yikik dokuk bir ressami oynuyo. En “kisa film” tadinda, bi hikayesi olan, bi yerden kopmus gelmis, baska yerlere de gidebilirmis hissini veren, ve yasayan bi new york mahallesini kullanmayi kotarmis film buydu, guz
el de reviewlar aldi. İzleyin bence.

Sanatcilar olgunlasmasin imza kampanyasi odulu: swell season’un yeni albumune gidiyo. swell’i cildirarak sevdigim once’dan hatirlarsiniz. Hani su kalbime bicak gibi saplanan sarkilarin oldugu, minicik ici dolu tursucuk film. Filmden sonra Glenn hansard ve Marketa Irglova hem asklarini hem de muzikal birlikteliklerini (hahahhaha bu lafi kullanmayi hep istemisimdir) devam ettirdiler. Gecen yaz central park’da izleyip lann bunlarinki asksa bizimki ne menvalinden huzunlere gark olmustuk ulubeyle. Sarkilar daha eskimeden yeni album haberi geldi: strict joy adi. Glen’le Marketa ayrilmislar aaa yikildik, ama bu ayriliktan sahane bi album cikar kesin bencilligiyle de sanki sevindik. Yok maalesef, bu da olmamis. Sarkilar guzel ama hancer bicak yok, karin agrilari, glen’in tutmayin beni seviyorum hulenn ciglik vokalleri de yok. Olgunlasmis bunlar. Biraz da Marketa dizginlemis sanki Glen’in Frames’den gelen rock hallerini. Dinliyorum, siz de dinleyin derim ama iste cok da guzel diil.

Bi de gecen ay canli canli gordugum juliette binoche & robert redford maceralarimi yazcaktim aslinda ama onlar kendi postlarini hakediyorlar bi dahaki sefere kalsinlar.

Ha bi de bu postu, kivircik saclarini luleleri bozulmasin diye taramayan suslu kizlarim, gecenlerde bana cok tatli bir mail atip “blogun muptelasi oldum. En bastan basladim bitince ne halt edicem yeni biseyler yaz” diyen s.’ye ithaf edelim bakalim. Yazisiz kalmasin kimse, aaa darilirim bak.

teoride aysun kayaci pratikte coney island

Posted in boyle de bisi oldu, coney island, new york, ulubey on September 5th, 2009 by Loony Bin – Be the first to comment

Yaz boyunca evin salonu belek otel havuzbasi, mutfak kaleici kebapci ocakbasi Antalyasal derecelerde seyrettiginden yatak odasinda ve mahallemizin bilumum kafelerinde hapis yasadik. Ev oyle sicakti ki mesela eski filmlerdeki gibi acilen dogum yapan biri olsa ve ebe otoriter bi ses tonuyla “cabuk su kaynatin temiz havlu getirin!!!” diye emretse valla kaynatamam ablacim cok sicak oluyo bayiliyoruz diye cemkiricek halde ve biz kendimiz kaynama noktasindayiz be umrumdu senin bebeeeen gicikliklarindaydim. Ha BI DE bu new york’un yine iyi halleri…bu kadar igrenc iklimli bi cografyanin (yazlar nemli ve kabus kislar dotumuz donuyo ve ruzgarli) dunyanin merkezi haline gelmis olmasi da beni ayrica lady gagalandiriyor sevgili tatilden yeni donmus yanik tenli bihterciklerim…

Hava boylemesine sicakkene ulubeye cok defalar yavrucum nolur bi deniz kenarina gidelim bak ada burasi ada 4 yanimiz su (bir adanin kac yani olabilir sayin cosinus: geometrim de cografyam kadar iyidir) yalvararak nafilelendim. Ulubey havuzbasi sevmez beach’e alerjik falan derken butun sosyetik -hadi sosyetigi gec medeni -hadi medeniyi gec burjuva secenekleri reddetti tabii Mr. o bir kovboy o bir halk cocugu. Sonra gunlerden bir gun Coney Island’a gidelim bak hani Annie Hall’da var boardwalk falan romantik olur dedim o da aaaa olur diyiverdi biz kalktik sabah koru atladik trene koyulduk yola.

