Turkiye

yasaklamak yasaktir

Posted in Turkiye, internet, sansur on May 14th, 2011 by Loony Bin – Be the first to comment

Bal/Çoğunluk/New York

Posted in Turkiye, baska yerde yazmisim, film, new york on April 3rd, 2011 by Loony Bin – 7 Comments

**Bonjourlardan bir sifenks baykuslucoreklerim..Pazar Sabah’da cikan yazimin orjinalini buraya koyiym dedim, gazetedeki azicik daha kisasi. Hem boylece yeni yazmis gibi numaracilik da yapabiliyorum.
mucukso ve de kalipso:

Haftasonu ne Brooklyn’in terkedilmiş binalarında gizli saklı partilerde polis basana kadar dımtıs dımtıs dansettim; ne kaç haftadır denemek istediğim, bir rehinci dükkanının içinden geçilip girilen Beauty and Essex’de akşam yemeği yedim; ne de çoğu New Yorklu gibi “Cuma Cumartesi dışarı çıkılmaz, etraf turist kaynar” diyip kuzu kuzu evimde oturdum. Yok, ben sanki belediye yıkım ekipleri Emek Sineması’na gelmiş de ben de buldozerin önündeki tek engelmişim vari bir Türkiye sineması sevdasıyla Cuma akşamı Museum of Modern Art (MOMA) ve Film Society of New York’un ortaklaşa düzenlediği New Films-New Directors Festivali’nde Çoğunluk’u; Cumartesi akşamı da Village East Sineması’nda gösterime giren Bal’ı izledim. Baştan söyleyeyim: Pişman değilim.

Cuma akşamı MOMA’ya geldiğimizde yaşlı bir çifti indiğimiz taksiye binmek için deparda bekler halde bulduk. Bu değiş-tokuş, taksisi kıt Manhattan’da sık olur, o yüzden şaşırmadım da; karşımda bekleyen adamın yeryüzünün en hakikatlı Marksist düşünürlerinden Marshall Bermanolduğunu görünce azıcık afalladım. Selamlaşıp, ayaküstü biraz konuştuk. İçeri girerken, New Films’in de Berman gibi New York’un abidelerinden biri olduğunu düşündüm. Dile kolay, dünyanın dört bir yanından yeni yönetmenleri ağırlayan bu 40 yıllık festival, Almadovar’dan Spielberg’e; Aronofsky’den Spike Lee’ye sayısız efsanenin “keşfedilmesine” yardım etmiş. Bu dahiyane Berman karşılaştırmamı festivalin altı kişilik seçici kurulundan Laurence Kardish’e söylediğimde işini çok iyi yapan ve pohpohlanmaya ihtiyaç duymayan her New Yorklu gibi mütevazı güldü; sonra filmi oybirliğiyle seçtiklerini; sorduğu soruları ve klişe bir mutlu sonla bitmemesini sevdiklerini ve Seren Yüce’nin on sene önce Güneşe Yolculuk’la ağırladıkları Yeşim Ustaoğlu ile birlikte çalışmış olduğunu gördüklerinde daha da çok sevindiklerini söyledi. Sonra da “Esas meseleye gelelim” dedi, “Seren Yüce nasıl telaffuz ediliyor?” Bir kağıda yazıp alıştırma yaptık, ama film başlamadan iki dakika önce yine sordu. “Kaç kere söyliycem ya, Türkçe yazıldığı gibi okunur kardeşim!” demedim tabii, kibar bir insan numarası yapıp tekrar ettim, sonra da film başladı zaten.

İyi filmin heryerde iyi film olduğunu kanıtlarcasına, New Yorklular filmi çok seviyor, Yüce soruları cevaplamak için alkışlar arasında çıkıyor podyuma. Bir tek, filmin esas kadın kahramanı Gül’ün Kürt olduğunu anlayamıyor Amerikalılar; bir de bu akıllı, bağımsız, geleceğe dair ümitleri olan genç kadının gerzek oğlu gerzek Mertkan’da ne bulup da aşık olduğunu. Ama bu sonuncuyu ben de anlamıyorum zaten, o yüzden sayılmaz. Gelen sorular da Türkiye’den çıkan her filmden sonra duymaya alışık olduğumuz cinsten: “Türkiye sahiden böyle mi?”; “Kadınlar sahiden bu kadar eziliyor mu?”…Amerikalılar bu “sahiden” işine gönülden bağlılar; tek bir filmden bir ülke tahlili yapmaya yemin edip, paralarının karşılığını almadan terk etmiyorlar yabancı filmleri. Bense çıkışta bir Türk seyircinin “Hayır ama neden ülkemizi böyle gösteriyorlar, ayrıca biz böyle küfürlü mü konuşuyoruz?” hezeyanlarından kaçıp bir kaç arkadaşımla Plaza Hotel’in Oak Bar’ına gidiyorum, olmayan paralarımızı havaalanı kuruyemişlerinden beter çerezler ve 20 dolarlık kazık içkilere yatırıp New York’un şanslı azınlığının içinde çoğunluğu; hem hergün özlediğimiz, hem de geri dönmekten korktuğumuz uzaktaki ülkemizi konuşuyoruz.

