Turkiye

burgaclanan boyutlar ve alisan

Posted in Turkiye, asabiyet, boyle de bir insan var, entel dantel on November 17th, 2005 by Loony Bin – Be the first to comment

Tevfik Fikret falan, pozisyonumuz belli olmuştur herhal. Olsun, biz yine de açıklayalım. Birkaç haftadır Türk Güncel Edebiyatı Açık Büfe’sine şıpıdık terlikle dalan Rus turist tadında yaşıyorum. Dergilere abone olmalar, olunamayanları ziyarete gelenlere sipariş etmeler, ne çıkmış kim ne yapmışlanmalar…Ne ki okuduklarımdan hiçbişi anlamıyorum. Son kontrol ettiğimde bu kadar salak değildim ben yahu…
Tarih ödevini Anabritanica’dan çeken tembel töngeller gibi mutfağa doğru seslenmek geliyor içimden “Burgaçlanan boyutlar ne demek anneeeee?” “Peki dıştalamak ne demeeekk?”
En bi sevdiğim yazarın yeni kitabı çıkmış. Üst üste 4 yazı 2 röportaj hatmettim, kitabın ne hakkında olduğuna dair en ufak bi fikrim yok. Ve içimde bu röportajların mektup yoluyla yapıldığına dair bi ampül çakıyor..Zira konuşma dilinde insan bu kadar çok üç nokta ve tırnak kullanamaz…dokunur.
Tam bu yüksek dili ve bilgi dağarcığını anlayamadığıma kanaat getirip vazgeçecekken bi de bakıyorum irtifa kaybediyoruz. Dergi 1, sayfa 27: “Sait Faik ne diyordu? ‘Herşey bir insanı sevmekle başlar’”. Allah allah, “bir insanı sevmekle başlar herşey” olmasın o sakın? Aynı sayfa, iniş takımları açıldı sayın yolcular: “Küçük sokakları, eski yapılara doyamam.” Hmmm. Hadi dil sürçer diyelim, imla kılavuzu da yok mudur el altında?
Birkaç ay önce Türkiye’nin ilk fantastik edebiyat örneği diye tanıtılan bi roman okumuştum. Kahramanların adlarının bile doğru yazılmasının becerilemediği sayfaları çevirdikçe “abi piyasa yıkılacak elimizi çabuk tutalım” mantığıyla printer’dan direk matbaaya koşturulan metnin editörüne sinir olmuştum. E hadi bunlar havaalanı kitapları, Daniela Steel hopbaları, bizim hapşursa amin diyeceğimiz köşetaşlarına ne oluyor dersiniz?
Enivey. Haftasonu kırmızı arabanın içinde turlarken aşina olduğum nefis şarkının dediği gibi “bu konulara girmeyelim”. Kırmızı arabaya neden binildi, nerelere gidildi, o da bir sonraki yazımızın konusu olsun. Lütfen efendim, “olay bitmiştir, büyütmeyelim”.

1. Geleneksel PKTB Odulleri

Posted in Turkiye, asabiyet, petek dincoz on October 18th, 2005 by Loony Bin – Be the first to comment

