TV

Lost ve Fan Kültürü: “Dude, Bazı Cevaplara İhtiyacım Var!”

Posted in TV, baska yerde yazmisim, lost on April 26th, 2010 by Loony Bin – Be the first to comment

Aylardır beklenen 6. Sezon prömiyerinin aynı gün yayınlanacak Obama’nin ulusa sesleniş konuşması yüzünden erteleneceğini duyan Lost hayranları, ya da kendilerine koydukları isimle “Lostie”ler “Lost’u rahat bırakın!”, “Obama başka bir gün seç!” nidalarıyla Twitter’i hidrojen bombası düşmüş Swan istasyonundan beter hale getirdiler. Facebook grupları, imza kampanyaları derken beklenen açıklama 8 Ocak’da Beyaz Saray Basın Sözcüsü’nden geldi: ulusa sesleniş ileri bir tarihe ertelenmişti. Bu inanılmaz gibi duran başarıda Lostielerin alışılagelmiş pasif-obsesif, ben sana hayran sen cama tırman türde bir hayran kitlesi olmamasının rolü büyük. Karşımızda Web 2.0.’in getirdiği avantajları sonuna kadar kullanan, bloglar, sosyal medya, forumlar aracılığıyla beslenen, hayli yüksek sesli ve aktif bir topluluk var. Ancak Lostielerin esas farkı dizinin yapımcılarının, yazarlarının, diziyi yayınlayan ABC kanalının ve tüm yaratıcı ekibin de bu sese kulak vermesi.

Biraz metafizik dersi, biraz bilmece-bulmaca, bir tutam mitoloji labirenti…Entellektüel anlamda seyircisinden bunca beklentisi olan bir şov on yıl öncesine kadar kült bir popüler kültür objesi olmaktan öteye geçemezdi belki de. Ancak Lost’un hayran kitlesi ve yaratım ekibi arasındaki bariyerleri ortadan kaldıran kolektif ve interaktif yapısı onu son yılların en çok izlenen dizilerinden biri haline getirdi. Lost hayranlarının masaları başlarında, kurdukları sayısız web sitesinde şovu didik didik ederek, tartışarak, alternatif çözümler, hikayeler, videolar, sanat ürünleri üreterek geçirdiği sonu gelmez saatlerin ödülünü yapımcılar da fazlasıyla vermekten çekinmedi bugüne kadar: Dizinin içine koydukları yüzgeci logolu köpekbalığı, bir saniyeliğine görünüp kaybolan harita gibi özel ipuçları, Nikki ve Paolo gibi fanların sevmedikleri karakterleri canlı canlı toprağa gömmeleri, kurdukları Oceanic Havayolları, Hanson Vakfı ya da fanlarla birebir sohbet ettikleri “The Fuselage” (uçak gövdesi) gibi web siteleri, yazarlar grevi sırasında sabırsızlanan seyirci için yarattıkları iki-üç dakikalık “Kayıp Parçalar” adlı internet bölümleri, dizide adı geçen kitapları hayranlarla tartıştıkları “Lost Kitap Klübü”, ve son olarak da kurdukları “Lost Üniversitesi” gibi yan ürünlerin hepsi Lost’un sadık ve yorulmaz fanlarına kurdeleli birer hediye idi sanki. Peki ya 2009 Comic-Con Kongresi’nde gösterilen, adeta fanların kafalarını iyice karıştırmak için yapılmış videolara ne demeli? Uçak adaya hiç düşmemiş olsa idi karakterlerimizin başına gelecekleri tasvir eden bu videolar Lostielere şu mesajı veriyor gibiydi: ‘Evet, dizide olup bitenlere kafa yorduğunuzu, işin işinden çıkmaya çalıştığınızı biliyoruz. Ve bunu bildiğimizi, bilmenizi istiyoruz!”

Yeni bir Kültür ve Profesyonel Fanlar

Lost yapımcıları, fanlarla dizdize yaşadıkları bu interaktif dünya sayesinde bir taşla iki kuş vurmuş oldular aslında: hem uzun yaz tatilleri ya da bölüm aralarında beklemekten yorulan koyu hayranlara yapılacak ödevler ve diziye ortadan başlayan meraklılara kaynak olacak koca bir ikincil dünya yaratarak ilgiyi ayakta tuttular, hem de yeni bir “televizyon izleme” kültürünün ortaya çıkmasına ön ayak oldular.
Yazar ve akademisyen Henry Jenkins bu kültüre “birleşme kültürü” (convergence culture) ismini koyuyor aynı isimli kitabında. Sözkonusu olan yapımcının üretip izleyicinin tükettiği geleneksel akışın kırıldığı, tüketicinin kendi medyasını yarattığı bir kültür. Teknoloji ve internetin gelişmesi, bloglar ve tartışma forumlarıyla beslenen bu katılımcı ve interaktif yapı, fanlar ve yapımcı/yazar/aktörler arasındaki geleneksek mesafeleri de kaldırıyor bir bakıma. Karşımızda Madonna konserinde güvenlik bariyerlerini aşmaya çalışan çığlık çığlığa bir kitleden ziyade, yazan, tartışan, üreten, ve bu üretimlerini hem birbirleriyle hem de dizinin yaratıcılarıyla paylaşan bir topluluk var. Üstüne üstlük Fiske gibi sosyologların tanımıyla kültürel hiyerarşide altta kalan, bilgisayar karşısında geçirdiği saatlerle işinden gücünden çalan ezik hayran tipinin aksine, Lost fanlarının yarattıkları sanatsal ve akademik ürünlerle şan’a şöhrete boğulduğuna ve hayranlıklarını profesyonel birer kariyere dönüştürdüklerine de şahit oluyoruz.