Simdi new york yabancilari icin soyle ozetleyebilirim durumu: coney island manhattan’dan bir saat uzaklikta, brooklyn’in guneyinde atlantik okyanusuna bakan bir plaj kasabasi. Bi dolu filme, kitaba, muzige konu olmus, boardwalk’i, mermaid parade’i ve bugun tarihi eser kabul edilen cogu da kapanmis lunaparklariyla meshur…mesela annie hall’da woody’nin babasi carpisan arabalarda calisir hani, Darren Aronofsky civarlidir: Pi, turk genc kizlarinin gozdesi Requiem for a Dream falan oralarda gecer, Sopranos’un bi dolu bolumu keza…Lou Reed, Tom Waits, David Bowie, franz ferdinand, death cab for cutie sarkilarinda adi gecer…
(kopek gibi linkledim tiklamazsaniz darilirim sarkilari dinleyerek okuyun yaziyi bakiym)

Amma velakin bu cool referanslara ragmen coney island son derece de turistik ve vicikvicik ve halk plaji bi yerdir. -Mis yani. Ne bilym ben. populer kulture guvendim guvenmez olaydim, ben bilirim buralari havamdan kimseye de sormadim, kimseden oyk igrenc diye de duymadim bugune kadar, ulubeyden ok almanin suursuzluguyla bi googlelamayi bile aman vazgecer mazgecer riskinde gorup ciktim yola… halbuki simdi simdi anliyorum ki kimseden coney island igrenctir gitmeyin diye bisi duymamis olmamim sebebi bugune kadar, bunun bi nevi sinifsal bi bilgi olusuymus…simdi mesela gulhane parkinda cok epheral ya da cute bi moda cekimi gorup begenebilirsiniz ya da yeri gelir ben bir ceviz agaaaciyimmm diye cildirabilirsiniz ama kalkip gulhaneye gitmezsiniz, arkadaslariniza da abi gulhaneye gitme sakin cok feci demezsiniz cunku buna gerek duymazsiniz sosyallesme dagarciginizda oyle bir ihtimal yoktur cunku. (buraya kadar okuyup burda aaa sinifci pislik soku geciren okuyucudan ozur dilerim evet haklisiniz aysun kayaci bi post oldu napalim begenmeyen kafkasina almasin)

Tahminim serin bir sonbahar ogleden sonrasi coney island’a park edilse cok kisa film cektik arkadaslarla olmus mu bi gun de gecirebilir bazi model insan…oyle de bi eskimis pop sarkisi havasi alinabilir, bi atkinin icinde kalmis ipeksi saclar ruzgari esebilir, odagi bozuk resimler cekilinip devianart sarmallarina sarinilabilir…

Ne ki bana dar geliyor gobeim firtliyor boyle kiliklardan..ben istedim ki bir okyanus, bir kum bir de ulubey…icabinda bi sosisli bi kitap bir gun olsun…ama olmadi…giderek kalabaliklasan metronun nufusu, tren koridorunu kaplayan devasa buz kutulari, yol boyunca yenen yumurtali sandviclerin kokusu ve amerikanin bir numarali sorunsali tavan yapan teenager desibelinden ipuclarini aldiysak da BU KADDAR olacagini tahmin etmedik. Sonucta koca okyanus dedik anasini satiym. Ama 2 saatlik yolun sonunda 15 dakika dayanabildik ve ayagimizi suya bile degdirmeden Sasal (poland spring olsun hadi) sise sulariyla kafamizi islatip gerisin geri trene attik kendimizi…bu onbes dakkanin onunu da kenardan satin aldigimiz zittirimoktan semsiyeyi kuma sabitlemek icin harcadik ustelik…

Manzara suydu cunku: kumun ustunde cadir kurmus 20ser kisilik aileler, ev yapimi naylon kabanalar, pilli teyplerden gozeneklerimize tecavuz eden ucuz latino muzikler, cayircayir cocuklar, alisan haltetmis kum ustu mangal dumanlari, camur kaplanmis duslar, milim yer olmayan bir sozumona okyanus ve santim golge olmayan bir plaj…ortam o kadar absurd ve sicak basa gecmis bir haldeydi ki mesela boardwalkin kosesinde minnak bi cimlik alanda adamin teki devasa bi piton yilanini boynuna sarmis guya show yapiyo ama onu bile izleyen yok….kendi kendine adam yilanla hahahahhaha