Kabul etmeliyim ki Türk magazin dünyası Amerika’dakinden çok daha enteresan. Amerika’da bi ünlüyü medyada görme ihtimaliniz samimiyetden uzak red carpet organizasyonlar ve dikkatlice planlanmış “Tam da spordan geldim Starbucks’dan kahve alıcaktım siz de nerden çıktınız?” enstantaneleri ile sınırlıdır. Misal Ber geçen hafta Havana Café’de Cameron Diaz’i görmüş ama, Justin’le evlenip evlenmicekleri hakkında bi malumat alamamıs.
Alamaz. Çünkü burada bir ünlünün özel hayatı hakkında açıklamalarda bulunduğu okazyonlar (sözkonusu acayip bi tarikat tarafından beyni yıkanmış bi Tom Cruise değilse) People dergisine milyon dolara satılmış manasız yeni doğmuş bebek resimleri ve “Kendimi yogaya verdim. Acıyla başa çıkmanın yolu kişisel gelişimden geçer” falan gibi marketing tatavalarından ibaret. Ne kadar uğraşırsanız uğraşın Jennifer Anniston’a mesela Canlı Hayat’da “Brad’in beni boynuzladığı gece” dramatizasyonu yaptıramazsınız. Bir senedir bekliyoruz hala öğrenemedik Jessica Simpson’la kocası boşanıcak mı boşanmıcak mı? El insaf.
Halbuki bizde öyle mi? Şebnem Scheffer ne güzel demiş “Tertemiz bıraktı Şenol beni” diye. Çocuk da armut mu toplasın cevap vermiş « Ne kadar erkeğim annesi de kendisi de bilir » diye. Ha şöyle, sıkılmayın çocuklar anlatın, aile içinde gizli saklı olmaz.
Türkiye’de « magazin » o kadar küçük bir çevrede yaşanıyor ve o çevreye mensup olmayanlarımız da öyle yapay bi aidiyet duygusu geliştirmiş durumda ki, zaten herkesin herşeye dair ya bi fikri ya bi bilgisi var. Ya da başka bi deyişle biz hepimiz mutlu küçük bi aileyiz. Belki de bu yüzden Yeşim Salkım « Bütün Türkiye’ye sevgi dersi vericez » diyo, belki tam da bu yüzden Hülya Avşar Türk bayraklı balona tekme atınca hakkında kamu davası açılabiliyor. Böyle acayip, disfunctional bi toplumsal samimiyet, herkesin herkese ve herşeye karşı sorumlu olduğu bi altta kalanın canı çıksın dünyası…
Kaya Hülya’yi bilmemkimle aldatıyo haberini okuduğunuzda mesela « Amaaan ben zaten onları hede hödöde balık yerken görmüştüm » demeniz, ya da Türk popüler kültürünün en bi berrak aynası Ekşi Sözlük’de herhangi bi ünlüye baktığınızda kişisel bilgilerle donatılmış bi «bilmemkimin eski sevgilisi, bilmemnerenin müdavimi » ya da « bir gece vakti bana kırmızı gül veren pıtırcık insan » vari entrylere rastlamanız işten bile değil.
Eğer bu şanslı çekirdek aileye dahil değilseniz de dert etmeyin çünkü kaçırdığınız detayları muhtemelen MSN kaydı ya da telefon konuşması şeklinde ertesi gün bayinizde bulmanız çok bi muhtemel.
Kamusal alanlarda türban takamayacağınız ama kamunun gözü önünde tecavüze uğrayabileceğiniz ve muhtemelen « kimbilir napmıştır» nakaratına maruz kalacağınız bi ülke burası. Belki bu yüzden Yeşim Salkım’a hak verdim eni konu. Ne güzel demiş kadın « Biz insan değil miyiz ? » diye. Ben şahsen Pazar Keyfi Toplumsal Barış (PKTB) Ödülü’nu kendisine vermeyi teklif ediyorum. Kabul edenler ???

Total Recall ve Petek Dincoz

Posted in TV, Turkiye, medya, petek dincoz, serdar ortac on September 8th, 2005 by Loony Bin – Be the first to comment

Magazin siteleri inliyor. Petek Dinçöz’un kalbine haciz gelmis. Bi kere bize de olmuştu. Önce hırsız girdi sanıp çok üzülmüştüm. Hacizciymis. 2 televizyon gitmişti. Baya ders çalışmıştım televizyonlar gelene kadar. Bütün derslerden A almıştım. Neymiş efendim, çalışınca oluyomuş. Benim anlamadığım bu olaya niye araştırıp soruşturmadan “münferit bir hadise” muamelesi yapıldığı. Mesela 12 Monkeys’de Bruce Willis dese “ben senin sevgilinim aslında geçmişten geliyorum” diye ya da Total Recall’da Arnold dese -ki en sevdiğim filmdir “bak bunlar rüya değil beynimizi yıkadılar” diye kimse sorgulamaz. Çünkü bi action hero bişi diyosa doğrudur.
Peki Petek Dinçöz gerçekten magazin mafyası tarafından kaçırılmış ve beyni yıkanmış olsa, ve bu Bay Sülük’e gerçekten aşık olsa ama kötü adamlar sevdiğine zarar vermesinler diye “hayır ben o değilim” diyo olsa ve içi kan ağlarken stras taşlarla süslü tuvaletiyle Mutlu Aküleri’nin bayi toplantısında Foolish Kazanova’yı söylemek zorunda kalmış olsa mesela, daha gerçekçi olmaz mı?
Sonracııma Serdar Ortaç “kalbine haciz koydum” diye yavaş bi şarkı yapsa (Ebru Gündeş’le düet mesela), ve Bay Sülük zaten gelecekten geldiği için bu şarkıyı çoktan biliyo olsa ve Petekciğine eski güzel günlerini hatırlatmak için bunu bi şifre olarak kullanıyomuş olsa mesela… O sırada tabi Hülya Avşar da Petek’i olan bitenden distract etmek için Türkbükü’ne gidip göbeğini içine çekmiş olsa, ve bütün bunları araştırdığı için meğersem senelerdir ortalarda gözükmeyen Aykut Işıklar ortaya çıkarsa…Flash..Flash.Vay be.
İşte ben buna araştırmacı gazetecilik derim.