Örneğin “Dark Ufo”, “Sledwedge” gibi blogların yazarları, “The Transmission”, “Jay and Jack” gibi podcastlerin sahipleri kendi hatırı sayılır hayran kitlelerini oluştururken, işe blog yazarlığından başlayan “Docartz” takma lakaplı John Laconis ve Amy Johnston “Lost Hayatımı Yedi” (Lost Ate My Life) isimli kitaplarıyla hem profesyonel yazarlığa adım attılar hem de Lost fanlarının dünyasının kapılarını biz okuyuculara araladılar. Aralık ayında Los Angeles’da düzenlenen “Lost Yeraltı Sanat Projesi” sergisinde ise çoğu fanlardan oluşan sanatçıların Lost’dan ilham alarak yarattıkları eserleri binlerce dolara alıcı buldu. Kendi tanımlarıyla forumlar ve bloglarda yaptıkları tartışmaların iflah etmediği Lost fanı akademisyenlerden oluşan “Lost Çalışmaları Topluluğu”nun (Society for the Study of Lost) üyeleri ise diziyle ilgili yazdıkları makaleleri dördüncü sayısına ulaşan e-dergilerinde toplamakla meşgul bugünlerde. Sitenin kurucusu Amy Bauer, California Üniversitesi’nde müzik teorisi profesörü ve haftada en az 20 saatini Lost’a ayırdığını söylemekten hiç de çekinir gibi bir hali yok.

Fan Ekonomisi ve Halkın Sesi Hurley

Elbette ki, Lostieler saatler harcadıkları “işlerini” ne kadar ciddiye alırlarsa alsınlar, yapımcıların fan kültürünü bu denli desteklemesinin ana sebeplerinden birinin ticari olmadığını iddia etmek, Hurley’nin son sezonda zayıflayacağını ummak kadar safça olur diyebiliriz. En nihayetinde hayranlar diziye reyting kazandırmalarının yanı sıra, DVDler, soundtrack albümler, Jack/Sawyer aksiyon figürleri, Dharma tulumları gibi yan ürünleri satın alan ve ürünün kendisi, yani dizinin gidişatıyla ilgili bedava fikir veren bir market. Örneğin Lost Üniversitesi websitesine girip dizinin aktörleri veya yazarlarından ders almak, ilk bakışta interaktif fan kültürünü son noktaya taşıyan bir yenilik gibi görünebilir. Ama siteye kayıt olanlar görecekler ki derslere ancak Lost’un beşinci sezon Blu-ray DVD setini satın alarak girmek mümkün. İnteraktif fan kültürü mü dediniz? Yüz dolares lütfen. Pamuk eller cebe…

Bu demek değil ki Lost ekibi saf ve masum fanların duygularıyla oynuyor. Aksine, dizinin yürütücü yapımcıları Carlton Cuse ve Damon Lindelof yaptıkları açıklamalarda fanlarin zekasına şapka çıkarmaktan geri durmuyorlar hiç. Hatta zaman zaman sabırsızlanan, onca zaman olan bitene kafa yorduktan sonra dizideki açıklamalarla tatmin olmayan fanların ağzından konuşan bir de karakter var dizide: Hurley. Dördüncü sezonda söylediği “Dude, Bazı cevaplara ihtiyacım var!” repliğiyle halkın sesi olarak gönüllere taht kuran Hurley, Lost ekibinin fanlara duyduğu empatinin sembolü görevini görüyor adeta. Ama yapımcılar yine de tedbiri ellerinden bırakmıyorlar. Şöyle diyor Cuse ve Lindelof bir ropörtajlarında: “Fanların hayal gücü ve zekası muhtemel ki bizim onlara verebileceğimiz herhangi bir çözümden çok daha ileri seviyede. Lost’un sonunda gerçekten olacaklar seyircinin fikirleriyle boy ölçüşemeyebilir. İşte bu yüzden Lost’u sırf sonunda ne olacağını öğrenmek için değil, yolculuğun tadını çıkartmak için de izlemelisiniz.” Fanlar de tam da bunu yapıyor zaten: üstelik hergün, yüzlerce web sitesinde ve bitmek tükenmeyen saatler boyunca…

*Milliyet Sanat Dergisi’nin Subat 2010 sayisinda yayinlandi.