Ertesi gün buz gibi bir New York akşamında, toplam on kişiyle izliyoruz Semih Kaplanoğlu’nun Altın Ayı ödüllü Bal’ını. Benden başka Türkiye’den seyirci yok, o gün New York Times’da çıkan övgü dolu yazıyı okuyan veya Berlin Film Festivali’ni takip eden sinefiller var salonda. Çıkışta hepsi de benim kadar büyülenmiş gözüken New Yorklularla tek tek konuşuyorum. Ama yine de “sahiden mi” sorularından yakamı kurtaramıyorum. “Türkiye sahiden böyle güzel mi?”; “Kadınların hepsi sahiden başlarını örtüyor mu?”; “Sahiden böyle şenlikler var mı?”…Eve dönerken, arka arkaya izlediğim bu iki baba-oğul hikayesini düşünüyorum. Sanki bambaşka iki ülkede, biri fısıl fısıl bir sevgiyle; öbürü bağır çağır bir faşizmle yetiştirilen, biri bir bardak sütle, öbürü her an patlamaya hazır bir silahla büyüdüklerini ispat etmek zorunda kalan bu iki oğlan çocuğunun Türkiyesini… Ve her geçen gün biraz daha boy atan, serpilen, ergenlikten çıkan Türkiye sinemasının büyüme hikayesine dünyanın öbür ucundan, New York’dan tanıklık edebildiğim için kendimi şanslı hissediyorum. Sahiden…

Kamyonet, Fikret Hakan & Kükürt

Posted in Turkiye, bodrum, boyle de bir insan var, boyle de bisi oldu on August 30th, 2010 by Loony Bin – 13 Comments

Universitenin ilk senesi. Yas 18 havamiz 1500. Düttürü kluplerde sabahlayip eve gitmemeyi, özdemir Asaf kitaplarinin icine acisli notlar yazip oglanlari cekistirmeyi biz icat etmisiz saniyoruz. Oysa tifiliz. Tuyu bitmemis yetimin hakkindaki yetim, yazik ana kuzusu onlar dahadaki kuzular biziz. Sabahtan oglene kadar elele kol kola, oglenden aksama girtlak girtlaga olmayi yadirgamiyoruz. Ortaokuldan beri arkadasiz. Kükürt ve ben.

Nasil olduysa babalardan izinleri kopardik ilk defa yalniz basimiza Bodrum’a gidicez. Gerci nasil oldugu da belli. İkimizin de aileler davul olmus gumbedegumgum caliniyo, bizi pek sallayan yok; ben seref listesine gecmisim bi sus payina ihtiyacim var; bi de uc yasimdan beri Bodrum’a gidiyorum zaten, hani tas evlerin duvarlarina yapisan kertenkeleleri bile isimleriyle taniyorum o derece. Ustelik baska bi yakin arkadasimizin ailesi de dibimizde olucak, kalinacak yeri ayarliycak, bize goz kulak olucak falan…Derken topladik bavullari vurduk kendimizi Varan otobuslerine, topkekler, seftali sulari emrimizde…Sadece birlikte buyumus iki kizin gulebilecegi gibi neye gulundugu kesinlikle belli olmayan, anirma seslerimizle bizden baska herkesin yolculugunun icine ediyo olusumuzu kiraz cekirdegi kadar umursamayan, sikayetler artinca sesimiz duyulmasin die koltuklarin kenarlarini isiran bi gulme krizi tutturup Mugla il sinirina girdik. Elele kolkola 1 girtlakgirtlaga 0.

Kükürt once annemin evine ugramamiz lazim dedi. Otobusten orda inelim zaten cok yakin ben esyalarimi birakiym ordan gideriz. İyi dedim ben. Meger yakin dedii Milas’mis. Muavin durttu geldik die biz indik otoyolun ortasinda ellerde bavullar gunes agliyo, ne yone gidicemiz belli diil. Elelekolkola 1 girtlakgirtlaga 1, minibustu taksiydi derken Gölköy’e vardik. Ha canim Gölköy. O zaman daha Gölköy’le Türkbükü birlesmemis, bugun Türkbükü’nun dimtisdimtis beach clublarinin yerinde bi kac firfirli lokanta, bi tane Palmiye diye klup, bi de bildiin deniz ve iskeleler falan var. Kalicagimiz yer bi pansiyon, pencerelerinden deniz gorunuyo, yurume mesafesinde bildiin köy var, bakkalinda elmali sarap, onunden minubus kalkiyo Bodrum Barlar Sokagi’na. Barlar Sokagi Esenler otobus terminalinden hallice bi yer diil henuz, parmaklanmadan; yaninizdaki pembis surat Ingiliz koylusu grubunun terli koltukaltlarina burnunuzu sokmadan yurumek; yan masada demlenen o zamanlar yeni yeni tureyen yerli ama cool rock gruplarindan birinin gitaristini kesiyomus gibi yaparak of sacmalama nesi hos bunun birak allasenlenen manitayi sinirden kopurtmek, mumkun…Adamik, Korfez, Mavi’ye gidip guzel muzik dinleyip trilyarder olmadan kafayi bulmak da..

Pansiyonumuz bi saibeli yalniz. Odalar dokuluyo, bizden baska pek tifildan grup yok, mekanin sahibi ohs yavrumlanarak killi gobeini kasiyo, musteri profili de bekar orta yas tek geldim iki kisi donucem supaneke dinimiz amin tayfasindan. Bi de kapilar kilitlenmiyo. Leng hafif korkuyoruz, da yiitlige nutella surmuyo, keyfimizi bozmuyoruz. Ben adi lazim diil biriyle kiristiriyorum, her gece Bodrum donusu 3umuz yandaki bardan asirdigimiz minderlerin ustune yayilarak iskelede bi sise tekilayi deviriyoruz. Kükürt bi kere de of bayildim cekmiyo, peki ya ben peki ya benlenmiyo, elele kolkola 2 girtlakgirtlaga 1 tatil suruyo.