bicki-nakis

Posted in Turkiye, boyle de bir insan var on August 19th, 2005 by Loony Bin – Be the first to comment

Türkiye’ye dönülür mü dönülmez mı anketim son sürat devam edio.
Sertac’a sordum, “sakın gelme” dedi ? niye dedim. “Burda insanların hobisi yok. Herkes birbirinin üstüne oynuyo. Yakında sosyal patlama yaşanıcak” dedi. Valla kesin bi tarih vermedi ama kendisi Turk moda sektorunun nabzini tutan bir kimse oldugundan vardir bi bildigi dedim.
su anda sonuclar
turkiye 1
amerika 1

Vatandas Gazeteciligi

Posted in Turkiye, baska yerde yazmisim, blog, entel dantel, medya, vatandas gazeteciligi on August 17th, 2005 by Loony Bin – Be the first to comment

Loony bin’i yazmaya başladığımda böyle bi niyetim yoktu. Zira günlük hayatda kalay kalay kazanlaşan kafamın Pazar gezmesi olucaktı bu sayfa. Ama bugün biraz zihin cimnastiği yapmaya karar verdim. Zira Clark Kent’ler aranıyor çağrısına muştuladığım « acaba Türkiye’de bloggerlik vatandaş gazeteciliği mertebesine ulaşır mı ? » sorusunu tartışmak lazım demiş Ali Işingör. Tartışalım efem.Bilenler bilmeyenlere anlatsın, « blogger » kavramı esas patlamasını 9/11dan sonra, bu trajediyi yaşayan sıradan insanların resmi ve alışılageldik iletişim kanallarından gelen « haber »lerle yetinmeyip sazı ellerine almasıyla yaşadı. New Yorker’lardan gelen fotoğrafların ve « iyiyim annecim » mesajlarının ötesinde Afgan kökenli yazar Tamim Ansary’nın yakın çevresine yazdığı ve özetle batı dünyasını Müslümanlara karşı oluşacak büyük bir toplumsal tepkiye ve güvenlik uğruna temel özgürlüklerden ödün veren politikalara karşı uyardığı e-mail, bir kaç gün içinde web’den büyük medyaya taşındı. Ansary’yi dinleyen oldu mu ayrı konu, ama kökenini halktan alan, « daha » demokratik bir haber alma-verme süreci de böylece başlamış oldu. Irak savaşı, tsunami ve ABD başkanlık seçimleri blogger’in kaygan zeminini sağlamlaştırmaya yaradı.
Bi nevi kahraman bakkal süpermarkete karşı hikayesi yani..
Bugün batı dünyası, medyanın (ve dolaysıyla hayatın gündeminin) gıcırtılı demir kapılarını tutan editörleri, yazı işleri müdürlerini, sermaye kumandanlarını itiverip birbirlerine ve dolayısıyla “halka” ulaşan vatandaş gazetecilerin varlığını inkar etmeyi çoktan bırakti. Bugün bu saatte araştırmak, yorumlamak ve anlatmak isteyenler kocaman matbaalara gerek kalmadan gazetecilik yapabiliyorlar. Tek ihtiyaçları bir internet bağlantısı ve bir bilgisayar. Haber tüketiminden üretimine transfer olan heveskarların beyin/eğitim ve objektivite sahibi olup olmadıkları ise tamamen ayrı bir konu ve ayrıca tarstışılmaya muhtaç.
Ancak Glenn Reynolds, Jay Rosen ve Micah Sifry gibi isimler web gazeteciliğinin nasıl yapılması gerektiğini yüzümüze serin sular gibi çarpmaya devam ediyor. Ki Micah’nin öğrencisi olmuş olmaktan gurur duyuyorum, ayrı konu, ayrı post.
Türk blogosphere’inin ıncığını cıncığını bildiğimi iddia etmeyeceğim. Ancak kendim de dahil olmak üzere daha ziyade “bugün otobüste başıma ne geldi inanmazsın gül gül oldük” sularında gezildiğine dair bir (fikrim değil), izlenimim var. Kendisi öğrenmeye açık bi izlenim, belirteyim.
Demokratikleşme sürecinde emekleyen güzide memleketim medyasının sağduyulu ‘vatandaş gazetecilere” duyduğu ihtiyaç sıkılmayı bekleyen ergenlik sivilcesi kıvamında nicedir. Ancak bunun elbette son derece soylu ancak yetersiz “kan aranıyor” anonslarıyla gerçekleşemeyeceği de açık.
Medyayı elitist bir kuyucuktan akademisyenlerin, aktivistlerin, vatandaşların ve söyleyecek sözü olan her bireyin katıldığı açık bir diyalog platformuna çevirmek MUMKUN. Bunu yapacak bloggerlar da, MEVCUT.
Ne ki yazılacak daha çok şey olmasına rağmen, ukalalığın da bir sınırı var. Bin burda sussun. Bakalım başka kimler neler diycek, ya da demiycek. Aranan kanın bu sefer de bulunması dileğiyle efem, esenlikler diliyorum.

