new york

Mesurlar ve Hayatimdaki Yerleri ve Onemleri

Posted in boyle de bisi oldu, mesurlar, murathan mungan, new york, ulubey on June 16th, 2009 by Loony Bin – Be the first to comment

Bi keresinde annemin bi arkadaslarina yemege gitmistik..Gece uzadi uzadi bi akademik aliyo eline sazi bi oburu vokal yapiyo derken bize tatli bi uyku bastirdi. Bunca yilin verdigi pratikle “hi-hi evet” otopilotuna baglayip misillanmaya basladik kiii…annemden soyle bi cumleyle uyandim: “Bin Murathan Mungan’i cok sever, siir yazar ve mesurlarin hayatini cok iyi bilir!” Dan, dan , dan, dandanakan!! Annem acaba benimle en son 12 yasimda mi konusmustu, uyanik miyim diye kontrol mu ediyodu, sarabi mi fazla kacirmisti, ben halusinasyon mu goruyodum ve en onemlisi ulubey beni bi daha hic sevmiycek miydi…Bunlar o geceden sonra terapi seanslarimin Damat Ferit sorulari olarak kosetaslandilar ama degismeyen bir sey baki kaldi ki o da mesurlar, hayatimdaki yerleri ve onemleri sevgili dünlük…Bugunlerde de mesurlarim ve ben yine bir cok ani paylastik. Soyle ki:

-Gecenlerde Elif Safak’dan bir email geldi. Konu: an emergency please !! Baktim adres de has be has kayitlara uyuyor, aldi beni bir heyecan. Acaba Elif Safak’in bana ne icin ihtiyaci vardi? Pastis’in yerini mi soracakti, baby sitter mi lazim olmustu, yoksa (evet evet kesin buydu), yeni romaninin bir yerinde tikanmis ve benim “gozume” mi ihtiyac duymustu? Buyuk bir heyecanla emaili actim ve ogrendim ki none of the above. Elif Safak Hollanda’da tatil yaparken paralarini & pasaportunu caldirmis, internete de cok az access’i varmis ve otel parasini odeyemedigi icin acilen 1400 euro gondermemi rica ediyomus, gelir gelmez geri odiycekmis. Emailde bincim tatlicim Sems’im en yakin arkadasim gibi bana yonelik bir hitap olmamasina, mesajin ingilizce yazilmis olmasina, parayi gonderecegim banka hesabinin belirtilmemis ve Elif Safak’in parasi calindiginda mesela kocasini, annesini falan degil de beni ariyor olmasina hic kafayi takmayip derhal ulubeyi cagirdim ve cek defterimi getirmesini soyledim. Ulubey benim iyice fittirdigimi ima eden birseyler mirildandi ve “istersen hazir elimiz degmisken Nijerya’daki kuzenlerimize de para gonderelim” dedi ama dogrusunu istersen ben ne kastettigini pek anlayamadim.

-Gecenlerde disari ciktik. Dis-dis-tis-tis. Tuvalet sirasinda beklerken bi baktim mesur sunucu Kelly Choi onumde duruyo ve daha da onemlisi ikimiz de dunyaya ayni promil seviyesinden bakmaktayiz. New York gece hayatinda Istanbul tuvaletlerindeki pacoz kesismeler ve “Istesem manitani 5 dakkada ayartirim da isim olmaz” bakislari yerine bi dayanisma havasi ve aman elbisen ne tatli, aman da aman ayakkabilarin ne coolvari yazismalar dominant oldugundan Kelly Choi ve guluyor mu hickiriyor mu belli olmayan arkadasina ben de katildim ve bi anda 3umuz arkamizdan biri kurmus gibi dansetmeye basladik. Sonra Kelly’nin arkadasi eliyle ssshhhh!! isareti yapip sasirtici bi ust govde gucuyle bi hamlede tuvalet levhasini soktu ve levhayi kocaman memelerinin arasina sokarak gozden kayboldu. Ben de bizimkilerin yanina donup abi biliyo musunuz kimi gordummlendim ama Kelly Choi’u benden baska taniyan kimse cikmadi ve geceye kaldigimiz yerden ve dolayisiyla mesursuz devam edildi. Buna biraz icerledim cunku herkes cok iyi bilir ki yaninizda bir meshur oldugunda cok daha fazla eglenirsiniz.

-Gecenlerde bi arkadaslarimizla mangal yapiyoduk, masadakilerden biri de hamileydi. Kiz hicbir supheye mahal vermeden hamburgerleri goturuyodu ama megersem orjinali vejeteryanmis ve hamileliginin son ceyreginde baslamis bu etoburluk vaziyeti. “Aaa ne acayip hic boyle bisi duymus muydunuz” diye konusurken ben “evet benim bi arkadasima da olmustu tipkisinin aynisi” dedim. Sonra bes saniye dusununce o arkadasimin bi arkadasim diil Friends’deki Phoebe oldugunu anladim.

-Gecenlerde cok mesur bi insan olan Nigerya Krali amcam vefaat etmis. Tanimadigim ama cok seker olduklari her hallerinden belli olan kuzenlerimden bir suru email aldim. Mirasin milyonlarca dolari buldugunu, tek yasal varisin de ben oldugumu yazmislar. Ama bu karisik ortamda kalkip Nijerya’ya gitmeme gerek yokmus. Zaten ulke yasalarina gore vatandas olmayanlar miraslarini almak icin Nijeryali birinin imzasina ihtiyac duyuyorlarmis. Bu yuzden eger acilen bi 5 bin dolares yollarsam burokratik islemlerle onlar ilgilenip parami hemen gonderebilirlermis. Sımdi ulubey’in neden Elif Safak’a para gondermeme karsi ciktigini anladim. Az kalsin butun parami harcayip mirasima konamicaktim ya ne salaaaam, iyi ki ulubey var.

İste boyle sevgili dünlük. Mesurlar ve ben ayrilmaz bir ikiliyiz. Bu arada Murathan Mungan’a siir dosyami ve bazi sarki sozlerimi yolladim. Simdiden cok heyecanlaniyorum. Cevap gelince tekrar yazarim.
Mucux mucux.
Bin.

EDIT: eticinlerim, kuzusarmalarim, chipmunklarim olaya aciklik getiriyorum murathan mungan’a siir falan gondermedim hahahahaha gulben ergen’e ninni de gondermedim aaaa bayiliciiimmm bi kisi daha sorarsa ya silvuple cikolatali sufle. reading comrprehension sifir, oturun!

hint popu & jello (arsivlerden havalanan)

Posted in boyle de bisi oldu, hindistan, hint popu, new york on June 4th, 2009 by Loony Bin – Be the first to comment

bugun bi yandan yeni facebook grubu serefine bisiler yazmak istedim loonybine , bi yandan da 5 yasindaki ulubeyin kuzenleri dil disarda kopekcilik oynarken “ben hasta & yasli bi kopekmisim” diyip yemek masasinin altina kivrilivermesi misali leş-spor usendim…arsivlerden havalanan yapiym dedim madem. teeeee 2005den hem de. en hevesli halimle sag kanattan kaleye akarken…
buyrunuz:

Hindistan’a dair herşey pek bi moda. Kolyesi küpesi yazılımcısı artisti eti sütü kenarı köşesi. Ortada mistik bi durum kalmadı. Felsefesi desen çoktan Deepak Chopra’ya indirgenmiş, hamamböcekli bi diner’in vişneli jölesi gibi bıngıldamakta. Ki yanlış anlaşılmasın beyimizin meditasyon tekniklerinden tutun da en minnak vecizelerine kadar başucu kitaplığı yapmışlığım da mevcuttur. Ancak ne zaman ki üstat’a Will & Grace’de kahkaha efektli bi referans verildi, popüler kültürün gayya kuyularında boğuluyomuşum ip uzatanım yokmuş diyerek kendimi çekiverdim. Uzunca bi müddet yogayla da uğraştık, ders sonu « ay inanır mısın hiç sigara içesim yok. Papatya çayına ne dersin »ler de yaptık, kafidir.