Bu arada yan odadaki kadinla da ahbap olmusuz, kadin her dakka bizi bi yerlere davet ediyo kibarca savusturup arkasindan haince dedikodusunu yapiyoruz. Sonra bi ogleden sonra Golkoyde dolanirken, bu kadini goruyoruz. Biz suraya siz nereye derken kadin “ben de surdan bisiler alip Fikret Hakan’a gidicem. Cok yakin arkadasimdir. Siz de gelsenize” diyo. O yasimda oyle vayy yilanlarin ocu ne sahanedirlik bi halim de yok, bi tane Fikret Hakan filmi soyle desen soyleyemem, adam bana gece vakti silah cekse polise robot resmini cizemem, kadini tanimam etmem, Kükürt desen benden beter umrundan assagi Kasimpasa…Butun ibreler yok canim ne isimiz oluru gosterirken soyle bi birbirimize bakip peki olur diyoruz. Herseye evet dedigimiz, birbirimizin gaziyla kuyuya indiiimiz, o atlasa sen de mi atlicaksin deseler e atlarim ne varlanicagimiz bi yasta, mutemadiyen ucurtmalardayiz. Kadin onde biz arkada kikirkikir yuruyoruz. Sever misiniz Fikret Hakan’i dio kadin, “delisin bizden kral hayrani bulunmaz” cekiyoruz. Surdan binip gidelim diyo kadin, arkasi acik tingirak bi kamyoneti isaret ediyo, gidiyo on koltuga oturuyo. Kükürt ve ben bikinili dotlerimizle kamyonetin arkasina geciyoruz, ayaklarimizi sallaya sallaya, Fikret Hakan’in tam olarak hangisi olduunu cikarmaya calisa calisa, gerizekaliligin otobaninda son hizla buyuk yildizin evine variyoruz. Adam bizi kapida karsiliyo. Ustunde bi sort, bi keten gomlek, ve elinde icinde buzlari sikirdayan bi bardak viskiyle, devamli ama devamli o bardagi sakirdatarak…

Yani bilemiyorum Fikret Hakan’in o yillarda hala genc kiz hayranlari kalmis miydi ama kamyonetin arkasindan atlayip evine gelmis iki kiza hic de sasirmisa benzemiyo. Sanirsin gunluk groupie saati gelmis Keith Richards, oyle bi ‘yavrucum yok mu sizin ananiz babaniz” hali sezemiyoruz. Gerci tehlikeli ya da kacilicak bi durum falan da yok hic, da napicaz anasini satiym kükürt ben ve fikret hakan, viski mi icicez,plaj havlumuzu mu imzalaticaz, ve en onemlisi bu kadin kim leng diye bahcede dururken kadin “ay fikretjiim bak sana hayranlarini getirdim ehiehi” diyo, “yaaa ole oldu sizi de gorduk dunya gozuyle, rahatsizlik verdik biz kacalim” gibisinden bisiler geveliyorum ben jet hiziyla, ve eve meve girmeden dotumuzdeki kamyonet bazasi izleri daha gecmeden vinliyoruz. Yol boyunca heralde on kere falan altima işiyorum gulmekten ama bi yandan da hafif tirsmis, annem duysa falakaya yatirir diye sessiz sessiz yutkunarak, hani insan korkusunu arsizlikla bastirmaya calisir ya oyle bi gulme hali siniyo ustume.

Gece disari cikiyoruz, sabaha karsi bitap plak done done odaya geliyoruz. Ve tam kafayi vurmus uyuycakken once yarim yamalak bi sesler, sonra deli dana gibi cigliklarla yerimizden firliyoruz. Bizim kadin kosunnn yardim edin gibi bisiler diyo, ya odasina biri girdi, ya odasina birlikte girdigi biri buna saldirdi oyle bi durum var. Acayip korkuyoruz. Kadin bizim kapiyi yumruklamaya basliyo, acin acinn diye, kapi zaten azicik zorlasan çotanga die patliycak bi kalibrede, ama kadinin ona gucu yok, bizim de o düdük kilidi cikarmaya…Acamiyoruz, acmiyoruz. Sonra patir patir bi ayak sesleri, birileri geliyo, bisiler oluyo, sesler kesiliyo. Sabah kalktigimizda kadini goruyoruz. ‘niye acmadiniz kapiyi, yaziklar olsun size” diyo. Sesinde ben ki sizi fikret hakanla bile tanistirdim ulan oktavindan bi hayal kirikligi, bi cevap veremiyoruz. Sonra konustukca utandigimiz, niye yardim etmedik, niye bisiler yapmadik ayip bizelenecegimiz, utandikca daha cok guldugumuz, guldukce daha cok yerin dibine gectigimiz bi yara bandi olarak kaliyo o gece. Simdi dusununce biliyorum tabii niye basiretimizin baglandigini: tifildik hem nasil, kuzuyduk hem ne bicim: kendi yunlerimizden birbirimize kazak orucek kadar…Tatil bittiginde azicik birazcik daha buyumus gibi oluyoruz gerci de ne care. Sonraki yillarda cok kereler Kükürt’le el ele kol kola kirlarda dolasmak, cok defalar girtlagini sıkıvermek geciyo icimden. İkisini de yapiyoruz sayisini hatirlamadiim kadar. Sonra bi kac ay once Fikret Hakanli Cuneyt Arkinli acar Serif Goren filmi “2 Arkadas’i izlerken geliveriyo aklima bu Bodrum tatili. Yokluyorum o yazdan icimde kalan bu kiz hep benim arkadasim olucak hissi orda mi diye, bakiyorum duruyo durdugu yerde, Kükürt’e email atiyorum “hani kamyonetin arkasina binip fikret hakan’in evine gitmistik bi yaz Bodrum’da. Niye yapmistik biz oyle bisey?”