clark kent'ler araniyor

Posted in Turkiye, blog, medya on August 15th, 2005 by Loony Bin – Be the first to comment

her koyun kendi bacagindan asilir, belli bisi.
ama es kaza B RH+ bi koyunsaniz bu yaziyi okumanizi istiyorum.
isin ucunda bi gunluk clark kent olmak da var hem.
bi nevi tayt kicima girdi napicam tehlikesi olmadan hayat kurtarmaca.
kacmaaaazzz.

Sex, neighbors and the city

Posted in Turkiye, boyle de bir insan var, boyle de bisi oldu, new york, sex and the city on August 10th, 2005 by Loony Bin – Be the first to comment

Bugüne bugün adamakıllı bi komşum olmadı (taner amcalarla ayşe teyzeler haric). Martı apartmanında otururken alt kattaki kadın kuşunun kafasına su damlıyo diye balkona çamaşır astırmazdı. Bi de çiçeklerine gölge yapıyo diye koca söğütü kestirmişti. Öbür evin yöneticisi çok yazıyo diye tatile giderken apartmanın doğalgazını kapatırdı ve kertenkele gibi bi oğulları vardı. İşin acı tarafı biz hepsinden kötüydük. Ya bas bas birbirimize bağırır ya da Türk orta sınıf apartman hayatında çok da sempatiyle karşılanmayan jazz ve türevlerinin sesini sonuna kadar açar milletin çizgili pijama pazarının içine ederdik.
Tüm bunların new york’a taşınınca değişeceğini umuyordum elbette. Kocaman bi loftda oturucak, elimde içinden sarı laleler ve baget ekmek sarkan kesekağıtlarımla merdivenlerden çıkıcak ve Friends vari bi hayat yaşıycaktım.
Büyükkkkk yanılgı.
Önce bi Harlem macerası yaşadım ki, sonra anlatırım konu dağılmasın. Sonra yannışlıkla bi yaşlı kadınlar yurduna düşmüşüm, onu da sonra anlatırım, gözlerim dolmasın.
En nihayetinde bi eve çıktım. Ama ev o kadar iğrenç ve ev arkadaşım o kadar bayıktı ki bi gelen bi daha gelmiyodu. Dedim bari komşularla kaynaşıym. Karşı dairede kocaman bi matkabı olan ve « bakın kızlar bu matkap, bu da çivi » gibi ingilizce dersleri eşliğinde evin tamirat işlerine koşturduğumuz bi broker oğlan yaşıodu. Ancak ve ancak zaman geçtikçe benim çok sex yapan cool bi broker sandığım çocuğun ablasının yanında sığıntı şeklinde yaşayan ve haftada 8 gün porn izleyen bi bi boş gezenin daha da boş kalfası olduğu ortaya çıktı. Tamirat işlerini başka bi arkadaşa devrettik.
Yan dairede orta yaşlı şeker bi teyze yaşıyodu. Kadın devamlı halimi hatrımı soruyo, yılbaşlarında şarap hediye ediyo ve kendi paramızla şarap aldığımız nadir zamanlarda da hiç üşenmeden türbüşonunu ödünç veriyodu. Yanniz binada benden başka kadınla yarenlik eden pek yoktu. Ben « işte amerika böyle, insanlık olmüş kardeşim » gibi düşüncelerle kadıncağızla samimiyeti ilerletirken bizim teyzenin gayet popüler bi randevu evi işlettiği ve benle alakasının muhtemel bi recruiting çabası olduğu ortaya çıktı.
Eh, insanın bi göğsü kabarıyo tabi.
Sonra bilumum anne itirazları ve klasik bi roommateler muharebesi sonucunda şimdiki evime çıktım. Karşı dairede kendini çatıdan atma usullü intihar etmiş ama başarılı olamayınca ömrünü anacığının hayatını zehretmeye adamış bi freak oturuyo. Elbette. Ve bi kaç aya kalmadan eve hırsız girdi. Pek tabi.
Ama evi acayipp seviyorum ve şimdilik ortada yasadışı bi durum gözükmüyo. Ta ki geçen Pazar sabahı bakkala giderken yan dairedeki sevimsiz çocuğun 5 kilo çeken annesini 5. sınıf bi konulu erotik’in baş rolünde yakalayana dek..
Sex endüstrisinin her koluyla bi şekilde interact etmiş olmanın haklı gururuyla eve geliyorum ve mutlu haberi ahaliye veriyorum. Şaşıran olmuyo. Hatta havada layığını bulmuş olmanın yarattığı hafif bi iç rahatlığı seziliyo. O sırada kapı çalıyo ve « ben film ekibinden Suzie. Çekim sizin daire de mi acaba? » diye soruyo kadının biri. Yanniş numaraya çatmış asabi emekli tonunda “burası ev kardeşim, ev” diyorum ve sinirli sinirli yağda yumurtama ekmek banıyorum. Bi daha Sex and the City izlersem 2 olsun.