Tum Gercekleriyle Oskarlar ve Dandanakan

Posted in TV, boyle de bisi oldu, film, oscar, ulubey on March 9th, 2010 by Loony Bin – 2 Comments

Blogun 4 bir yani isgal altinda, linkleri bozuk, designi salya sumuk de olsa oskarsiz bi loonybin duldulsuz redkit’e benzer diyerek konuya giriyoruz sevgili loonybin acilsin diye saint antoine’a mum diken sadik okuyucu (pasli yla annem) ve aaa bloga noldu ki haberimiz bile yok vallasindan elalem okuyucu (diger herkes)…
Bu seneki oskarlari partisiz, kumarsiz, benim olucak paraniz hulenn hirsimdan uzak, ulubey ve annesiyle ailesel ve neseli oldugu kadar da seviyeli bir ortamda izledim. Elimizde kibar saraplarimiz peynir tabagimiz agzimdan cikan en tu kaka kelimenin kiro ve aptal olabildigi bu nezih atmosferi kendim gibi banal ve avam arkadaslarima attigim textler ve tvitlerle bi nebze de olsa dengeledim neyse ki. Sonra 10.30 civari misafirimizi jetlag vurunca ulubeyle tasimizi taragimizi toplayip ilk reklam arasinda vinladik-yuruyerek 10 dakika surecek yol icin acile yetisicek hasta misali can havliyle kendimizi bi taksiye atarak…

Enivey…Gelelim gecenin can alici ve flash gelismelerine dan dan dan dandanakanlarina:

Gecenin en sag gosterip sol vuran ani: sana karsi bos diiliz neil patrick harrisciimizin alli pullu broadway girizgah kadayifina kaymak yapip esther williams su balesi filmlerinden firlamis bi edayla sahneye inen alec baldwin & steve martin’in dunyanin en guzel oskarini sunucak gibi yapip ammman kimseyi kirmayalim ustat bayik sularina yelken acmalari. Bi an Alec Baldwin parental aliniation sendromunu anlattigi “A Promise to Ourselves” kitabindan bi bolum okiycak (saka diil valla yazdi boyle bi kitap), steve martin de bonjosuyla ona eslik edicek falan sandim ay aman of imdat

Gecenin en nazire senlendirici oskar subesi: “music by prudence”la en iyi kisa belgesel odulunu almaya cikan adamcaazin zongaa die onune atlayip ver bakiym sen bana o mikrofonu diye kanye westleyen Elinor Burkett adindaki yapimci abla. Meger bunlar mahkemelik olmuslar senin fikrindi benim fikrimdi die. Odulu almaya cikan adamin annesi de bastonuyla bu kadinin sahneye cikmasini engellemis. Hahaha yesilcam odullerine hosgeldiniz sevgili sinemaseverler.

Gecenin en killi bacak antipatigi: oskar alicagi hafiften renk vermeye baslayinca herkese kok sokturen, festivallere, torenlere falan gitmek icin esek yukuyle para isteyen, bes karis suratla icimizi kanirtan ve 2 lafinin biri kocam da kocam olan gormemisin filmi olmus monique. Ayh bi de bacaklarindaki killari almamasini kanayan bi sosyal yaraya donusturdu kadin…yok bi kere almis da, nasil acimis da, 2 misli cikmis da…hayir almazsan alma bize ne de, aglama oyle barbara walters koselerinde sahtefor! Tamam anladik super oynamissin aferim gozumuz yok amma velakin gencligimizi curuttuk agdaci masalarinda diil oskar bi altin kebelegimiz bile yok sesimiz cikiyo mu bizim diye sorarlar adama

Gecenin ve tum kainatin en harika insani: hapsirsa on tane sandra bullock’u mendilinde sallicak bi kabiliyet mekkesi olmasina ragmen egolarindan lego yapmayan, tatliligini, mutevaziligini ve elmacik kemiklerinin guzelligini her daim koruyan, bi de ustelik kiyafetini design yarismasi project runway’den cikma dunyalar trannysi siskocuk chris march’a diktiren teyze beni evlat edinir misin noolur merly streep

Gecenin en vah sana vahlar sana tipsizleri: sarah jessica parker’in 32 kiloluk topuzu ve gecenin sonunda tiftik tiftik olmus saclari; george clooney’nin en sonunda sen de yaslandin ha icine cokmus surati ve tepsi model sac kesimi; cameron diaz’in 20 yasinda kizlar gibi cikciklemesine inat kiris kiris olmus gozleri; gabourney sidibe’nin sisko oldugu icin kimsenin kotu demeye cesaret edemedigi cok demode, cok anane, cok berbat kiligi; jlo’nun, vera farmiga’nin ve avatardaki kizin ne var popom bi top kumas kustu gucune mi gitti modeli fiskirik elbiseleri; james cameron’in emekli oldum ama hala kendimi kugu golune cikicak yeni yetme balerin saniyorum bu anoreksikligim ondan tipli kemik torbasi karisi…

Gecenin en romansspor ciftleri: ilk defa yanyana oturup bi de utanmadan elele tutusan karsi kaldirimda gorsem hamile kalirim javier bardem ve manitasi penelope cruz; brooklyn sosyetesi prens ve prensesi o kadar bagimsiziz ki disimizi bile beyazlatmadik sari sari geldik maggie gylnhall’la kocasi peter saarsgard; ve yasi yasina kilosu kilosuna denk, beraber yuruduk biz bu yollarda bakisli jeff bridges’le karicigi artik adi her neyse hanim