Ne ki bi takım insanlar ve durumlar IQ dehlizlerini geçerek insanın olmıycak bi yerine işleyiveriyor, o minvalden tüm bu cheesy hallere halen bi yerlerimden bağlıyımdır, kim ne derse desin. Pozitif enerji meselesi, kikiko.
Enivey. Bollywood (ve SlumDog) ve Hint MTVsi geyiklerini geçersem, Hint krallığımdan elimde kala kala kaşçım kaldı, ki kast sisteminin en alt halkası oluyo kendileri. Ama o ne güzel halkadır, cıncık gibi yapıyo adamın kaslarını, bi de cakma steril mangolu jeli var ki, canını seven kaçsın. Yalnız her genç kızın yakınen bildiği üzre kuaför/manikurcu/kaşçı ekibiyle iyi geçinmek sunnettir. Bu yüzden çalan acaaa, acaaaa yadı yadı yaaaa müziklerine tahammül etmek ne kelime, bi de iltifat ediyorum :
« Bu çalan ne ? »‘beğendin mi » diyo kız hevesle, « beğenmek mi bayıldım, nedir sahi ? » diyorum. Kız bi sevin bi sevin, meğer nişanlısıymıs. Hintce sözlü hafif müzik parça-sı, bi nevi ay parçası.
Bi çırpıda nişanlının Cvsi öğreniliyo, çocuk Kanada’da yaşayan pek ünlü bi şahısmış ve Panjabi MC’nın (aka PMC) çocukluk arkadaşıymış, hatta bak bu şarkıda düet yapıolarmıs. Mesur bi hint popu sanatçısının 2. caddenin köşesinde vıjıvıjı kaş alımıyla iştigal eden bi kızla aşk yaşama olasılığı nasırlı bünyemi sarsmadan aceleyle mekanı terkediyorum ve sınıfsal farklılıkların aşkta yeri olmadığını kendi kendime tekrar ederek sonsuz neşeleniyorum (bi nevi mantra)
Bir iki hafta sonra tekrar kaşçıya gitmek icap ediyo . Backgroundda bizim acaaa acaaaa’dan eser yok ve kaşçı kız pek bi süt dökmüş kedi. « eee, nişanlın nasıl ? » diyorum, aşka inancımı perçinlemeyi umarak.« ayrıldık » diyo kız “evliymiş, üstelik 2 de çocuğu varmış..” Bi nevi Serdar Ortaç-MOS pedikürcüsü romansı. “Erkek di mi hepsi aynı, sen enerjini bozma kardeş” minvalli teselliler vererek eve dönüyorum ve yeni mantramı beynime kazıyorum : bütün insanlar eşittir, Hintliler biraz daha az.

eksi 1 arti 1ve hayal evi

Posted in boyle de bisi oldu, eksi bir arti bir, hayal ev, new york on May 16th, 2009 by Loony Bin – Be the first to comment

Bizim eve yurume mesafesiyle yuz metre, hayat mesafesiyle yuz yil uzakta baska bir ev var. Bazen imrenerek bazen ana avrat duz giderek bazen gaza gelerek bu hayal evinin her gun onunden geciyorum mecburen, bazen degil. Bunca yildir icinden cikan bi hem tasim hem cool hem sevimli adam, bi yerim ama kilo almam hem unlu bir yazarim hem mukemmel anne kadin, bi civildariz biz laylaylom cocuklar, bi ben bundan daha eglenceli bi ailenin yaninda calismadim hizmetci, bi cocuklarin dostu puskullu disney kopegiyim yasasin gormus degilim. Buna ragmen obsesif kisiligimin de yardimiyla kendimi bu ev sakinlerinin mukemmel bi sitcom hayati yasadigina inandirmis vaziyetteyim. Bu evde hicbir cicek olmez, bugunun isi yarina birakilmaz, tuvalet kagidi hic bitmez, yatak odasinda televizyon izlenmez, sabahlari kimse ayagini konsolun kosesine vurmaz, kucuk seyler icin can sikilmaz, gecmise dair pismanliklar, gelecege dair endiseler yasanmaz gibi fantazilerim var.

Tabi bu fantazilerimin birincil kaynagi mor ortancalarin midemde guruldattigi romantik hezeyanlarsa, ikincisi de para esittir mutluluk gibi sakat bir mottoya olan sarsilmaz inancimdir. Madonnanin yakinlardaki benzer bir evi 40 milyon dolara satin aldigi dusunulurse (hadi madonna kazigi faktorunu ve evin buyuklugunu de comertce hesaptan duselim) bu evin de 20 milyonun asagisinda olacagini sanmiyorum. Yani sizin anliycaaaniz benim hayal evime kavusmamin turkce tercumesi fenerin turkiye kupasini almasina denk geliyor.

Simdi diyceksiniz ki abi o kadar da satafatli gozukmuyo, ya da yuz metre otede diyosun ne kadar farkli olabilir yasantilari seninkinden…Hmm…Iste biz bu ahmet kaya celiskisine aramizda new yorkun zirt dedigi yer diyoruz sevgili tuza batirilmis koturdek yesil eriklerim.

New York o kadar ic ice gecmis ve katman katman bir sehir ki bir yandan irklara ve etnik kokene gore kalin cizgilerle ayrilan mahalleleriyle bir balkanizasyonun kurbani oldugu iddia edilebilir, diger yandan da neredeyse tum mahallelerin dunyanin baska hicbiyerinde gorulmeyecek oranda karma/global oldugu soylenebilir. Ayni ayrimlar ve kesisen kumeler hayat tarzlari ve maddi seviyeler icin de gecerlidir. new york’un herseyi boyledir aslinda. Genelgecerle istisnanin kucak kucaga oturdugu, eksi birle arti birin birbirini goturmedigi belki de dunyadaki tek sehirdir new york. Bu yuzden de burda biraz vakit geciren herkes hah cozdum zanneder. Oysa new york onu cekirdegine kadar soyanlari bile hergun bir kez daha sasirtir. İsidir bu…