Huntington ve Pretzel

Posted in Turkiye, boyle de bir insan var, boyle de bisi oldu, huntington, new york on August 5th, 2005 by Loony Bin – Be the first to comment

Vatan sınırları dışında yaşayan her insan evladı gibi arada ve de sırada canınız çok simit çeker ve dönsem mi ulan krizi yaşanır. Bazı krizler pretzel’le geçiştirilir bazıları size yüzlerce papellik THY biletine ya da kabarık bi Bloomingdales faturasına mal olur (bakınız thesaurus kadınlar ve alışveriş). Kimi zamansa kriz hamur işiyle ya da ihtiyacınız olmadığı gayet bariz dantelli zırt, boncuklu zart yahut şimdi moda ama iki ay sonra çapul bi ürün alımıyla geçiştirilemez duruma gelir dayanır.
Misal: ben. Uzunca zamandır Türk restoranlarında kanun sesi duyup gözlerin buğulanmasından Türkiye’ye taşınınca sahip olacağımı düşündüğüm paralel bi hayat için alışveriş yapmaya varan simalarda gezinmekteyim. Ki ceketdi, elbiseydi, topuktu new york’da seyrek saptığım otobanlar.
Bu kıvama gelince tabi ilk iş akraba/arkadaş başlıosun vıdılanmaya, çünkü biri senin yerine karar versin istiyosun. Sence dönim mi, peki nie dönmiyim, oralar güzel mı vs..vs..Hatta bi noktada konu peki sence ben güzel miyim’e gelio dayaniyo ah diorm kadın açma su iç dünyanı insanlara, açmaaaaa.
Enivey. Kafası çalışan, sempatik bi de üstüne medyatik bi arkadaşımı aldım karşıma. Seviyorum da. Dedim napim sence bi akıl ver. Mantıklı bi cvp bekliorm doal olarak. Ne bilim “kesin gelmelisin, acayip özledik”ya da “sakın gelme hayatta iş bulamazsın” falan gibi.. Ama şansıma sole bisi gelio karşıdan:
“bence gelmelisin bin”
“yaaa sahi mı peki niye sence?”
« çünkü günümüz dünyası batı ve doğu arasında bölünmüş durumda ve ben seni doğulular arasında görmek isterim!»