Gecenin en sok sok sok kategorileri: kisa film cekenler yeni yetme film ogrencileri olmuyo muydu ortmenimmm saskinligina surukleyen gayet kelli felli almis basini yurumus butun kisa film kategorileri odul sahipleri amcalar teyzeler ananeler dedeler

İste boyleyken boyle ozlemisim valla sapsal blogumu kuzularim…Artik James Cameron’un her avatar sakasinda beliren siz benim dehamla dalga gecemezsiniz taaaam mi surat ifadesini, tarihin en maco ve a-politik savas filmlerinden birini cekerek oskari sirtlayan uniforma sevdalisi eski karisini, un prophet ve white ribbon’in hakki yendi dedikodularini, oskarlarin giderek surprizsiz kindellesmesini, ve obama etkisiymis, kadinin fendi oscara hermesmis geyiklerini yazmiyorum. Onlari annenizin akilli bidik bloglarinda okursunuz bi zahmet

Ha bi de Gecenin en yacik be kiyamam ani: hala daha olen oglunun yasini tutan john travoltanin smokin mimokin fifilemeyip kotuyla sahneye cikmasi. Bi nevi oskar moskar hikaye size bisi olmasin kuzucuklarim mesajiyla bitiriyoruz o zaman…
Mucukso kalipso

Self-Portrait as Bitch Pleeze Blogger

Posted in TV, blog, hopciki on April 12th, 2009 by Loony Bin – Be the first to comment

bildigin ben
haha yazik bana

bu arada bitch pleeze nasil bisi yenir mi uflenir mi diosaniz
bu sahane phrase’in universal sozluk anlami olarak Suri Cruise’in beyni yikanmis nane limon surat annecigi KAtie Cruise’a bakarkenki resmini kanit minvalinde sunarim
iste bitch pleeze budur:

Ask Bayar ve Harvard’da Doktora

Posted in TV, ask bayar, boyle de bisi oldu, ulubey on December 10th, 2008 by Loony Bin – Be the first to comment

Sevgiliii icine beyazcikolatalidondurmamikserlenmisahududuluvotkashotlarim,

Ulubey cok zamandir cok calisiyo. 24 saat yaziyo da yaziyo. Haliyle biraz asabi, extra entellektuel aktivitelere alerjik. Bi tek 30 Rock izliyo, dunyanin en komik dizisi cunku, hands down. Benim garip gurup film zevkimin kurbani olcak hali de kalmamis, aksamlari sole trash TV bisiler izleyip kafayi bosaltmak istiyo. Yarisinda kalkip gidio zaten tekrar yaziya ciziye. Nese biz de bu amaca hizmet edicek bi Turk dizisi aramaya basladik. O igrenc, bu uzun, bu puff falan darken Ask Yakar (Bayar) hayatimizi kurtardi.

Ask Bayar o kadar salak ama kendikendinden o kadddarrrrr memnun bi dizi ki izlemesi cok zevkli. Bi kere dizinin butun plotunun ustune kuruldugu bu gencler evlenemiyolar hikayesi o kadar yalanci ki. Perihan Magden alasini yazmis uzatmiym ama yani ev var dukkan var Ozcan Deniz en az iki bin liralik deri ceketle gezio, yil 2008 ve adam paket servise gavur icadi cilgin bi teknolojik gelisme gozuyle bakio. E mustaak evlenmeyin zaten.

Bu arada Ozcan denizin 15 yildir his seks yapmamis olduguna ve bu kizi beklediine inanmamiz gerekiyo. Cart kabakaat. Turkiyenin gidisatina, haberlere bes saniye bakan her insanin bu kuyruk sallayan seksi zengin kiz, bakir bodyci cocuk hikayayesine daha ilk gunden son derece flash flash alttan satir gecicek bi 3. Sayfa haberi yazabilceine bahse girerim. Aci ama gercek. Ve omru hayatimda soyle bisi diyceim aklima gelmezdi ama bu son bolumdeki guya cok seksi kick box sahnesiyle bir iki bolum onceki gerzo Jimmy Jarmush referanslarindan hedeflendigini dusundugumuz A-B grubunun icini giciklandirdigini zanneden dahiyane senaryo yazarlarinin kimlere “abi su kariyi alcaksinnn, bak Ozcan abimiz de yapiyo, bak nasi istiyo araniyo yaa resmen” akabinden ilham verdigini dusunmek bile istemiyorum. Dayak seksi degildir. Nokta. Herhangi bi seks sahnesinden, sonu evlilikle sonuclanmasi garanti/sonuclanmamasi trajedi dutturu hetero ask hikayelerinden baska bi olasilikdan kedi dotunden korkar gibi korkan dizicilerin de konu dayaga, siddete, kadinin agzindan kanlar gelmesine gelince ne kadar rahat ve moderennnn olabilmeleri de tuy dikiyo tabi bu karbon kopya soap operaya.