İste bu yuzden cekirdeksiz karpuzcuklarim, mor ortancali evden on bes saniye otede kutu kutu pense dairemde oturup hayaller kurmaya devam ediyorum. Hani terapistler der ya go to a happy place diye…Ben de mesela yan dairedeki kadinin kertenkele oglu kapimin altindan garip gurup ask notlari attiginda, ya da hicbi isden anlamayan ama sempatikligiyle puan toplayan arnavut kapicimiz bekim meyve bicagiyla deldigi banyo tavanini basimiza indirdiginde, ya da gecenin yarisi apartmanin merdivenlerinde hic tanimadigim bi adami yaninda bavulu oturmus sigarasini tuttururken gordugumde (deodoran esprisi yapmayalim lutfen), ya da kimligi belirsiz bi manyak apartman duvarina markorle gossip girl-blake lively yazdiginda sinir krizi gecirmiyorum. Hemmeencecik mor ortancali eve gidiyorum…

Orda yasiyormusum, sabah 8de daima yapili saclarimla pur nese kalkmisim, kahvemi almis arka bahceme cikmis loonybin’e bisiler yaziyormusum, kocam adnan beye deliler gibi asikmisim ve aklimi en dustan cikmis behlul gelse calamazmis gibi yapiyorum. Cunku biliyorum butun dunyadaki butun sehirler arasinda, sadece new york’da calisarak, didinerek (e biraz da alavere dalavereyle) gunun birinde mor ortancali eve ulasabilirim. New York’un bana bu JLo kiyagini gececegine, yuz yili yuz metrede gecebilecegime ciddi ciddi inaniyorum. Len Fener seneye kupayi alir mi alir valla.

mizmiz fashion week

Posted in boyle de bisi oldu, fashion, new york on March 13th, 2007 by Loony Bin – Be the first to comment
Atil Kutoglu defilesini anlaticaktim, arada kaynadi. Biseyi “yazicam” diyince yazasim gelmio nedense. Yazilcak makaleler, okuncak kitaplar, gidilicek gym’ler ayni mantikla birikiyo da birikio. Tahtaravellinin obur tarafi da malum iste…Biri bana sigara icme diyince daha da icesim, yapma dendikce yapasim, gitme dendikce gidesim geliyo…Bunun son derece basit ve Freudien bi aciklamasi olduguna eminim elbette. Bi gun omzuma bi kus kondu, babam kov kusu gitsin dedi, kovdum kusu kus oldu, sucluluk duygusu cigerime oturdu falan gibi bisiler iste…
Enivey..Yine bu bana ne bana ne oynamicam iste gunlerimden birinde Z. aradi. “Haftaya Atil Kutoglu defilesi var beraber gidelim” dedi. Normalde uca sicraya katilciim bi aktivite, ayrica gecen seferden annemin aciyip bana verdigi esantiyon ay yildizli yastigim da eskimis, aglak aglak suratima bakio. Kacirilmiycak bi firsat yani. Biliosunuz bu tip defilelerin en muhim tarafi belese verilen hediyeler…Gerisi 20 dakkalik bi otur kalk etrafa bak elbiselere bok at eve gel dedikodu yap’dan ibaret ki benim de o mahsulu ekip de toplicak nasi havam yok nasi anlatamam…

Bi de tabi ne giyilcek mevzusu var…Normal hayatinda eteginden elbisesinden odun vermeyen ben, son bi aydir dizleri ortaokul bebeleri gibi giyilmekten asinmis skinnylerim ve yununden diil harbiden kuzunun derisinden yapildigini ogrendiimden beri bi yandan nefret ettigim bi yandan da bu eksi on derece soguklarda baska bisi isitmadii icin ayagimdan cikarmadiim ugglarimdan baska bisi giymis digilim. Ha bi de pilates dersim olduu gunler okula da esofmanlarla gitme adeti edinmis haldeyim ki ulubey resmen ogle yemegine gitmekten utaniyo benle..Ben bu hallerdeyken Z. bi de “cok sik olmak gerek” diince bende iice salterler iniyo tabii. Yani %80 geyik yaptiini biliyorum, cok sik falan olmak gerekmiyo elbet ama, bi zahmet ustume ceki duzen vermem gerektigi de ortada. “ay ben gelmiim o zaman zaten sana iyi bi kavalye olamicam oole hopbidi yapicak havada diilim” diyorum. “gel” diyo Z. “peki” diyorum. Bi suursuzluk aninda kredi kartimi maxlayarak aldiim Diane Von Furstenberg beyazli mavili “gunduz” elbisem dolaptan “noolurbeni giy beni giy sikildim bu H&Mlerin yaninda konuscak hicbiseyimiz yok” yapiyo, Ber de “sakin ha o kotu giyim deme” diince durumun sandiimdan vahim olduunu anliyorum ve caresiz elbisemi giyip taksiye atliyorum.