Oldu canım, görürsem söylerim diorum (içimden). Dışımdan söylemiorm çünkü arkadaşım teorik tartışmalara düşkün bi kimse ve ben Huntington takılcak durumda diilim. Bi de üstelik kendisi devamlı beni acayip insanlarla arkadaşlık etmekle itham eder durur. Bu durumda veciz bi atasözü geliyo akla mecburen: e ama şeker kız kendiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiii…

Muayyendir Alanis

Posted in Turkiye, alanis morrissette, bob dylan, muzik on July 30th, 2005 by Loony Bin – Be the first to comment

Bi zamanlar kizgin ve sivilceli kizlardik.. Hayattaki en buyuk derdimiz siniftaki yegane GI Joe’yla oynamayan cocugun beden dersinde kosarken hoplayan memelerimize attigi kesikler ve carsamba gunleri serbest kiyafette giymek icin yanip tutustugumuz yeni 501’mizdi. Ama hayat niyeyse cok zordu ve oglanlar bi b..dan anlamiyordu.
Sonra buyuduk. Hayattaki tek derdimiz aksam gidilicek 5. sinif clubdaki wanna be djleri tavlamak ve en yakin kiz arkadasimizdan 5 kilo zayif olmaya donustu. Oglanlar hala bi b..dan anlamiyordu ve hayat daha da zordu.
Bu sureclerde –kimi icin bir yil kimine bir omur- kizgin kadin sarkicilar imdadimiza kostu. Alanis, Tori, Skunk, Cranberries. Bissurumuz bissuru gece “are you thinking of me when you … her” diye diye zipladik, yavas sarkilarda bunalimli ve mistik gozukmeye calisarak kastirdik da kastirdik.
Sonra seneler gecti, Adina ister kultur emperyalizmi diyin ister globalizasyon ister bi tall skim milk caramel macchiato, starbuckslar falan etrafimizi sardi. Ortada eski guzel gunlerden eser yoktu ve herkesin bi nick’i vardi. Ne hikmetse daha da zorlasan hayatin kurtarilmis bolge soundtracklarinda hayal meyal duyulan kizgin kadin sarkicilarin sesi, Tiesto’yla bastirilmisti. Isin aci tarafi, tum olup bitenler normaldi ve hicbirimizi gocundurmamisti.
Sonra bigun Alanis’in cdleri Starbucks’da satilmaya basladi. Bob Dylan bile bu b.ku yemisti ve ortada sasilcak bisi yoktu. Yine de bi huzun dalgasi ahmak islatan gibi ustumuzden geciverdi. Jagged little pill bayanlar, bogazimiza takildi.

Usengecler icin bu post’un ozeti : bin’in muayyen gunu.

kimlik bunalımı

Posted in Turkiye, boyle de bir insan var on July 20th, 2005 by Loony Bin – 1 Comment

Absürd bisi oldu. Mayıs’da Nevizade’de çektiğimiz resimleri Murat’a da göndermiştim. Ertesi gün bundan geri mail geldi: “bin ben o gece sizinle değildim” diye. Murat da resimlerin sadece birinde var. Dedim heralde görmedi. Nası yoktun olm iste git bak resim 007 falan die msj attım geri. Hatta ulubey’le aa deliye bak hatırlamıyo diye de gülüştük.Sonra ertesi gün Murat’in yeni iş adresinden napıyosunuz hayırsızlar temalı bi mail daha geldi. Ben de böyle kendi aramızda arkadasca bi mail trafiği yaşadığımızı sanarak ve resimleri de en nihayetinde görmüş olduğunu assume ederek yine cevap yazdım.
Oysa durum farklıymıs. Bugün Murat’dan bi mail daha geldi. Aynen söyle:
“Merhaba Bin, sanırım istanbul’da benim adım ve soyadımla aynı olan bir kişi daha mevcut. Vallahide billahide o balıkçıda sizinle beraber değildim :) Ha bu arada balığı da çok severim.”

Bi de bizim Murat olmadığını kanıtlamak için resmini koymuş. Yahu insan “bin ben sizinle değildim” der mi??? “kardeşim yanlışlık olmuş beni meşgul etme” falan der, “ben o kişi değilim” der keser atar ne biliyim. Haliyle şüphelenmedim.
Nese böylece tanımadığım adamın birine resimlerimizi göndermiş oldum. Sonra da korktum acaba Turkish chicks sitelerinde end up eder miyiz diye. Allahtan kendisi kibar ve iyi niyetli bi aile babası çıktı da biraz rahatladim.Bi de hiç kabahati yokken esas Murat’i “sensin hayırsız resim gönderiorz inkar ediosun” diye azarladığımla kaldım. İşin acı tarafı Murat’i msn’ye de bu adresle kaydetmiştim ve durur durur -allah allah bu çocuk niye hiç onlayn olmuyo 2 kelam ederdik diye düşünürdüm.
Ber dün kafam fazla çalışmadığı için B12 vitamini almam gerektiğini söylemişti. Meğer ne kadar haklıymıs.