Ayhh enivey plaj bizim neyimize, okyanus bizim neyimize, haftasonu kacamagi bizim neyimize tabii de…. İyi de oldu aslinda. Feci simarmis ben her milimini bilirim bu sehrin pehhhh havalarimi, ayhhh sikildim bu sehirden nankorluklerimi gordu matmazel new york, bana bi al sana kapagi yapti. Bu kadar orta mali bi bilgiye bile erisememissin madem sittin senedir, coney island’a gidilmiyceini bile bilmiyosun madem…al bakiym sana mustahak yapti. Yani max cohenlerim marion silverlarim iki bolum arasi on santim boy atan bulent ziyagillerim New yorkla boy olcusulmeyecegini yineyeniyeniden anlayarak giriyoruz fall sezonuna. Ayagimizi denk alarak, geceleri calisirken denk alinmis ayaciklarimizin usumesinin kiymetini bilerek, battaniyenin altina sokularak. Hadi bakalim hepiniz hosgeldiniz loonybin fall sezonu acilmistir kirmizi kurdelelerle FELAM.

ingilizcemiz BAYAA iyi

Posted in boyle de bisi oldu, new york, scrabble on July 16th, 2009 by Loony Bin – Be the first to comment

bu arada su sag kosedeki 35 puanlik ufo-of-wo kombinasyonu icin de yemedigim bullshit kalmadi. neymis efendim wo diye bisi yokmus.
ya bi git allaaskina

Bomba Imha Timi ve Juliette

Posted in boyle de bisi oldu, new york, tamba tumba, ulubey, williamsburg on July 14th, 2009 by Loony Bin – Be the first to comment

Haftasonu williamsburgdeki Beer Garden’a gittik bi arkadasimin dogumgunu icin ve maceradan maceraya hopladik sevgili joey tribianilerim…Williamsburg bi zamanlar Manhattan’dan kacis mekkesi, ruhumuzun sayfiye yeri gibi juri ozel odullerine sahipti ama artik maalesef “oldu”, Galata sendromu mu dersiniz, Alacati gribi mi iste ondan kapti buyusunu yitirdi… yine de bi suru yere on basar bes ceker gidiyoruz seviyoruz falan…

Williamsburg’e giden L trenine gencler Love Train diye isim takmis cunku kizlar guzel oglanlar havali, bi American Apparel ve vintage ruzgari esiyo flortlesmeler kesismeler girla…( Gerci Hell Train de diyenler var ama o ayri bi yazi konusu..)Biz de ulubeyle vitrin bakiyoruz halimizden memnunuz. Benim zaten hayatta en sevdigim sey ulubeyle trene binmek niye bilmiyorum bi romantik geliyo. Belki tren hareket ettigi surece baska hicbiryerde olabilme ihtimalinin olmamasinin verdigi teslimiyet ve rahatlik, belki trende kimseyi tanimiyo olmak bi biz versus dunya hali, belki kimsenin dilimizi bilmemesi ve istedigimiz gibi konusabilmek, bi yere gidiyosak birazdan eglenceli seyler olucak, eve donuyosak da kaldik basbasa hissi, bunlarin hepsi iyi geliyo bana sanirim. Bi de tabi soyle bi durum var ben toplu tasima araclarina bindigimde hemen bi etrafi kolacan ederim ola ki bi durum oldu ne bilym bomba dustu kotu adamlar treni ele gecirdi kimin kafasi calisir kimle suc ortakligi ederim, kim Jack kim Sawyer kim Locke falan diye ve mumkumse mavi yerine kirmizi kabloyu kesmeyi bilecek birinin yanina oturmaya calisirim …hahahaha yaaa bole de sayko bi insanim. Neyse sanirim ulubey olunca bu Jodie Foster aksiyon filmi hallerim de bi sakinliyo.