Hava cok ama cok ama cok soguk. Taksiden inip kosa kosa New York Fashion Week’in yapildigi Bryant Park cadirlarindan iceri kendimizi atiyoruz. Icerisi de cok ama cok sicak. Ustumuze ustumuze iyrenc bi sicak hava ufluyo, bayilmak uzereyiz. Bi de gec kalmisiz biraz, simdiden icerde uzun bi kuyruk olusmus bile…kuyruk boyunca da sinsi bi kaos hakim cunku bu olaylarda davetiyeniz olmasi yetmiyo, bi de davetiye gelince arayip rezervasyon yaptirmaniz lazim. Ama o bile oturmaniz icin garanti diil, cunku davetiyeler de ayakta ve oturmali olarak ayriliyo kim oldugunuza gore. Oturanlar arasinda da baba bi hiyerarsi mevcut. En onde oturanlar en bi prestijliler, bi de iste industry’den insanlar. Onlar hem modacinin hem de sponsorlarin verdigi hediyelerle dolu koca bi torba aliyolar. Ikinci sirada oturanlar sadece modacinin hediyesiyle yetinmek durumundalar. Ucuncu siraya o da yok genelde..Geri kalanlar da ayakta dis gibi diziliyo ki hele bi de o kadar yol tepip yarim saat sira bekledikten sonra topuklularla falan olucak sey diil bence…Enivey..Z.den mutevellit ben de oturcaklar kategorisine yukseliyorum. Listede adlar bulunuyo, son derece kendine guvenliyiz…Masadaki kiz “bu taraftan lutfen” diyo ve hooopppp, bi anda ayakta durcaklar kisminin bekleme sirasinda buluyoruz kendimizi. Isin kotusu durumun bi tek ben farkindayim, “nasi solicem lan bunlara bozulcaklar” die dusunuyorum…hakkaten de bozulunuyo…hemen ayaktakilerle oturcaklarin bi mukayesesi yapilio cabucak icten ice ve “bi hata olmali” havasi hakim oluyo ortama…Yanimizda gazeteci bi kiz var o da “bunu yazmaliyim” tadinda..Ben zerre gocunmuyorum cunku zaten benim orda bulunmam bi hatadan ibaret..Ayagimda da flatlerim var, oole fashion TV izler gibi etrafa bakiniyorum gek gek.
Sonra harbiden bi yanlislik oldugu ortaya cikiyo ve yerlerimize dogru harekete geciyoruz…Tabi ki isin dogasi geregi ayakta kalan insanlari artik zerre kadar umursamiyoruz..Yerimiz 2. sirada. Dolayisiyla bilumum gereksiz sac kremi, sampuan ve nevi beles mamullerden sebeplenemiyoruz. Zarflarimizdan birer tane Atil Kutoglu esarp cikiyo. Ben benimkini ananeme vermeye karar veriyorum. Bayilir boyle yurt disinda basarili Turk protitipine zira…Tarkan, Fazil Say, Tan Sagturk falan “oglum”dur onun icin laf ettirmez, fena yapar.
Enivey…Sonra iste kimler gelmis kimler taramasina giriliyo tabi…Ben bizimkilere Tyra Banks’in America’s Next Top Model yarismasindaki juri uyesi ve nadir yakisikli Hintli insanlardan Nigel’i gosteriyorm onlar da bana Turk sosyetesinin zaarif uyelerini. Hayretler icinde Turklerin hicbirini tanimadigimi farkediyorum, bi sasiriyorum. Sonra bi bakiyorum hepsi ameliyatdan yeni cikip gelmis gibi, yuzler gozler bi sis, bi botoxdan simdi ciktim sekerim durumu hakim, heralde o yuzden taniyamadim die avunuyorum…
Sonra defile basliyo…Eli yuzu duzgun kiliklar var ama oyle aman aman hicbiyerde bulamayacaginiz muhtesem orjinal bisiler de yok…Mesela gecen ayki Vogue’da gordugum London Fashion Week’deki Erdem Moralioglu koleksiyonu gibi “fresh” bi his uyandirmiyo bende. Ama bi tane acayip orjinal bi elbise vardi mesela: boyle elbisenin bi kolunu deli gomlegi gibi yapmis, kol kirilir yen icerde kalir hesabi…resmini bulamadim ama ayni ortaokulda omzum kirildiginda bana yaptiklari butun govdemi kaplayan alci gibi, belki moda experleri cok fashion forward bulmuslardir bilmiyorum, bana bi fenalar geliyo… Bi kadifeler var herkes cok begeniyo, bi kac elbiseye ay bunun aynisi surda burda var falan diye burun kiviriyo insanlar…Mixed reviews anlicainiz…Ama Atil Kutoglu selam vermeye cikinca da herkesi bi vay be gururu kapliyo ister istemez…Herkesin bi suru kere soyledii ve benim de bi kere kisacik tanisip tanik oldugum gibi son derece mutevazi, hazimli bi havasi var bu adamin. O yuzden tipik Turk gazlarinin otesinde de ay insallah cok basarili olur tututu masallah duygulari kabario iclerde. New York Fashion Week sonucta, boru diil. Boyle boyle derken yarim saat icinde falan da hersey bitio zaten…Ben Z’ye tesekkur ediyorum ve direkman evime yollaniyorum. Bi 5 saati DVD karsisinda uyuklayarak gecirdiktan sonra da gerisin geri dizleri asinmis kotumu giyip B.’nin dogumgunu partisine yollaniyorum. “Nasildi defile” diyo B. “eh iste” diyorum nankorce. “Bu aralar da seni hicbisey heycanladirmio” dio B. “evet biraz oole” diyip oturcak bi yer bulmanin onemini kavramis bi insan olarak kosedeki divana konuslaniyorum ve butun gece yerimden kalkmiyorum. Ne olur ne olmaz…

occam's razor & ince hastalik

Posted in boyle de bisi oldu, new york on March 5th, 2007 by Loony Bin – Be the first to comment

Sanirim yanlislikla olumcul bi hastaliga tutuldum. Durdugum yerde soguk soguk terliyorum. Kendimi baya kotu hisediyorum. Ev sicak heralde die camlari aciyorum, o zaman da usuyorum. Cozumu olmayan bi muammadir zaten bu: sicak olunca sicakliyorum, soguk olunca usuyorum..Bi turlu sevdigim bi mevsim bulamiyorum bu yuzden. Zira biliyosunuz komite karariyla baharlar tedavulden kalkali cok oluyor. Al Gore’dan umitliydim bi ara, politik aktivizmi mesaj kaygili tshirt satin almaktan ibaret olan her tuketim kolesi gibi gittim Marc Jacobs’dan “kurtar bizi Al” t-shirtu bile aldim ama nafile..Oscar’a giderken heycandan elektrikleri acik unutmus adam biliosunuz..Bosuna yanmis durmus tabi..Simdi gel de bunu cumhuriyetci bloggerlara anlat…Yandi gulum keten helva…
Bu soguk soguk terleme olayini Koreli manikurcu kizin ahinin tutmasina da baglamiyo diilim aslinda. Her manikure gittiimde beni sadik musterisi belleyip ustume atlayan bi kiz var. Kizcagizin elleri her daim terli ve bu beni igrendiriyo. Kiza manikurumu sana yaptirmak istemiyorum cunku midemi bulandiriyosun dicek kadar da cesur diilim. Gecen hafta eldiven takmadan kofte veren kasaba bisi dicek oldum, aldim agzimin payini zira. bi daha o ukala upper east side karisi nolcak bakislarina maruz kalamiycam, o yuzden Koreli kizin vicik vicik ellerine maruz kaliyorum mecburen…ben boyle yapmacik sinifsal sucluluk duygulari icinde kivranir dururken P. ortalama bi manikurcunun kendisinin 2 kati para kazandigini 40. kere soyleyerek beni ruyalardan uyandiriyo. Kahvemi aldigim yerdeki kasiyer kiz da gunde en az 300-400 dolar bahsis aldiini soylemisti gecenlerde. Oyleyse ben neden bu elem hastaligin pencesindeyim biri soyler mi lutfen?
Gecen hafta sirf tembellikten dersi astigim ve acayip hastayim hocam gelemicem yalanini siktiim icin basima geliyo olabilir mi bu is? Al bakalim simdi cidden hastasin ve ***e ***e kozcusun…kazigi atiyo olabilir mi karma dede?? Hani butun devamsizlik kotanizi doldurmussunuzdur da son bi hayvanlikla hocam dedem vefaat etti falan die major bi yalan sikarsiniz…Sonra kivranir durursunuz lan ya cidden olurse falan die…
Bu kadar komplike ya da spiritual olmayabilir tabi isler..Occam’s razor die bisi var bu hayatta..Yani all things being equal, en basit aciklamanin genelde dogru olan olmasi durumu…Hani Sex & the City’in bi bolumu vardi…he’s not that into you die..o hesap iste…Sen ne kadar analiz edersen et, ne kadar coffee shop koselerinde mizlanirsan mizlan ve ne kadar birbirini gaza getirirsen getir, bi adamin/kadinin seni aramamis olmasinin en basit sebebi seni begenmemis olmasidir..nokta. Bu en basit ve dolayisiyla da en gecerli sebeptir.
Bi cenazeye gittim..herkes cok uzgun..herkes uzgun olmakta cok hakli..herkesin kafasindan muhtemelen ayni sey gecio: nie oldu?..boyle de olunur mu? keske olmeseydi…sonra biri cikti dedi ki evet cok haklisiniz ama ‘stuff happens”…Evet, boyle iste: “stuff happens”. Ben bi once soka girdim, sonra dusundum evet occam’s razor..esittir stuff happens..
Yanlislikla yakalandigim ince hastaliga niye yakalandigima cok da kafa yormamaya karar verdim o zaman…Bi yerden soguk falan kaptim heralde..Koca koca adamlar oluyo baksana, koca koca film artizlerini geri aramio adamlar, ben hasta olmusum kac yazar? dedim kendi kendime..E oyle olunca bakmadim sonra noktalama isaretlerine falan…anlayan anlar nasi olsa..