Ben ayriyetten bi Turk dizisinde daha, fedakar babaya karsilik kotu niyetli/aptal/paraci/oglunu evlendirmeye yanasmayan ya da simply BABA kadar etikci/namuslu/gururlu olmayan bi anne/kaynana modeli gorursem kusucam. Ha bi de tek coolluk, enteresanlik, farklilik olcutu eski araba olabiliyo. Ayyy uff nese ya…

Simdi bu diziyi eglenceli kilan en muhim sey zengin kiz Belda’nin beyin firtinasi sahneleri. Biz ulubeyle bu sahneleri 3-4-5 kere basa aldik ve gulmekten altimiza edene kadar tekrartekrar izledik . Bi sahnede Belda sole bisi diyo “biraz aylaklik edicem. Ya kotu romantik komedilerdeki gibi ayakkablilarimi cikarip cimlere basiym ya da Harvard’a Princeton’a gidip su matematik doktorasini halledip geliym.” Hahahhahahhahaha.

Oncelikle host. Pretty Woman’a kotu romantik komedi demek icin daha 40 firin ekmek yemesi gerekiyo yazarlarimizin. Sonracima hahahhahahahhaha. Harvard’a gidicekmis matematik doktorasini halledip gelcekmis. Oldu.sanki yildiz teknik’de ahsap boyama dersi alicak. Harvard matermatik doktorasi dedigin tum dunyadan tas catlasa on kisiyi, o da yuzlerce genius arasindan secip alan bi program. Canim.

Simdi ulubey ve ben akademik dunyada derisi kalinlasmis, kalpleri yag baglamis, direkman KOTU insanlar oldugumuz icin konuya gerizekalilar hahahhahahah sen kim Harvard kim beyinsize bak hahahhahahaha pisliginde yaklastik. Cunku gercekten Liz Lemon’un da dedii gibi “graduate students are the worst people” Doktora insani igrenclestirio, hic susmayan profesyonel bi sikayet ve kucumseme makinasi haline getirio da ondan. Yoksa ece sukana sempati bile besleyebilirdik yani ankarali hos hatun kontenjanindan. Ama besleyemiyoruz iste. Mesela ben o kadar riyakar bi insanim ki bu Ask Bayar’in bi takim Meltem Cumbullu ve dunyanin en sevimli insani oldugundan suphelendigim kadir copdemirli sahnelerinde hic utanmadan gozlerim baya bi dolduktan sonra bu satirlari yazabiliorm genis genis.

Enivey zaten obur bolumde agzimizin payini aldik. Megersem Belda bi matematik dahisiymis. Bi nevi beautiful mind, tepegoze bi bakip yuzlerce excel sheeti tek tek aklinda tutabilen ve damarlarinda kan diil dijital bilgi akan bi John Nash. Pardon canim.
Simdi doktora yapmayan ve damarlarinda dijital bilgi deil kan akan zavalli okuyucular icin bu dizinin ve yazinin ve ulubeyle bizim makus kaderimizin sifatini siyirmak gerekirse: kucukken bi kere bi koye gitmistik. Bi kocla koyun ciftlesiyodu. Bunu goren pasli birden cildirip kosunnnn koc koyunu dovuyo koc koyunu dovuyoo die bagirmaya baslamisti. Yaaa oole iste.

Depresif Xmas halleri-ripped by Hasim

Posted in TV, boyle de bisi oldu, new york, ulubey on December 15th, 2006 by Loony Bin – Be the first to comment


Tereyagli Danimarka kukisi ve ripped by Hasim Turk dizilerinden kenar susu yaptigim son derece depresif bi haftasonu gecirdim. Persembe aksamindan ulubeyle kuserek altyapiyi da saglam kurmustum zaten. Deadline’lar da kapida kuyruk olmus, depresif ruh halinin en bi sevdigi mevsim. “Cok isim var ama yapamam ki mutsuzum ben” mevsimi..parcali bulutlu bahane yagmurlu…ayriyetten bi de zoraki Christmas heyecanlarinin getirdigi yapmacik turist dalgasi var orta Amerika’nin bagrindan kopup department store’larin yilbasi vitrinlerinin onunde uzun kuyruklar olusturan…Anladiniz iste..Ortam super musait…Yalniz Cuma aksami bi partiye gitmem lazim, o isi bozuyo biraz. Partiyi de ben sahsen kendim organize etmisim super sevdigimiz bi insana farewell partisi, gitmemek bi opsiyon diil…Neyse dedim daha onumde koca bi haftasonu var bilgisayar karsisinda homur homur youtube’lanmak icin, giyinip –suslenmeyip- partinin supriz elementlerini toparlamak uzere baloncuya gittim. Helyumdu, konfetiydi derken moralim duzeldi biraz. Sonra parti mekanina vardim. Boyle eski bi garaji lokantamsiya cevirmisler, fena diil. Ama manager adam hemen sarladi neymis efendim balonlar atmosferlerine uymuyomus…Ulan balon dediin ici sisirilmis mutluluk yalani, bizzat Amerika’nin atmosferine uyuyo, sen tepeye bi avize astin 2 de kirmizi kadife koltuk aparttin diye ne havaya giriosun acaba? Enivey, parti kazasiz belasiz atlatiliyo, supriz gercekten supriz oluyo…Icim rahat depresyonuma geri donebilirim.