sinanna, ayak suyu ve kibosh

Posted in Kibariye, Turkiye, boyle de bir insan var, hi-hi evet on March 22nd, 2010 by Loony Bin – 10 Comments

Bu hafta 3 epik roportaj beni benden aldi. En son okul kafeteryasinda sushiyi yogurda banan bayanfuzyonu izlerken bu kadar sasirmis, katele sawyer kafes stayl opusurken bu kadar heyecanlanmis ve siniminisin ring’i izledikten iki saniye sonra telefonumu caldirdiginda bu kadar yerimden hoplamistim. Hey gidi seyyal taner heyyy…

İlk roportajimiz gune okumadan basla(ya)madigim muptelesayim hulennn turk magazinin amiral filikasi Kebelek’deki Sinan Ozen roportaji. Bu roportajdan ogrendigimiz kadariyla becerebilsem İstesem 10 parçanın 10’unu da kendim yazarım ama yapmiyorum (cunku her bir paRRcasi anzer bali degerindeymis—eee kolay damitilmiyo zahir) Sinan Ozen’in annecigi kahvalti ederlerken televizyonda gordugu Rihanna icin: “Ne güzel kız, küçücük burnu, güzel bir ağzı var” diyerek Rihanna’yla (ya da bi mudaviliyle) evlenmesini istemis. Simdi bu roportajdan sunlari anliyoruz: 1) sinan ozen annesiyle yasiyo (ev erkegi) 2) sinan ozen kavaltida mtv, vh1, dream tv vari muzik kanallarini dinliyo (modernizm erkegi) ve 3) sinan ozen luzumsuz kendine guvenini agamsin pasamsin stayl anneciginden aliyo (ray romano erkegi)…Rihosun mustakbel kayinvalidesi gelininin hangi halini gordu de ogulcuguna begendi bilemiyoruz tabii ama ben birkac olasi kareyi sizler icin sectim. Asklarini bir duetle taclandirmalarini umdugumuz (tarkana he diyen sinana haydi haydi) sinanna’ya omur boyu mutlululuklar diliyoruz. Lenngg rihanna yine iyisin yaralarini bi turk erkegi saricak hemi de uduyla LC Waikiki gardrobuyla valla heyya heyya heyamola derler adama.

heryer tertemiz oldu kocacim

Sarkici Haticeyle yapilan 2. roportajimizi tvitirda modestane‘den ogrendim. Bu vesileyle sacit aslan datkomu da favoriteslarima almis oldum ki tam agzima layik bi site oh la la champs elysee. En adi banal haberleri takir takir agiz sulandirici spotlarla taca atip sonra da kose yazilarinda mafyoza ahlak dersleri veren bi stayllari var zira ve “demet akalini zaman icinde elestiriye bogarim”, “hakikat degismez, degisene hakikat denmez” gibi cakma kurtlar vadisi ozlu sozlerle yaptiklari kenar susleri de tadindan yenmiyo.

Enivey… “Çocuklar beni dışarıda gördüğünde hic fifilemiyolar barbie bebeklerin canlı halini görmüş gibi oluyolar” diyen sarkici Hatice bu roportajda erkeği için her şeyi yapacagini, ayaklarını yıkayip suyunu da içecegini beyan etmis. Eyvalllaaah. Yalniz yillar icinde yerlisi yabancisi macunlusu krokanlisi ayird etmeyip ruh hastalari gibi mecnunu oldugum magazin haberleri okuma tecrubemle sabit diyebilirim ki bu beyanda bir kod, bir alt metin, bir mesacccc gizli, hi-hi evet gizli dediysek gizlidir. Biz buna mesleki tabirle musteri kizistirma diyoruz. Burada sair ayak, yikama ve suyu kelimeleriyle mecaz yapiyor zannimca. Ona yikama demiyoruz, oburune su demiyoruz, son olarak o fiil de icmek diil yutmak olucak sevgili edebiyat severler. Aaaaaaaa, cikcikcik, buuuuuuuuuu, bloga findik fistik atmayalim lutfen ayip oluyo. Ayrica Hatice bir onceki sevgilisinden de timsahi kendisini isirdigi icin ayrilmak zorunda kalmis. Simdi kimse bana timsahin bir sahanda egretileme, bir rafadan metafor ornegi olmadigini iddia etmesin lutfen. İclal aydin olsun, ceyhun yilmaz ossunnn, ibrahim sadri olsun kac tane siir kitabi okuduk heralde. Bak kirilirim.