Depresif Xmas halleri-ripped by Hasim

Posted in TV, boyle de bisi oldu, new york, ulubey on December 15th, 2006 by Loony Bin – Be the first to comment


Tereyagli Danimarka kukisi ve ripped by Hasim Turk dizilerinden kenar susu yaptigim son derece depresif bi haftasonu gecirdim. Persembe aksamindan ulubeyle kuserek altyapiyi da saglam kurmustum zaten. Deadline’lar da kapida kuyruk olmus, depresif ruh halinin en bi sevdigi mevsim. “Cok isim var ama yapamam ki mutsuzum ben” mevsimi..parcali bulutlu bahane yagmurlu…ayriyetten bi de zoraki Christmas heyecanlarinin getirdigi yapmacik turist dalgasi var orta Amerika’nin bagrindan kopup department store’larin yilbasi vitrinlerinin onunde uzun kuyruklar olusturan…Anladiniz iste..Ortam super musait…Yalniz Cuma aksami bi partiye gitmem lazim, o isi bozuyo biraz. Partiyi de ben sahsen kendim organize etmisim super sevdigimiz bi insana farewell partisi, gitmemek bi opsiyon diil…Neyse dedim daha onumde koca bi haftasonu var bilgisayar karsisinda homur homur youtube’lanmak icin, giyinip –suslenmeyip- partinin supriz elementlerini toparlamak uzere baloncuya gittim. Helyumdu, konfetiydi derken moralim duzeldi biraz. Sonra parti mekanina vardim. Boyle eski bi garaji lokantamsiya cevirmisler, fena diil. Ama manager adam hemen sarladi neymis efendim balonlar atmosferlerine uymuyomus…Ulan balon dediin ici sisirilmis mutluluk yalani, bizzat Amerika’nin atmosferine uyuyo, sen tepeye bi avize astin 2 de kirmizi kadife koltuk aparttin diye ne havaya giriosun acaba? Enivey, parti kazasiz belasiz atlatiliyo, supriz gercekten supriz oluyo…Icim rahat depresyonuma geri donebilirim.

Cumartesi gununu ders calisicam ayagina kukilerimle basbasa son 6 aydir ihmal ettigim Turk dizilerine adayarak geciriyorum. Avrupa Yakasi igrenc olmustur kesin yeni haliyle die umaraktan aciyorum bi bolum..Sonra Burhan abi o yeni kiz Makbule’ye “eee Makbule ne dedikodular var bakalim anlat biraz” falan diyo, Makbule de “nolsun valla yan apartmanda 12 numara nobel almis” gibi bisi diyo ve ben kopuyorum. Hahhahahhhahahhahaha. Boyle olmiycak, hemen depresif bi dizi bulmam lazim, herkes anlatip duruyo madem- su 1001 gece olayina giriyorum. Gercekten son derece gergin bi ortam var. Kiza hayat sillesini vurmus kiz cok gergin, adamin kadinlara guveni yok o da hakli olarak gergin, koca holdingi 2 kici kirik mimar 2 kirli sakalli adam yonetiyo is ortami da mecbur gergin..bunlari yemediyseniz dert etmeyin kendinizi muzige birakin..fondaki Turk marsi ne zaman gerilmeniz gerektiginizi haber verio zira..puffffffffffffffff…Adamin 300 binle piyasayi canlandirdigi yerde birakiyorum diziyi.. Zaten baska bolum de yokmus…Hasimcim yeni bolumu de rip eder nasi olsa ama…

Son bi aydir cok moral bozucu oldugu icin bitiremediim kitabimi aliyorum elime sonra: gun bu gundur diyerekten. Kitap kisaca salak gibi devamli daha guzel bi gelecek hayal ettigimizi, halbuki gelecegin hic bi zaman umdugumuz kadar sahane olmiycaini son derece bilimsel bi sekilde kanitliyo. Biraz googleyim diorm olayi-oha! Nil Karaibrahimgil de ayni kitabi okuyomus…Yoksa ben depresyonda diilim de felsefeye merak sarmis, pek bi guzel sacli purpop nese ozgur bi kiz miyim? Hmmm…Ben bunlari dusunurken kapi calio, ulubey gelmis yilbasinda gidilcek kayak tatilimizde kullanilmak uzere cesitli aksesuarlar almis bana…Barissam mi acaba? Yok yok daha hirsiz polis’in yeni bolumlerinde neler olmus ona bakmam lazim…

Pazar gunu, 3 ogun kuki yemekten karnim agriyarak ve depresyondan biraz baymis olarak uyaniyorum…Deadline’a da 24 saat kalmis, artik bahane uydurcak noktayi baya bi gecmisim, ustune bi tane daha Avrupa Yakasi cakiyorum…Ve elimde olmadan neseleniyorum…Sonra benim ders calistigimi sanan ulubey halime acimis bu sefer de gercek yemekler almis geliyo…Sonra bi tane daha guzel bisi oluyo, saat geceyarisi olmadan barisiyoruz…Sevgiliyle barismanin en guzel tarafi –tamam ikincisi- kus oldugunuz zaman boyunca yaptiklarinizi anlatip catch-up etmek bana sorarsaniz..Ben de ulubeye bi cirpida 1001 gecenin ozetini geciyorum, sonra “hirsiz polis’deki kiz eroinman olmus beraber izleyelim mi?” diyorum. Ulubey de ‘yok ben izlemem sen geneleve dusunce haber verirsin” dio, depresyonum gecio…

Haftanin geri kalaninda paperlarimi teslim ediyorum, sumuklu Amerikan bebelerini ittirip Macys’in dugmeye basinca aslanlarin kukredigi vitrinlerinde egleniyorum, Bryant Park’daki yeni paten pistinde kayanlari izleyip Noel dukkanlarinda geziniyorum ve The Office’in xmas special bolumlerini izleyip ister istemez yapmacik Christmas nesesine ben de kendimi kaptiriyorum.
Sonra da bi bakiyorum yine Cuma olmus zaten..Hmmm, bu haftasonu ne yapsam acaba????

satirbaslari

Posted in boyle de bisi oldu, new york, satirbasi, ulubey on November 16th, 2006 by Loony Bin – Be the first to comment

Evet haklisiniz festival gecti, halloween gecti o gecti bu gecti ben yazmadim. Bi de ustune yok hayat her zaman durup yazilmayi beklemezmis de, mesgulmusum de, bi havalar bisiler…Oysa simdi dondum bi baktim da yazmadin da noldulanicaklara vericek adamakilli bi cevabim yokmus…Enivey…Satirbaslarimiza goz atalim:

1) Bunca yildir sacmasapan alerjilerle, kocaman klipslerle, her gorenin sordugu garip gurup deliksiz kulaga delikli kupe takma aparatlarimla iskence cektirdigim kulaklarim; Avenue A ile 4. sokagin ve punkla pirlantanin kesisme noktasinda, omzunda posusu ve suratindaki envai cesit deliklerle insanda garip bi isinin ehli guveni uyandiran Jeff’in sisko sosis parmaklarina teslim olup delindiler…Once bi Tori Amos, Rod Stewart, Sarah Michelle Gellar ve en cok da Tim Roth’lu “deldigimiz unluler” kataloguyla gozum boyandi, sonra her zamanki “pahali-demek ki iyi” tuzagina dustum, sonra da zavalli B. elimi tutup acimiycak acimiycak yaparken, bi baktim delinivermis Jeff’in cumhuriyetci yorumlarina inanamayan stereotype dizginli siyaset bilimci kulaklarim… ustelik hic de acimiomus, bosuna korkmusum senelerdir…
2) Festivalin kapanisi icin yaptigim afilli partiyle New York club dunyasina ilk profesyonel adimlarimi atmis oldum. Malum festival Turk isi, Turkce “parcalar” calmak mecburiyetten. Partiden once Dj kismiyla Turk pop muziginin nadide orneklerinin ustunden gecilcek, bu buraya, su suraya copy paste planlamasi yapilcak…biraz da utana sikila…Ya adam ben bunlari calmam kardesim bu ne boyle derse, ya cool’umuz kacarsa…A. binbir tehditle dayamis elime Serdar Ortaclari falan..ben diyorum caldirmam, o diyo ben anlamam calicaksin…Aaaa sonra bi baktim bizim hiphopcu zenci DJ bi yanda, euro-houseci DJ obur bi yanda, oooo bu awesome, yoooo bu coollar, cdleri kopyalayabilir miyizler, ben bunu her gece calarim abicimler…Valla New York gece aleminde bi Cakkidi modasi baslatmis bulunuyorum..Kenan Dogulu’dan komisyon mu istesem napsam ben de sasirdim…
3) Sabah olmus saat 5, yorgun bitap yataga girdim. Bi baktim ulubey remin dibine vurmus, zangir zangir titriyo. Once dedim ellemiyim cocuk “guzel” bi ruya goruyo herhal..Sonra baktim olucak gibi diil bizimkinin titremesi bitmio, soole bi hafifce durttum dedim iyi misin..ulubey uykusunun icinden “kopek isiriyo” diye cevap verdi. Dedim o zaman al bi sopa eline, yere vur gitsin kopek..ne de olsa ruya senin produksiyon senin..”otobusteyim” dedi ulubey. Tabii toplu tasima araclarinda sopa nadir bi olay. Hani lise servisinde falan olsan sofor abinin bi zulasi olur ama…O zaman uyandirdim ulubeyi…Soyle azicik acti gozlerini, “saol” dedi, “kopek isiriyodu uyanamiyodum.” Kuzum benim…
4) Butun yaz cilvelesip durdu Lance Armstrongla Matthew Mcchaugney…Plajlarda ellerde frizbiler, kollarda kizlar, basbasa joggingler, uste basta bi gomlek bile yok yari ciplak bi kankalik bi kankalik sormayin gitsin…Matthew “livestrong” diomus Lance’e, Lance de buna “Texan Budha” diyomus..Oha..Go get a room kardesim…Bi yandan da saglam hetero ikisi de..Mana verilemiyo bi turlu olan bitene…Sonra bi kac hafta once bizimkiler Dubai colunde hafiften kafayi siyirmaya baslayan Yiit’i ziyarete gittiler…Yiit bi sevin sen bi sevin, yok efendim havaalanina genc kiz gibi kalbi pir pir gitmis, yok evi civilcivilmis, yok sabah “o sikisiklikta” hic olmadigi kadar dinc kalkiomus..Yok portakal sulari, yok colde gezintiler, bi de hafif freaky uyurken masum resimlerini cekmeler cocuklarin…bi dostluk bi ask sormayin gitsin yani…Diorm kendi kendime noluo bu erkek milletine, yeni bi trend mi basliyo noluyo…Sonra bi baktim meger bi adi varmis bu muhabbetin: bro-mance diolarmis. Broher arti romance manasina…Hahhahahahahaha. Isim koyunca bi rahatladim, insan bilinmeyenden korkuyo ne de olsa..

Boole iste…

Peki Ya Bob?-Son

Posted in boyle de bisi oldu, new york, peki ya bob, robert de niro on October 17th, 2006 by Loony Bin – 1 Comment

Cuma gunu Chuckie’yle maceramin sonuna geldim. Seksen yila on ayri hayat hikayesi, yirmi farkli kariyer, binlerce cenenizi migdenize kadar sarkiticak arkadaslik sigdirmis, bu esnada da kirkinin da kulbu kirik kirk tane farkli davranis bozuklugu gelistirmis, garip bi altinci hisle tanistiginin 2. saniyesinde insanlara hayat hikayelerini ve sabah kahvaltilarini sayip dokuveren, karun kadar zengin, Kucuk Prens’deki kral kadar yalniz, bilge, komik ve acayip bu adamla gecirdigim iki haftanin sonunda bir suru sey ogrendim.
Oncelikle, 8-5 calisip ustune kalkip derse gitmek, sabah 4e kadar paper yazip tekrar 7de kalkmak, bu esnada manitanizla hakkini vererek ilgilenmek ve haftasonu da sosyal bi karinca olup gezinmek-diye bisi mumkun diilmis, anladim. En sonunda hasta oldum, prezantasyona yarim saat kala ve bayilmayi 1 gece dayanamadim ve kalkip eve geldim ve sonsuza kadar uyudum.
Sonra, herhangi bi yaraticilik ya da kafa calistirma istemeyen, aksine beyninize kilit vurup sadece soyleneni, ve tam olarak soylenildigi gibi yapmanizi gerektiren herhangi bi iste calisamiyorum, bir kez daha ve umarim son defa bunu teyid ettim. Ilk gun Chuck bana “senin bu isi yapabilmen icin beynini yavaslatman lazim. Ama bunu benim icin yapmani asla isteyemem. Sen de yapamazsin zaten” demisti. Hakliydi. Ama ne yalan soyliyim, 20 sene once olmus bi kopegin aile agacini cikarmaktan, yapi iskelesi kurmaya, dedektif tutmaktan, dedektif olmaya, seksen yasinda bi adama Google’da sorf yapmayi ve Ipod’a sarki yuklemeyi ogretmekten, bes saniye icinde gozunuzu kirpmadan yuz bin dolar harcamaya kadar bi suru yeni “skill” ekledim resumeme, beynimi cok diil, azicikkk yavaslatarak hem de…
En onemlisi de sunu ogrendim: her zaman ama her zaman orjinal dokumanlarinizin kenarini, usenmeyin kucuk bir makasla kesin. Yoksa seneler icinde obsesif manyaklar gibi cektiginiz binlerce fotokopinin arasinda kaybolup orjinalleri bulamazsiniz ve belli olmaz muhim bir davayi bile kaybedebilirsiniz. Cidden, onemli bu-yabana atmayin.
Enivey…Umrunuzda diil biliyorum…Gec bunlari bin diyosunuz..Peki ya Bob, peki ya Bob?? Valla kuzular, carsamba aksamina geldigimde artik Bob’la tanismaktan, evlenip cocuk yapmaktan, veya son filminde basrolu kapmaktan falan umidi fena halde kesmis vaziyetteydim. Acikcasi biraz da baymistim. Tamam ulan dedim kendi kendime, amma abarttin, bu kadari da biseydir, ne guzel macera yasadin: let go!!! Aksam olunca, yakin bi arkadasimla sozlestigimiz gibi, Bob hikayeme son noktayi koymayi kararlastirdigimiz, adamin meshur restorani Nobu’daki yemek randevuma gitmek uzere hazirlandim. Ayagima da aile arasinda Jackie O. tabir ettigimiz biricik teyzemin “bu ayakkabilar sihirli. Ne zaman giyersen butun dileklerin gercek olucak” diyerek hediye ettigi kirmizi suet iskarpinlerimi giydim. Deli gibi yagan yagmurda, Chuck’un elime tutusturdugu XXXL semsiyemle zerre islanmadan zaten 2 metre otedeki lokantaya vardim. Harika bi yemekti. Rejimi mejimi ittir edip yedik de yedik, saraptan kafayi bulduk hafif ve hesabi istedik.
Sonraaa, guleryuzlu, bi o kadar da guzel yuzlu garsonumuz yanimiza geldi ve “Binnaz hanim, hesabiniz Mr. Robert de Niro tarafindan odendi” dedi. Evet dedi, aynen ve kelimesi kelimesine bunu dedi…Onunu, arkasini, detaylarini falan yazmicam bu sefer, bosuna sormayin…Sihirli ayakkabilarin marifeti iste..Bob beni seviyoo!!! Kendimi nobel almis Orhan Pamuk gibi hissediyorum ve tum sorulara kendisinden kopyaladigim cevabi vermek istiyorum musadenizle:: “Sir, I am very happy with my prize.”
I am, indeed…