Cumartesi gununu ders calisicam ayagina kukilerimle basbasa son 6 aydir ihmal ettigim Turk dizilerine adayarak geciriyorum. Avrupa Yakasi igrenc olmustur kesin yeni haliyle die umaraktan aciyorum bi bolum..Sonra Burhan abi o yeni kiz Makbule’ye “eee Makbule ne dedikodular var bakalim anlat biraz” falan diyo, Makbule de “nolsun valla yan apartmanda 12 numara nobel almis” gibi bisi diyo ve ben kopuyorum. Hahhahahhhahahhahaha. Boyle olmiycak, hemen depresif bi dizi bulmam lazim, herkes anlatip duruyo madem- su 1001 gece olayina giriyorum. Gercekten son derece gergin bi ortam var. Kiza hayat sillesini vurmus kiz cok gergin, adamin kadinlara guveni yok o da hakli olarak gergin, koca holdingi 2 kici kirik mimar 2 kirli sakalli adam yonetiyo is ortami da mecbur gergin..bunlari yemediyseniz dert etmeyin kendinizi muzige birakin..fondaki Turk marsi ne zaman gerilmeniz gerektiginizi haber verio zira..puffffffffffffffff…Adamin 300 binle piyasayi canlandirdigi yerde birakiyorum diziyi.. Zaten baska bolum de yokmus…Hasimcim yeni bolumu de rip eder nasi olsa ama…

Son bi aydir cok moral bozucu oldugu icin bitiremediim kitabimi aliyorum elime sonra: gun bu gundur diyerekten. Kitap kisaca salak gibi devamli daha guzel bi gelecek hayal ettigimizi, halbuki gelecegin hic bi zaman umdugumuz kadar sahane olmiycaini son derece bilimsel bi sekilde kanitliyo. Biraz googleyim diorm olayi-oha! Nil Karaibrahimgil de ayni kitabi okuyomus…Yoksa ben depresyonda diilim de felsefeye merak sarmis, pek bi guzel sacli purpop nese ozgur bi kiz miyim? Hmmm…Ben bunlari dusunurken kapi calio, ulubey gelmis yilbasinda gidilcek kayak tatilimizde kullanilmak uzere cesitli aksesuarlar almis bana…Barissam mi acaba? Yok yok daha hirsiz polis’in yeni bolumlerinde neler olmus ona bakmam lazim…

Pazar gunu, 3 ogun kuki yemekten karnim agriyarak ve depresyondan biraz baymis olarak uyaniyorum…Deadline’a da 24 saat kalmis, artik bahane uydurcak noktayi baya bi gecmisim, ustune bi tane daha Avrupa Yakasi cakiyorum…Ve elimde olmadan neseleniyorum…Sonra benim ders calistigimi sanan ulubey halime acimis bu sefer de gercek yemekler almis geliyo…Sonra bi tane daha guzel bisi oluyo, saat geceyarisi olmadan barisiyoruz…Sevgiliyle barismanin en guzel tarafi –tamam ikincisi- kus oldugunuz zaman boyunca yaptiklarinizi anlatip catch-up etmek bana sorarsaniz..Ben de ulubeye bi cirpida 1001 gecenin ozetini geciyorum, sonra “hirsiz polis’deki kiz eroinman olmus beraber izleyelim mi?” diyorum. Ulubey de ‘yok ben izlemem sen geneleve dusunce haber verirsin” dio, depresyonum gecio…

Haftanin geri kalaninda paperlarimi teslim ediyorum, sumuklu Amerikan bebelerini ittirip Macys’in dugmeye basinca aslanlarin kukredigi vitrinlerinde egleniyorum, Bryant Park’daki yeni paten pistinde kayanlari izleyip Noel dukkanlarinda geziniyorum ve The Office’in xmas special bolumlerini izleyip ister istemez yapmacik Christmas nesesine ben de kendimi kaptiriyorum.
Sonra da bi bakiyorum yine Cuma olmus zaten..Hmmm, bu haftasonu ne yapsam acaba????