Son roportajimiz da yine Hurriyetten Kibariye roportaji. Allaaamyelebbim kiboshu o kadar seviyorum o kadar seviyorum ki bole sirtina yastiklar koyasim, tasan rujunu tukuruklediim bas parmagimla duzeltesim, tatli yanaklarini sikasim opesim geliyo. Bi insan bu kadar kuzu kadayif, bu kadar ella fitzgerald halt etmis, bu kadar gel bu gece bizde kal sana ask hayatimi anlatasim var be kiboshhh olabilir mi, bence olamaz. Bi kere Kibariye tek tabanca senelerce kadin programlarina cikip “anacim regl oldum”, “anacim regl olamadim”, “anacim doktorcum dedi ki” “bacim tup bebek” diyeee diyee, Turk kadinlarina jinekologa gitmenin gerekliligini ve cocuk sahibi olamamanin utanilacak birsey olmadigini ogretmis bir kadindir. Sirf bu sebeple bile olsa vatan borcunu ziyadesiyle odemistir bence. Ha simdi de haberlerden ve bu roportajdan anladigimiz kadariyla da bu yeni roman acilimini destekliyormus. Bunun icin de yemedigi papara kalmamis. Zaten roportajin kendisi cok enerjik cok seker kadinnnlarla susledigi “siz roman acilimindan ne anladiniz?” sorusuyla kibariyenin olayi tamamen YANLIS anladigi mesajini gazgazliyo yeterince. Sonra gorduum baska kose yazilari da kibariye’yi “bahriye tokmak’in kizi” diye asagilayip (irkciliga irkcilikla karsilik vermek diilse ne bu pardon) sen kimm kanaat onderligi kim cekiyo en afillisinden. Tamam eyvallah, hukumetin acilim die agzimiza caldigi bi parmak bal (bi nevi sinan ozen parcasi) taksitle toplu konut evlerinden ileri gitmeyen ici bosaltilmis bi tirt. Daha once kentsel donusum adi altinda Sulukule’deki evleri yikilan, komşularından, arkadaşlarından, kültürlerinden, evlerinden ve mahallerinden kopartilip Tasoluk’a surulen; ayrimcilik ve irkciliga maruz kaldiklari icin Selendi’yi terk edip prefabrike evlere yerlesmek zorunda kalan Romanlar yeni TOKI acilimi icin ne der sormak, sorabilmek lazim. Belki kibos da bunlari bilse, ogrense fikrini degistirir. Ama degistirmek zorunda da degildir. Turkiyedeki tek roman sanatci Kibariye de degil. Keske baskasi da ciksa baska baska konussa ya da konusanlarin sesini duysak da olay da bu sevgiliiii roman vatandaslarim miting havasindan ciksa. Mesela Gullu’ye fikrini soran oldu mu ne diyo acaba bu konuda harbi acayip merak ediyorum.

Enivey. Beni inimden cikarmayin anacim. Suralarda konu aciklanmis gidin okuyun. Ne guzel sacit aslan diyoduk konu nereye geldi. Hayir bi gonul rahatligiyla haftanin magazin turu à la loonybin stayl yapamadik yanar yanar ona yanarim.
mucuksokalipso

sevgili davos amca

Posted in Turkiye, davos, world economic forum, youtube on January 21st, 2008 by Loony Bin – Be the first to comment
Carsamba gunu Dunya Ekonomik Forumu Davos’da baslio. Hem de pek bi Turkiye temali. Kapanis galasinin ilk yarisinin evsahibi Turkiye olucakmis. Doğaniydi, Koçuydu, Doğuşuydu, Sabancısiydi hepicii gidiomus. Erdogan da gidicekmis. Yeni bi lokanta krizi yasamazsak haftaya cikcak haberlerin minvali simdiden belli oldu gibi: Turkiye devler liginde, Davos’un en unutulmaz gecesini Turkler yasatti, Sarkozy Sertab’a hayran kaldi, Klaus Schwab Davos Davos olali boyle eglence gormedi dedi blah blah blah…Isvicre’de servis sektorunde calisan Turkler’de bi panik dalgasi var midir die de suphelenmio diilim gerci. Bu hafta alinan yillik izinlerde bi artis var midir arastirsin sayin Birand.
Enivey…benim derdim bambaska. Tahmin edersiniz ole bi Davos hayranligimiz yok. Alpler kizi Heidi bi hayatimiz olsaydi pankartlari cakip yollara duser miydik sarisin besili anti-kuresellesmeci Isvicreli oglanlarin yanibasinda..hmm bilmiorm..Isvicre sabah kusagi programlarinin durumuna gore deisir tabi..
Davos ilgimi cezbedio bu sene cunku Youtube’da Davos Question diye bisi basladi. Simyaci’nin yazari Paulo Coelho’nun (tamam ya biliorz Iclal Aydin’in babasi oluyo kendileri napalim aaa) youtube vidyosunda sordugu soru su:
“sizce 2008’de dunyayi daha iyi bir yer haline getirmek icin ulkelerin, sirketlerin ya da bireylerin yapmasi gereken sey nedir?”
Bu soruya cevabinizi youtube’a post ediyosunuz,. Artik kameraya direk takirtakir konusur musunuz, belgesel mi cekersiniz, Petek Dincoz’un evlilik goruntulerini mi post edersiniz tamamen size kalmis, sinirlama yok..sonra kendi begendiginiz vidyolara oy veriosunuz ve en cok oyu alanlar davos’da politikacilara, kanaat liderlerine ve de bittabi aman eksik kalma sen Bono’ya gosterilio, onlar da kendi cevaplarini verio vs..vs…simdiden 300bin civarinda izlenmis vidyolar..
Diycek biseyiniz varsa ya da oy vermek istiosaniz buraya tikliosunuz:
http://www.youtube.com/davos
sonuclari gormek icin catlio web 2.0 delisi bunyem..Turkler’den response olucak mi onu da acayip merak ediyorum. Tabi butun olayin ilkokulda zorla yazdigimiz Sevgili Tonton amca baslikli Ozal mektuplarina donme tehlikesi de yok diil.
Bekliyip gorucez.
EDIT: turkiye’de youtube’un mahkeme karariyla kapali oldugunu hesaba katmadim tabi. ah kafam..ah kafamiz..yanda bi kutu var internetine sahip cik diye..oraya tiklamanizi tavsiye ediyorum…imzalayin hatta..sesimiz ciksin dokulmuo inciler..xoxo

Posted in Turkiye, asabiyet, ugur mumcu on January 19th, 2007 by Loony Bin – Be the first to comment

Ugur Mumcu yan sokagimizda otururdu. Bomba patladiginda evde tek basima oldugumu, her yerin buyuk bir deprem olmuscasina sarsildigini, ve ne kadar korktugumu hatirliyorum…Bugun Turkiye’den binlerce kilometre uzaktayim. Degisen hicbisey yok…