Peki Ya Bob-2

Posted in boyle de bisi oldu, new york, peki ya bob, robert de niro on September 29th, 2006 by Loony Bin – 1 Comment


“My Date with Drew”un soft Robert de Niro versiyonunda 2. gune hosgeldiniz efem. Kahramanimiz loony bin’i en son Bob Bey’in kankasi Chuck’un yaninda (bakiniz soldaki GoodFellas resmi) bi sureligine ise baslamasinin ilk gununde, “acaba Bob ust kattaki home office’ine ugriycak mi, acaba goz goze gelebilecek miyiz, acaba zenci olmadigimi gozardi edip beni sever mi, acaba bizi tanistirmasinin anisina cocuklarimizdan birine Chuck ismini koysak mi” tadinda panik atak gunduz duslerinde birakmistik..
bu kadar cabuk gelisme kaydedeceimi beklemiodunuz di mi?
oysa sabah 9da Chuck arabasindan telefon etti, once dunyanin en iyi scanner’inin ne oldugunu acilen ogrenip yolunun ustunde bi satis noktasi bulmam dahilinde emirler savurdu veeee bi de gelince Booby D’yi aramasini hatirlatmami soyledi. telefonu bizzat kendisinin edecegini ustune basaa basaaa kalbime kazidi. Fine by me!!! Bu bile biseydir dedim kazi kazan kalbime..Daha onumde 2 hafta var..
oglene dogru Chuck fikrini degistirdi ve Bob’un asistanini aramami buyurdu. Boylece hedefe bir adim daha yaklastim…Ofis numarasi, asistaninin ismi, asistaninin cep telefonu..hepsi elimin altinda hop hop altin top odama gittim. bu arada isteki ilk gunlerimde bana hayat destek uniteligi yapan A.da heyecanlanmisti. Asistan cocugun muhtesem bi ses tonu oldugunu, muhtemelen tash bi insan oldugunu belirtti. Bu asamada Chuck da hayir efendim esas benim cok sahane bi ses tonum olduguna, aktor olmam ya da televizyonda calismam gerektigine dair ver gazi-ver gazi biseyler soyledi. kirk kere falan ahemmm ehemmm die bogazimi temizleyip telefonu cevirdim…en etkileyici ses tonumu ve en Amerikan aksanimi takinip cocugu aradim..bu noktada artik hayal dunyamda Bob’un biricik asistaniyla evlenmis, bizi tanistirmasinin anisina ilk cocugumuza Chuck ve ikinci cocugumuza da elbette Robert adini koymustum…acaba Bob cocuklarimin god parent’i olur muydu? Peki ya asistan kocanin arkasindan is cevirip tutkulu bi affair yasar miydik??? olur mu olurdu…
asistan cocuk telefonu acti…hayir ofiste diildi, cunku bizim binadaydi su anda!!!..evet Bob da ordaydi..evet Chuck’un gonderdigi hediyeleri memnuniyetle alicakti…ve hayir tanisamicaktik..cunku kesinlikle kapiyi calmamam ve hediyeleri asansorun oraya sessizce birakmam dogrultusunda 40 kere uyarilmistim. Bullocks!!! ustelik Chuck Bob’la beni tanistirmasi yonundeki tekliflerimi de alenen geri cevirmisti…bu is ancak sansla olabilirdi..kesinlikle rahatsiz edemezdi Bob’u…nefret ederdi adam boyle seylerden…ve sanatcilar..ve ozgurluk..ve vesaire..20 dakikalik bi tiradin ardindan gozlerim yasli 4. katin yolunu tuttum…
asansorun kapisini actigimda asistan cocuk tam karsimda duruyodu..!!!evin kapisi agzina kadar acikti…evet koridora birakmam gerektigini biliodu hediyeyi ama beklemek istemisti…dogmamis cocuklarimin babasi ufak tefek, guleryuzlu, genc, senin benim gibi bi cocuktu…ne ulvi bi kariyere sahip oldugunun pek farkinda bi hali yoktu…bi 5 dakka sohbet ettik…elimden geldiince cool durmaya calisarak ve acik kapidan gozlerimi alamayarak…
sonra asagi indim…toplam 8 dakikalik macerami A.ya 40 kere anlatarak, manasiz sevinc danslari yaparak bi 8 dakika daha gecirdim….ve 2. hediyeyi vermek icin tekrar yukari ciktim..bu sefer asistan cocuk da ortalarda yoktu, caresiz, snif sniff rintintin misali kapi kirislerini falan koklayip geri ofise dondum…
sonra Chuck odasina cagirdi…bi kac saat icinde Bob’un gelebilecegini, gelir gelmez mutfaga almami soyledi…ve biz yemegimizi obur mutfakta yiycektik cunku onlar yalniz kalmaliydi….sanirim gozumden bi damla yas dustu o anda…bi genc kizin hisleriyle bu kadar da oynanmaz ki canim….
enivey…hayatimda hic bu kadar cabuk makyaj yaptigimi hatirlamiyorum…ne olur ne olmaz suslendim de suslendim…A. da sarji bitmis lanet olasica fotograf makinesini calistirmanin bi yolunu aramaya basladi…bunca zamandir burda calisiodu, ve ne asistan cocukla tanismisti, ne Bob’la..ne kadar sansliydim..
ama hayir, diildim iste. nazar mi degdi ne oldu…Bob bugun gelmedi…
belki yarin da gelmicek..belki hic gelmicek…bi yandan hedefe cok yakin, bi yandan meridyenlerce uzak hissediyorum kendimi…karsidan karsiya gecerken ruh esime carpmis ve kuru bi pardon diyip hicbisi anlamadan yoluma gitmisim gibi…hahhahahhaha..biraz dramatize ediym de heycanli olsun…
o kadar da ezik diil durum canim..aksama dogru bob’un aidat ceklerini aldim..evet artik bilumum adres ve telefon numaralarindan mutevellit dagarcigima hesap numaralarini da ekleyebilirim…is ki karar verdim, son derece basarili bi Robert de Niro stalker’i olabilirim mesela…
ya da bekleyebilirim…gun dogmadan neler dogar..onumde daha 2 hafta var…di mi ama???

maceranin akibeti icin:

PEKI YA BOB-SON

Peki ya Bob???