Miami Vice ve Polis Imdat

Posted in TV, boyle de bisi oldu, new york, ulubey on December 1st, 2005 by Loony Bin – Be the first to comment

Geçen sene ev soyulduğunda çamurlu 45 numara botları ve Dunkin Donuts kahveleriyle salonun içine dalıverip Kakılmış’ın toz fırçası gibi bi nesneyle parmak izi almaya başlayan New York Polis Teşkilatı mensuplarına olası şüpheliler listemi vermeye kalktığımda “hanfendi çok CSI izliyosunuz” cevabını almış ve sessizce kapak yapmıştım. O gün bugündür biraz da tipik Amerikan itfaiyeci fantazisiyle beslenmiş latan kanun koruyucusu sevgi kırıntılarımı da rafa kaldırmış bulunuyorum. Bi kere de Büyük Ada vapur iskelesinde bi polise salak demiş ve tutuklanmaktan son anda kurtulmuştum. Birisi bana bi kamu görevlisiyle arasında geçen bi münasebeti anlatsın hiç gözünün yaşına bakmam direk halktan yana önyargılanırım.
Peki madem, polisiye dizilere olan ilgimi nası açıklamalı? CSI’in her türlüsü (Miami’si var, Las Vegas’ı var, New York’u var, tecavüz masası var, var Allah var), Without a Trace, E-Ring, en çok da Criminal Minds, hepsini gayet izliyorum…
En nihayetinde konuyu incelemeye karar vererek Criminal Minds’in pek bi heycanlı bi bölümü esnasında yanımdaki kimseye yaklaştım. Dedim ki: “polis olmak ister miydin?” Dedi ki “isterdim.” Sonrası söyle gelişti:
Bin: Peki Türkiye’de polis olmak ister miydin?
Oburu: İstemezdim.
Bin: Vay Amerikan uşağı…
Oburu: ..E sen ister miydin peki?
Bin: İstemezdim.
Oburu: Niyeymiş?
Bin: İsyankarım ben.
Oburu: E tamam iste polislik tam sana göre o zaman.
Bin: Ne gibi pardon?
Oburu: Suça isyan ediceksin kızım…
Haaaaaaaaaaaaaaaaaaa. Valla hiç böyle düşünmemiştim. Bi anda heycanlandım. Polislik de cool olabilirdi evet. Miami Vice cool’u diil ama. Bi nevi Komser Tahir Kemal ekolü. Bi hafta kadar dizileri bu yürü be koçum gazıyla izledim. Ama yolunda gitmeyen bişiler vardı. Yeni felsefemi tam benimseyememiştim. Sonra arşivleri karıştırdım ve nihayet hatırladim.
Bundan bikaç sene önce dünyanın en cool üç insanından birine Amerika’dan hem beğeneceği hem de bütçeyi çok sarsmıycak bi hediye almaya çalışıyorduk. Dedik ki “Çok güzel NYPD (New York Police Department) tshirtleri var, ister misin?” Karşıdan bi bidon kapağının hızlıca kapandığını duydum. “Ben sana polis imdat tshirtü alsam giyer misin?”
Geçen yıllar cevabımı değiştirmemiş olucak ki bu flash-back eşliğinde televizyonu usulca kapattım: “Hayır giymezdim.”

Total Recall ve Petek Dincoz

Posted in TV, Turkiye, medya, petek dincoz, serdar ortac on September 8th, 2005 by Loony Bin – Be the first to comment

Magazin siteleri inliyor. Petek Dinçöz’un kalbine haciz gelmis. Bi kere bize de olmuştu. Önce hırsız girdi sanıp çok üzülmüştüm. Hacizciymis. 2 televizyon gitmişti. Baya ders çalışmıştım televizyonlar gelene kadar. Bütün derslerden A almıştım. Neymiş efendim, çalışınca oluyomuş. Benim anlamadığım bu olaya niye araştırıp soruşturmadan “münferit bir hadise” muamelesi yapıldığı. Mesela 12 Monkeys’de Bruce Willis dese “ben senin sevgilinim aslında geçmişten geliyorum” diye ya da Total Recall’da Arnold dese -ki en sevdiğim filmdir “bak bunlar rüya değil beynimizi yıkadılar” diye kimse sorgulamaz. Çünkü bi action hero bişi diyosa doğrudur.
Peki Petek Dinçöz gerçekten magazin mafyası tarafından kaçırılmış ve beyni yıkanmış olsa, ve bu Bay Sülük’e gerçekten aşık olsa ama kötü adamlar sevdiğine zarar vermesinler diye “hayır ben o değilim” diyo olsa ve içi kan ağlarken stras taşlarla süslü tuvaletiyle Mutlu Aküleri’nin bayi toplantısında Foolish Kazanova’yı söylemek zorunda kalmış olsa mesela, daha gerçekçi olmaz mı?
Sonracııma Serdar Ortaç “kalbine haciz koydum” diye yavaş bi şarkı yapsa (Ebru Gündeş’le düet mesela), ve Bay Sülük zaten gelecekten geldiği için bu şarkıyı çoktan biliyo olsa ve Petekciğine eski güzel günlerini hatırlatmak için bunu bi şifre olarak kullanıyomuş olsa mesela… O sırada tabi Hülya Avşar da Petek’i olan bitenden distract etmek için Türkbükü’ne gidip göbeğini içine çekmiş olsa, ve bütün bunları araştırdığı için meğersem senelerdir ortalarda gözükmeyen Aykut Işıklar ortaya çıkarsa…Flash..Flash.Vay be.
İşte ben buna araştırmacı gazetecilik derim.