Tum Gercekleriyle Ankara ve Istanbul

Posted in Turkiye, boyle de bisi oldu on October 9th, 2006 by Loony Bin – Be the first to comment

Turkiye tatilinin Ankara ve Istanbul ayagini anlaticam die soz vermistim. Sozune sadik bi insanim. Her ne kadar yeni dijital tartim haince “healthy weight” gosteriyo de olsa umitle “under weight” kategorisine dusuceim gunu bekliyorm. Bu da kendime verdigim bi diger soz. Ne demis unlu kadin dusunur Cosmopolitanamus: “Kendine guven herseydir. 45 kiloya dusun ve gune erkek arkadasinizin kulagina fisildayacaginiz Fransizca ask kelimeleriyle baslayin (ornek: crepe). Oz-sayginizin nasil da arttigini gorup sasiracaksiniz.”
Baslayalim mi?
Oncelikle anlasilmasi gereken su: sinifsal oryantasyonunuz (ornek: 3-C, 4-A), egitiminiz, kendine guven veya IQ katsayiniz kac olursa olsun, omru hayatinizda ilk defa yurt disinda yasamaya gittiginizde, hele ki bu dis mecra New York gibi et yiyen kamelya tadinda bi organizmaysa, sonsuza degin ve isik hiziyla degisiyosunuz. Bu sebepten mutevellit memlekete ilk ziyaretlerde “ohoooo ben nerdeyim bunlar nerde hadi canim tik tak tik tak hizli biraz” gibi bi durum oluyo. Sevgi kelebekleri, ozlem, kadim dostlar, anane boregi gunleri de dolduktan sonra, hersey cok bi ayni geliyo, herkes hic ama hic deismemis, kimse sanki yol almamis, trafik isiklari yeterince cabuk deismiyo, gun yeterince hizli geceye donmuyo ve siz hep bi yerlere yetismek istiyosunuz…Halbuki ahali uzun duzende kanapeye uzanmis eee daha daha naberlemek istiyo ve siz kanallari zap zap zaplarken “dur be kizim midemiz bulandi yavas biraz” diyo.

Bu donem bende bi sure devam etti. Sonra bu stabil Turkiye kartpostali yavas yavas icime sindi ve her ucaktan indigimde firindan yeni cikmis pogacalarin kokusunu takip ederek ulastigim guvenli, sukur ki deismemis dedigim saglam bi kale halini aldi.
New York’da 5. seneme girerken, bu yaz da ayni hissiyatla indim Bodrum-Ankara ucagindan. Bi kac gun sonra da hadi bi gayret diyerek Caglayan Varan’dan…Ve daha gun donmeden anladim ki benim pogacaci ekibin yerinde yeller esiyo azizim. Herkes ve herkes ne kadar deismis: herkesin kendine ait bi dunyasi, o dunyalarin yeni kahramanlari ve yeni adresleri, ve o adreslerin yazdigi gicir gicir kartvizitleri var artik. Kiminin ustunde “hedehodo sirketi” yazio, kimininkinde “kocamin dizinin yani”, kiminde “en bi guleryuzlu torbaciniz Sacit.” Bu sefer deismeyen, seksekde bi turlu son kareye gecemeyip 9larda tek ayak ustunde kalakalmis tek benmisim gibi hissettim kendimi. Evet hala ayni okuldayim, evet hala ayni isleri yapiyorum, evet hala ayni evde oturuyorum….Kendine guven, oz saygi ve nevi yerlerde…Surda da bi selulit mi cikti ne??? Offffff biri su tasi 10lara atabilir mi lutfennnnn????

Tasinali seneler olmasina ragmen ne kapicimizi taniyorum mesela, ne taksicilerimizi, ne de bakkalimizi…Babamin odalardan birini studyoya cevirmesi sonucu evde bi yatagim bile yok, namussuz kedi bile beni tanimadi ulan!!!

Enivey…Hersey bu kadar dislanmis 4 goz cocuk modunda gecmedi elbet. Hersey, herseye ragmen cok guzel, cok eglenceli, ve eskisi gibiydi…Pasli kac zamandir beni anlatip duruyodu ve butun mahalle benim gelmemi bekliyodu, taksiciler yakin bi yere giderken hala para almiyodu ve hala anahtari bakkal amcaya guvenle birakabiliyoduk…Kemolarda hala yaglama yapiliyodu, dunyada en ama en sevdigim insan, Barik’in deyimiyle “Joey Tribiani” ve super karisi hala “askim, agzina sictirtma simdi” tadinda didisiyodu, Omer kendi dugun fotograflarina bakip “ibne gibi cikmisim” diyebiliyodu, babam hala dunyanin en sahane cayini yapiyodu ve olur olmaz yere Pasli’yla beni payliyodu, Ankara’da hala gidilicek tek bi yer bile yoktu, Istanbul’da herkes hala wanna-be hayatlar yasiyodu ve herkes bunu bir digerine caktirmama gayretinden catlamak uzereydi, Cico hala hayatinin askini bulamamisti, sevdigim bi dostuma sarildigimda burnuma hala ayni koku gelebiliyodu ve THY hala dunyanin en igrenc havayoluydu…

Toplam 2 haftanin sonunda Amaerika’ya dondugumde, bi arkadasimla bulustum. Birbirimizi aylar once en son gordugumuzde ben New York’daki yasantimi artik kaniksamis ve hatta ondan sikilmistim. Kendimi uzun zamandir bildigim haliyle hayatimin onemli bir chapter’inin sonuna gelmis gibi hissediyordum ve “hicbirsey bir daha asla ayni olmayacak” derken kendimden cok emindim. O gun, uzun bir sahil boyunca avuclarimin ve ceplerimin her bi milimetresi taslarla dolana kadar konusmus, Turkiye tatilinin bana iyi gelecegine karar vermistik.