Posted in boyle de bisi oldu, new york, peki ya bob, robert de niro on September 27th, 2006 by Loony Bin – 1 Comment

Tatsiz bi geyik vardir bilirsiniz: Al Pacino mu Robert de Niro mu diye..Manasizdir, elmadir armutdur, ama biz de yapariz manitayla arada…Gercek bi yaris ati duzeneginden cok, argumanlarin bilindigi, sinir tellerine tatli tatli basilan bi foreplaydir bizimkisi…Ikimizin de basinin tacidir 2si de, ezberdir filmografiler, sahneler, replikler…kuraldir bu zaten. Ama depremde ilk kurtarilicak die bastirsalar ben Robert derim o Al..Bi de su var tabi: manitanin Al Pacino sevgisi maskulen bi hayranlik, bi saygi bi vay be amma serin adam tadindadir en nihayetinde. Bense Robert de Niro’ya –Bob diyoruz halk arasinda- asigim. Evet, adama a-s-i-g-i-m. Ne derseniz deyin. Karsi kaldirimda gorsem hamile kalicam, o derece. Daha diycek bisi yok, nokta.

Ama gelin gorun ki cikmiyor karsima adam. Al Pacino’yu 2 kere yuzyuze gordum. Hatta tanistim, boynuna sarilip sapur supur optum, konustum, yilis yilis elimi omzuna atip resim bile cektirdim ve on numara bi insan oldugum icin imzasini alip sevdicege hediye yaptim. Peki ne oldu? Karma dede bu kadirsinasligimi gorup cikardi mi Bob’umu karsima? Yooo. Tribeca Film Festivali’ni arsinlamalar, kazik restoranlarinda yemekler yemeler..Yok abicim. Yok. Zip. Nada. Ve tam artik kaderime boyun egmistim artik kiiii…Cok acayip bisi oldu:

Soyle ki: bi grup arkadasim var. Bunlar sirayla ayni garip-yasli-zengin-ne is yaptigi belli olmayan bi adamin yaninda calistilar. Biri ayriliyo oburu basliyo. Chuck soyle manyak, soyle deli, soyle acayip bisi istedi ay delircem die anlatip duruyolar. Ben de yarim kulak dinliyip, “hi hiiii” falan diyorum. Sonra gecen hafta bu arkadaslarimdan biri ario beni, “Bin” dio “2 hafta benim yerime bakar misin Turkiye’ye gidicem Chuck’a biri lazim.” Benim de param yok, isim de yarim gun gibi bisi. “E olur” diyorum. Kalkip gidiyorum bi sabah kucuk bi deneme seansi icin. Tribeca’nin gobeginde, Bob’cugumun sahane sushicisi Nobu’nun tam karsisinda bi binanin 2. katina cikiyorum. E olabilir, ne var? Suphelenmiyorum bisiden.

Kocamaaaaan bi ofis burasi..dolambacli koridorlar, bi yere cikmayan yarim merdivenler, garip gurup odalar, her yerde resimler, devasa bir dolap Chuck’in evleri, oburu sirketleri, oburu hesaplari, icerde Hispanik isciler…Darmadagin, cop ev gibi bi yerin ortasindayim. Tam nereye dustum ben lanlanirken ve vazgecmeye ceyrek varken…Dann! Devasa bi Robert de Niro resmiyle karsi karsiya kaliyorum. Sonra bi tane daha, sonra bi tane daha…Kucuk, buyuk, imzali, imzasiz, poster boyunda aile resimleri, filmlerden sahneler…ve resimlerin cogunda Bobcugumun yaninda ayni adam…”Bu kim?” diyorum “E Chuck iste bu” dio arkadasim. Bizim tirnaklari uzun, defalarca-dokunursa gidip ellerimi yikamam gerektigi seklinde uyarilara maruz kaldigim, 80 yasindaki Chuck dede meger Robert’in kankasi cikiyor!!!!!! Ustune ustluk, adam GoodFellas’da perukcu Morrie’yi oynayan Chuck Low cikiyo ayol!!!! Sirf GoodFellas’da diil, Mission’dan Sleepless’a, Once Upon a Time in America’ya, gerekli gereksiz bi dolu De Niro filminde bizimki zipcikti..Delircek gibi oluyorum. Bilgisayari aciyoruz, Bob’cugumun resimlerine bakiyoruz cesit cesit, ofisi ust katdaymis, ev sahibi dunyada en sevdigim yeni insan Chuck’mis, tasinmis gecenlerde ama ugruyomus bile bazen…Ariyomus…Bulusuyolarmis..Allah’im sen buyuksun!!!!!

Chuck ariyo sonra. “Arabadayim su anda. Trafik sikisti. Yol uzerinde bi kaza mi olmus Trafik Mudurlugu’ne sorar misin?” diyo. 5 dakka sonra tekrar ariyo. “Radyo dinliyorum. Daha publish olmamis sanirim ama bisi bisi die bi kitaptan bahsettiler. 6 tane siparis verir misin?” diyo. “Bi de” diyo “Sen Turk diilsin heralde, bana bi ‘East is East West is West’ der misin?” Normal sartlarda “hadi lan ordan az ye de usak tut” diyceim bu Devils Wear Prada taleplerinin hepsini yerine getiriyorum gikimi cikarmadan. Beni Bob’uma kavusturucak adam icin yapmiycaim sey yok cunku. Ve sanirim Chuck da beni seviyo. Isi kaptik..Yihhuuuuuu!!

Simdiii..Yarin 2 haftalik Robert de Niro’yla tanisma calismalarima basliyorum. Giyinip suslenip 9da ofisteyim. Bu ugurda hicbi fedakarliktan kacinmaya niyetim yok. Yalvarmaysa yalvarma, hergun ellerimi 40 kere yikamaysa yikama, yalakaliksa yalakalik…adilikse adilik…Cikmasin kimse onume. Baslarim Al’ina da Pacino’suna.
Tum gelismeleri de asama asama yazacagima soz veriyorum. Hadi bakalim Karma Dede, goster maharetini!!! Siz de bos durmayin dua edin Razaman mubarek ay!

robert de niro macerasinin akibeti icin:
PEKI YA BOB 2
PEKI YA BOB SON