Beer garden’da masa paylasmak mecburiyetten. Bizim sansimiza da sarhos irlandalilar dusuyo ki of of oof. Ben teoride Irlandalilarin Iskoclarin falan hastasiyim ah aman ne seksiler aman ne coollar ah o aksanlanirim hemen. Sarkicisina turkucusune ayri hayranim zaaati biiyosunuz..Ama pratikte tahammul edemiyorum kardesim bu da ne tur bi irkciliksa artik. Tabi filmlerde koyuyolar bunlarin arkasina yemyesil cimleri veriyolar ellerine bi gitar bi de kavusulamayan eski sevdicek ya da kavusulamayan eski ideoloji gelsin The Commitments’lar gitsin In the name of fatherlar…Halbuki bunlarin sarhos modeline pacayi bi kaptirirsan valla Bodrum’da pembe popolu Ingiliz turistlerle Gumbet diskolarinda mahsur kalmistan beter olursun oh la la.

Enivey..Dediklerinden hicbisi anlamadiimiz Irlandalilari her anlar gibi yapip hi-hi evetledigimizde kadeh tokusturmaktan kafalari bulduk ve Beer Garden’i terkedip kendimizi Juliette’e attik kalan saglar bizimdir ekibi olarak.Burasi benim diil Williamsburg’de koca New York’da en sevdiigim yerlerden biri..Yan catidan komsunun kedisi gelir, mohitolar superdir, teras pufur pufur eser, misafir gezmesini de kaldirir, oylesine ugramayi da falan derken kendimizi mohitolarin nanesi ve hayatin gayesi sohbetine verip cilalandik. Ama hava bi soguktu ben de kot montumu usuyen birine vermisim ve garsona “acaba pasmina falan gibi bisey var midir?” deme gafletinde bulunmamla hipster ironik sac kesimli garson cocuk k-o-p-t-uuuuuu. Nasil bi gulmek ben yerin dibine gectim allaaaan mal manhattanlisi pasmina istedi yaaa sen bizi ne sandin bacim kategorisinden cocuk da turizm otelcilik tarihine gecti musterisinin suratina patlayan sarkastik garson kategorisinden. Bu arada 2de bir de kediyi soruyorum kedi geldi mi kedi gitti mi kediyi getirsene cocuk iyice gicik oldu bana. Masadaki adi arkadas bozuntulari da ehe kusura bakmayin bin monte carlodan geldi falan gibi gerzo esprilerle iyice eziklediler beni.

İntikamimi kendini cok down-to-earth sanan ekibi yeryuzunun en lesh barina goturerek aldim ben de sonra oh canima degsin. Burasi sanirim Williamsburg’de gece 2den sonra kendine diil one night stand aciyi hafifleticek bi hamburger bile bulamamislarin son duragiydi zira ben daha bu kadar cirkin ve daha cirkin insani bir arada gormedim, ismi mismi de yoktu. Biz de yedigun portakal-etil alkol kokteyllerimizin de etkisiyle geceyi ufak capta bi ilk yardim kriziyle sonlayip trenlere dagildik. Ben hemen etrafi kolacan etmeye basladim klasikk… Ama Love train olmus mu sana Looser train..Bi ucta kustu kusucak zenci bi kizcagiz, hemen yaninda yem olucagi kurt ve de kush, obur ucta horul horul uyuyan bi adamcagiz ve onunla resim cektiren frat boylar, diger tarafta sevismeye bes var dayan kizim sizma bak noolur ciftler derkeennn ulubeye baktim. Hem Jack’im hem Sawyer’im biricik Mc Gywer’im diye gecirdim icimden: ola ki bi durum oldu ne bilym bomba dustu kotu adamlar treni ele gecirdi iste bu adamin yanina oturulur didim…

sonra dusundum alla alla 2 yazidir icim bi ferah noluyo ki ne diye. Sonra Manhattan’a, eve geldim…

Moby & NostaljiSpor Bin

Posted in boyle de bir insan var, moby, muzik, new york, yoncimik on July 10th, 2009 by Loony Bin – Be the first to comment