Oysa simdi, hayatimda bazi seylerin hic ama hic deismeyecegini ve bazi seylerin de asla ayni kalmamasi gerektigini nihayet idrak ettigim pastirma yazinin son gunundeydik, hava harikaydi ve ukalalik etmenin sirasi degildi. Bi anda karar verip upuzun siranin en sonuna girdik ve New York’un en bi turistik tekne turlarindan birine attik kendimizi. Saskinliktan gozleri 4 donmus ecnebiler bir saniye olsun durup havayi koklamadan gorev bilinciyle sipsak sipsak flaslarini patlatirken, ben de fikri sabit karakterimin el verdigi olcude hayatima yeni bi mercekten bakmaya calisirken buldum kendimi ve teknemizin bayragi sahlanirken ozgurluk heykelinin en bi afilli fotografini cektim gururla. O saniyede de cok ama cok onemli bi soz verdim kendime: bi ay icinde 45 kiloya dusucektim. Hmmmm…Peki ya sevgilim’in Fransizcasi neydi???

Tum Gercekleriyle Turkiye Tatili-1

Posted in Turkiye, bodrum, boyle de bisi oldu on September 16th, 2006 by Loony Bin – 1 Comment

Gecen hafta New York’a dondum. Herkesin cok sahane Turkiye anilari beklediginin farkindayim ama ne yazacagimi cok bilemiyorum acikcasi. Hersey biraz hizlandirilmis dil kursu gibiydi. Simple presence tense’den oteye gidemedim. Otelin adini taksiciye soyler ama adam “abi Findikli’dan cikiym mi buralar kalabalik” dese “ha??” die kalakalacak turist tadinda dondum geldim.

2 haftalik Turkiye olayim Bodrum’dan start aldi. Oyle Golturkbuku/50 milyon girisli beach/Korfez/Adamik/Katamaran Bodrum’undan ozenle kacindik. Zaten de sezonun sonu gelmis, oyle bi Bodrum da yoktu etrafta. Bi gecelik Shipahoy maceramda isiklandirilmis denizde “abi burasi bitmis ya, Ibo’ya akalim en iyisi” tadinda volta atan ordek ailesi, her daim 90 derece aciyla durabilen takdire sayan Orhan Gencebay ailesi ve kendinden 30 yas buyuk-marsik tenli raki gobegi ustune giydikleri ince merserize kazakli adamlara bi gayret “celiskilerden yilmadimmmmmm, hatalardan korkmadimmm” adli Ajda sarkisini mesaj kaygili isveli danslarla playback yapan baggyannnlar ailesinden baska bisey gozume carpmadi.
Bizim Bodrumumuzsa daha bi deniz-gunes-balik-trabzon ekmegi-balkon sefasi-tavla maci tadinda gecti, icerikte de pek editoryel katkim olamadi ne yalan soyliyim.. Havaalanindan Pasli ve beni almaya gelen Idris Bey’e “siz acin istediginiz muzigi bize farketmez” dedigim ve Gullu’nun “param yok bize gel diyip duruosun biktim ulan evde pineklemekten bi gece de Turku Bar’a gitsek ne var uyuz herif” ozetli sarkisi esliginde yol almaya basladigimiz anda bu tatilin iplerinin benim elimde olmadigi belli olmustu zaten.

Otele vardiktan sonra da bu sefer bambaska ama yine kontrolum disinda pek bi akademik-elitist ortamda buldum kendimizi. Havuz basinda telefonla konusmak, oyle yuksek sesle gulup oynamak, atlamak-ziplamak falan kesinlikle yasak. “Kurallar bozulmak icindir Binnaz hanim” diyen barmenimize de soyle bi yurekten “yuru beah” cekip “getir bi semsiyeli meyve kokteyli bakiym yavrucum” yapamadim zira bi 5 dakka icinde soz konusu kurallarin cogunun bizzat anne Saktanber tarafindan koyuldugu ortaya cikti, bize de pisip oturmak dustu. Gerci bu yaz “Size bi Bodrum turu attirmak isterim Binnaz hanim” diyen genis acili managerimiz yoktu ama onun yerine bi ust model “tam bir deniz kizi gibi yuzuyorsunuz efendim” diyen pek bi kibar otel sahibimiz mevcuttu. Allah’a sukurler olsun cazibemden bisey kaybetmemisim.

Oyle Bodrum bitmis azizim muhabbetlerine hic girmicem elbet. Dandik evler olmus 400 bin dolar evet dogru ama hala gayet medeni, ozenli yerlerde denize girmek, yiyip icmek, guzel muzik dinliyip gunesin tabak gibi batisini izleyip kendinden gecmek mumkun Bodrum’da. Biz mesela gunlerimizi Reca ve Siesta’da minderlere uzanip Reca hanimin kizinin mutevazi iskele dugununu begonvillerle suslemesini izleyerek ve acaba Oruc Oruoba gelir mi die hayal kurarak, Yalikavak pastanesinde dantelli cay bardaklarindan cayimizi icerek, Canan Hanim’in Limonlu kafesinde peceteye istek sarkilarimizi yazarak, pazarda el isi oyalara, incik boncuk nazarliklara bakinarak ve otlu gozleme esliginde sohbet ederek, Hasan Usta ve karisinin pisirdigi izgara baliklari lupledeterek, ODTU genetigi kazanmis cicekci Salih’den gul alip muhabbet ederek, ve carsidaki emekli ogretmen amcanin dukkaninda…….hmmmm amcanin dukkaninda baktigimiz seramikleri yapan bilmemkim ustanin adini yazip iice Bodrum’a goc etmis duyarli Cuneyt Ozdemir kivaminda yaziyi baglayacaktim kiiiii…hatirlayamadim ustanin adini..Emekli ogretmen amcanin bi heves bize gosterdigi dogal hayati koruma kitabindaki soyu tukenmekten kurtulan su Anadolu hayvanlarinin adini da hatirlayamadim…Oh be. Icim kurumustu poz yapmaktan…