INSX'in raf omru ve Hande Yener

Posted in INSX, TLC, TV, hande yener, muzik on August 31st, 2005 by Loony Bin – Be the first to comment

Hayatta miyadını doldurma diye bişi var. Anlayana elbette. Misal illa bi kaç senede bir toplanıp playback yapmalara doyamayan Hurşit Yenigün, Ayten Alpman ve türevleri anlamayanlar kategorisine giriyo… Evet, bizim oralarda iş Seyyal Taner’in yeni dans figürleriyle bir iki kez Hülya Avşar şovda görünmesiyle sınırlı kalıyor belki ama gavurlar olayı oportünizmin doruklarına taşımış durumdalar, haberiniz olsun. Söyle ki: seneler önce solistleri ölen ve bi bakıma sosyal darwinizmin acıklı bi örneği olarak hafızalardan silinen INXS ve TLC grupları tekrar hortluyor ve American Idol vari programlarla kendilerine yeni birer solist arıyor. Halleluyah!
Şahsen Amerika’da olmanın popüler kültür benliğime açtığı en büyük yaralardan biri ilk Pop-Star dalgasını ıskalamak olmuştu. İlkini kaçırmanın hırsıyla ikinci sezonu gözlerimizi bozmak pahasına windows media player’in küçücük penceresinden takip etmiş ve sonra hızımızı alamayıp bi sezon da American Idol’e sarıp, işin orjinaline vakıf olmuştuk. Bi süre sonra elbette kabak tadının doruğuna erdik ve “ben şimdi sana ana avrat düz gidicem ama sen yine de yalakalıklara doymıycaksın” idollerinden müsademizi istedik. Zaten bana sorarsanız Fear Factor’de iki kuruş para için kafasını lavra dolu kuvete sokan çiftleri izlemek çok daha zevkliydi.
Enivey. Bu sefer iş çok daha ciddi. Utanmasam oy vericem diyim, anlayın. Ki INXS’le bi haşır nesirliğim de olmuş değil. Topu topu 2 şarkılarını hatırlıyorum: Elegantly Wasted ve Beautiful Girl. Bi de tabi zamanının le taş sınıfından solistleri Michael Hutchence’i. Adam cidden fena bişeydi. Söyle söyleyeyim dönemin bi numaralı rock aristokratı Bob Geldof’un karısı tası tarağı bırakıp buna kaçmıştı, bi donem de Kylie Minogue’la oynasmisti hatta. Sonra adam Ritz’in şaşalı bi suitinde kendini asıverdi. Kurt Cobain öleli 3-4 sene olmuştu ve intihar hala son derece ‘hot” bi durumdu. Kıssadan hisse INXS tarihe karıştı ama, belki müzik yapmaya devam etseler asla yakalayamayacakları bi “cool”uk statüsüne de kavuşmuş oldu.
Şimdi artık 50lerine gelmiş bu adamcağızlar yanlarına bi de Jane’s Addiction’in eski gitaristi Dave Navarro’yu katıp 15 tane müzisyen arasından kendilerine yeni bi solist seçmeye çalışıyor. Evet, durum leş gibi “lan şu reality tv işinden biz de faydalanalım geldik zurnanın zırt dediği yere” kokuyor belki ama yarışmacıların her biri Türkiye’deki bütün zirzopları toplasanız tırnağı olamaz derecesinde iyi şarkı söyleyen profesyonel müzisyenler ve olayı izlenir kılıyorlar.
Ben şahsen Jordis diye bi kız var, çok seviyorum ve iddia ediyorum bu kız yarışmayı kazanamıycak ama bi kaç sene içinde gayet sadık bi dinleyici kitlesi olan biri haline gelicek. Kız hafif tombiş, melez, kocaman rasta saçları var ve gencecik. Aslında sınırlı bi vokal aralığı var ve geçen hafta “Dream On”’u katletti ama insanın içine işleyen yumuşacık bi ses rengi var ve mesela “The Man who Sold the World”u mis gibi söyledi tüylerim diken diken oldu. (Yani üşenmeyin, kızımı surdan dinleyin, kuzu gibi valla)

TLC’ye gelince… Belki yaşarken hiç de geçinemedikleri grubun rapçisi left-eye bi trafik kazasında ölünce « asla yerine birini almıycaz » diye ağlaşıp şimdi ellerini ovuşturdukları için, belki de yarışmacıların hepsi birbirinden gerzek olduğu için olaya ısınamadım. Ama TLC’yi kalbimde ayrı bi yere koymamım da bi sebebi var elbet. Bu kadınlar Hande Yener’in senelerdir Türk gençliğine vermeye çalışıp da bi türlü eni konu cesaret edemediği mesajı yıllar önce Scrubs’da öyle güzel özetlemişlerdi ki…
TLC’ye kulak verelim gençler:
“If you don’t have a car and you’re walking
Oh yes son I’m talking to you
If you live at home wit’ your momma
Oh yes son I’m talking to you (baby)
If you have a shorty but you don’t show love
Oh yes son I’m talking to you
Wanna get with me with no money
Oh no I don’t want no (oh) “

Evet belki bazı grupların/şarkıların raf saklama ömrü geldi de geçiyor ama kabul edelim bazı gerçekler de var ki asla miyadı dolmuyor. Halleluyah!