Eskiden bi Moby vardi majordu epey. Park orman’da mi ne konserine gitmistik dolunayli bi geceleyin. New York’dan geldiim ilk yazlardan biriydi, pasli’nin spor ayakkabilarini caldiim yillar gerilerde kalmis, hayatima H&M girmis bildigin nisanliyiz, umitspor bi hafiflik vardi omuzlarimda nothing can stop us nooowwwww baya icten soluyodum biliosunn Moby de New York’da yasiyo hi-hi evet gibilerinden… Sonra bi kere bi partimside gordum Moby’yi sonra ogrendim ki TeaNY diye bi cafesi varmis lower east side’da lennnn minnak bi yer adam servisi bile kendi yapiyo bole canim bi bakar misim Mobycim diye surrealleniveriyosun..Ben bu arada H&Mden Urban Outfitters’a terfi etmisim ve umitspor’da kontratim bitmek uzere hadi hayirlisi…

Sonra bi sure daha gecti baktim bu TeaNY marka caylar bildiin supermarketlerde satilir olmus tadi da bi gereksiz,Moby benim icin bi cay markasi resmen, nasi Yoncimik artik bi canta markasi hayatta aklina gelmez aboneyim abone’yi dinlemek ole bi moda gectim bi daha da cikamadim vesselam…

enivey davidlerim lynchlerim bole bole aradan yillar gecti derkennn geldik bi kac gun oncesineee..futbolu da birakmisim diil organik cay rakima buz koymuyorum oyle bi Ilyas Salman filmi hallerdeyim terfi edecek bi yer de kalmamis anasini satiym Barneys zili calsa kim o demiycem…Aaaaa bi baktim Moby’nin afisleri her yerde…wait for me diye ay oyle bi dokundu ki bana bu tipitip adamlar anlatamiyciimm: beklemez onlar beklemezzzz ayyy kuzummlandim birden.

Sonra eve geldim bi kosu dolabi actim bi zamanlar ugruna pasliyla soguk savaslar yasadigimiz mavi adidaslari buldum. bi kac sene once ay rahat edemezsin o ayagindakilerle ucaga binceksin al bunlari giy diye bana vermisti pasliko… yirtik pirtik hasat ama nasil guzeller opup sevesim geldi…sonra gittim albumu dinlemeye basladim, once pale horses, sonra mistake sonra wait for me…ustelik TeaNY’dan da ayrilmis Moby…Ferahspor formami giydim sonra, puripak oturdum bu dutturuk yaziyi yazdim ne sonunu bagladim ne bisi..

ve pale horses’in guftesi ole icli ki ishmael’lerim…bildiin hicirdak…

“Put me on the train, send me back to my home
Couldn’t live without you when I tried to roam
Put me by the window, let me see outside
Looking at the places where all my family died”

Camille Claudel ve Paranoya

Posted in Kibariye, blog, boyle de bisi oldu, camille claudel, new york, nils ve ucan kaz, paranoya on June 27th, 2009 by Loony Bin – Be the first to comment

Modern hayata dair gozlemlerim bitmek bilmiyor . Bu hafta da cok a la New York aktivitelerde bulunurken (ornegin yagmurlu bir ogleden sonra New Museum’a gidip kendimi enstalllllllasyonlarda kaybederken, henuz hipster bile olmamis cok gizli lokantalarda Japon tapas yerken, Angelika’nin geceyarisi gosterimlerde baban da mi bagimsizdi ulen filmleri izlerken, sabah gunes dogarken manitayla pisikletlerimize atlayip Union Square farmers market’dan organik zerzavat alir ve birbirimizin capaksiz gozlerinin icine bakarken, bir Pazartesi gecesi daha Eldridge’e hic sira beklemeden girerken, off off Broadway sovlarda yakinda cekecegim sarkastik kisa filmime oyuncu ararken) aklima cok oh mon dieu fikirler geldi. Bu fikirler aklima kesinlikle gece saat 2de Canim Ailem’in sezon finalini izleyip hicir hicir aglayip lan ne guzel sarkiymis neymis bu deyip Youtube’dan Kibariye’nin anlamazsin sarkisini 32 kere ustuste dinlerken ve hormonlu kiraz yerken gelmedi.
Soyle ki:

- Starving artist (acim ulannn modeli san-atci) diye birsey kalmadi bilmem farkinda misiniz. Herkes baba parasiyla ressam oldu. (Sen degil hayatim, sen baskasin bambaska) ressam olamayan da kurator oldu. Onu da olamayan new media san-atcisi oldu. Parayla parasizmis gibi yapmak moda (Gumussuyu pasajindan alinmis gibi duran tshirte 300 dolar bayilmak, milyon dolar kira verip evi copev modeli dosemek), cidden parasiz olmak not cool oldu. Camille Claudel mezarinda donmekten bitap dustu harab oldu.

- Date edilecek adam/kadin kalmadi. Bunu zaten senelerdir bekar arkadaslarimin tak etti canima hulenn serzenislerinden biliyodum ama gecen gun aldigim bi email ile durumun vahematini iyice kavradim. Bu arkadasim baska bi arkadasina sevgili ariyomus. Kisi genc guzel, kariyer sahibi ve supermis, gerekirse resim de yollayabilirmis, acaba elimde uygun bir aday var miymis. Abi bi arkadasina hic tanimadigi bir insanin hic tanimadigi ve tanimadigin bir arkadasini ayarlamaya calismak (bu arada ayri sehirlerde ikamet ediyoruz) nasil bir zurnanin dirt dedigi yerdir? İsin absurd tarafi ben eskaza bu ayarlamayi yapsam, bunlar 2 ay sonra da evlenirler. Hayir ben ne anlarim benim model zaten fabrika cikisi hatali da -herkesin her saniye ay adammm yok kizz yokkk diye sikayet etmesi sonra da yil basina 32 tane dugune gitmemiz beni taskinliklara surukluyor sevgili Nils ve ucan kazlarim. Bu duruma kapanin elinde kalma sendromu desek olur herhalde. hayir sendrom zaten yabanci kelime kapanin elinde kalmayi da Pinar Aylin cevirsin Oxford duzeyi Ingilizcesiyle al sana 2010 eurovizyon besincisi mis gibi sarki.

- Alacak tek bir kilo ve yapacak tek bir paranoya kalmadi. “Ufff acayip siskoyum” dedikce “yavru gibisin” diyen ulubey, “hic bile cok tatlisin” diyen annem (tatli bizim ailede siskonun kod ismi oluyo gibi de bi paranoyam var cunku) ve olaya “atmaaaaaaaaaaa” diye apayri bi boyut getiren paslinin gazlariyla edindigim sahte kendine guveni gecen gun okuldaki guvenlik gorevlisinin “how’s the baby ?” demesiyle yitirdim ve aninda abi adam beni hamile sandi yaaalanarak teselli tutmaz bi krize girdim. Eve donerken metroda lan acaba harbiden hamile gibi mi gorunuyorum diye paranoyanin dibine vurup karnimi tutarak insanlarin bana yer verip vermeyecegini kontrol etmeye basladim. Ama New York’da alti aylik hamile olsan kimse diil yerini gunahini vermeyecegi icin bu testimden pek sonuc alamadim. Bir iki gun sonra ayni guvenlik gorevlisinin “how’r you baby?” demesiyle biraz rahatladim ama yaptigim olum rejimi sonuc mu verdi yoksa adam ilk sefer de how’r you baby demisti de ben mi yarasi olan gocunurlanmistim karar da veremedim.

- Blog yazmayan kalmadi. Gecen gun ulubeyin nolur degistir sunlari duz beyaz bisi sur bak ben vericem manikur parani diye yalvararak yanlis taktikle kume dustugu ve benim oldur allah vazgecmedigim cart kirmizi yenik ojeli parmaciklarimla bi saydim ki, bugune bugun 8 adet blogun hayata gecmesine on ayak olmusum. Bugun bunlardan kimisi hayatta kimisi can cekisiyo gerci ama len acaba bi Mujdat Gezen blog merkezi mi acsam naapsam diye de dusunmedim diil.

- Ve son olarak sevgili esmeraylar…Michael Jackson kalmadi