Sonra da iste Pasli’yla Dream Turk’u acip “Cakkidi cakkidi” esliginde dans ettik, “lan bi gece de disari cikamadik lanet olsun” diyip 2 mohito soyledik, denize girerken Chanel bronzer surduk ve sabahlara kadar dedikodu yaptik. Zaten Hasan Usta’nin fiyatlari da cok pahaliydi degmez yani. Pazar da cok turist kazigiymis hem. “Bunlar Ayranci pazarinda yari fiyat” dedi Pasli. Ayrica bi sayfa bile kitap okumadim, onun yerine plaja giderken gogsumu gere gere Alem ve Penguen aldim ve Bodrum’da bile kuafore gittim. Oh beeeeeeeeeeee. Allah’in bildigini kuldan ne sakliycam, sorarim ey okuyucu. Hop.

Arkasi yarin: Tum gercekleriyle Ankara ve Istanbul.

p.s.: nie resim koyamiyorum uzun postlara 1 diil 2 diil biri yardimci olsun.

huhuu

Posted in Turkiye, boyle de bisi oldu, jonathan myers, new york, ulubey on August 30th, 2006 by Loony Bin – Be the first to comment

kahrolasıca sınav bitti-ben d akabinde elbet..
tr uçağına binmeye 5 saat kala hala zaruri alışverişler bile bitmemişti..
dükkanın ayakkabı reyonunu arıyoruz ulubeyle amazing race modunda…şakaklardan falan ter akıyo öyleyiz..bi satıcıyı gözüme kestirdim ‘pardon kardeş ayakkabılar nerdeydi’ yaptım..benim al bundy muamelesi yaptığım şahıs Match Point’deki falan Jonathan Myers çıkmasın mı? hahahhahaha..adamın suratındaki şok ifadesi ömre bedeldi..Hollywood muvadili ”Punk’d falan oldum yaaaannii” ye denk gelen bi dumur oldu starcık adamcık..
enivey…hepsi çookk gerilerde kaldı bunların..

çünkü şimdi, şu andaaaa, ben evet beeenn..
BODRUMDA’YIMMM. ayağımın ucu deniz-parmağımın ucu Paslı..öznesi nesnesi yüklemi mutluluk bi cümle tadındayım…üstelik-üstelik’i ü ile yazabiliyorum…
oh la la tralalallala
sonra biraz ankara-sonra biraz istanbul-10 eylül gibi sonra dönüş.. giriş gelişme sonuç o zaman kuzucuklar..
arada da belki 1-2 cümle satırbaşları belli olmaz..
mucuxxxx

apandist ve pardon

Posted in Turkiye, boyle de bisi oldu, pasli on May 17th, 2006 by Loony Bin – Be the first to comment

Kucukken cok nanemolla bi cocuktum, devamli atesler zafiyetler, ameliyatlar nerdeyse hastaneden cikmazdim. Tibbi personelle oole icli disli olmustum ki doktorum en sonunda kizinin adini Binnaz koymustu. Bi sefer de apandistim patlamaktan son anda kurtuldu, ameliyata girdim. Boole hastanenin cocuk kogusunda yatiyorm, ameliyatdan cikmisim 2 de 1 doktor geliyo evet binciiim nasilsin bugun gaz cikardin mi bakalim diyo. Apandist ameliyatindan sonra tuvalete gitmek iyilesme emaresiymis cunku. Ben kucugum gaz cikarmak ne demek nerden biliym, oole seylerin cocuk isimleri var pirt diye ogretmis annem. Ayrica da pirt yaparsan mutlaka pardon de diye de tembihlemis. Biliosunuz cocuklar cok oole popolarini tutamazlar zartzurt birakirlar icab edince. Enivey ben de aval aval ne diyo bu amca diye doktorun suratina bakiyorum, yok yapmadim oole bisey diorm. Bu arada evde annemler vah vah cocuk iyilesemedi die uzuluyolar ve Pasli parmaklikli karyolasinda ellerini kavusturup sesli sesli Allahim nolur kardesim kaka yapsin die dua edio vaziyette. Hahahhaaha canim paslim..Neyse sonra doktorlar bu isten suphelenio ya da annem suphelenio belki olmaz oole sey falan die sonra bi gun bi geliolar ben hastane yatagimda yatiorm yalniz basimayim odada veee durmadan pardon…pardon…pardon..diyip duruyorum.. Boylece iyilestiim anlasilio. Sanirim annem bana verdigi sasmaz aile terbiyesiyle gurur duymustur o gun. Vay be amma Hulya Kocyiit kizim var demistir. Babaannem de kibar insan karanlikta bile esnerken agzini kapatan insandir derdi zaten. Biz boyle yetistik hahahhaha.
Bu olayi yazdim cunku gecenlerde yonetmen bi arkadasima anlattim, o da bunu mutlaka cekmeliyim dedi ben de ne olur ne olmaz patenti bende kalsin istedim. Korsan aldi basini yurudu malumunuz.