TV

Biri Çabuk Soyunsun ve Oscarlar

Posted in TV, fashion, film, mesurlar, oscar, ricky gervais, robert de niro on February 28th, 2011 by Loony Bin – 15 Comments

Ricky Gervais ateistim diye bizi kekledi bence. Adam Tellibaba’ya adak mı adamış nedir, bu kadar ayh imdaat, bu kadar al canımı yarabbim bi Oscar daha izlememiştik. Ben mesela en son dişçide kanal tedavisi sırası beklerken bu kadar sıkılmıştım, ki onda bile en azından acıyı dindirsin diye uyuşturuyolar adamı. En heyecanlı kısmı 132 yasındaki Kirk Douglas’ın sahnede can vermemesi olan bi törenden bahsediyoruz nihayetinde.

Bunca senedir ilk kez “leng acaba yazı bile yazmasam mı?” diye düşündüğüm, üstelik ateşler içinde aksırıp tıksırarak izlediim Oskarların en uzat şu oksijen maskesini allah rızası için anlarına gelin beraber bakalım suratı ütüsüz çarşafa dönmüş Annette Beningciklerim:

Anne’den 18 cevapsız çağrı var: Hayatımda Anne Hathaway kadar bayık bi insan daha görmedim. O içinde plastik erimiş microwave fırın ağzı; o yayık ayranı gülüşü; o iki dakikada bir “Jamessss” demeleri; o 52 saat prova edilmiş güya gülmemi tutamadım halleri; o Telemundo’da Çarkıfelek hostesi kılıklı kıro elbiseleri saçı başı; o “size öyle hayranım ki çişimi altıma kaçırdım” yalakalıkları..Ayhhh…Anne Hathaway sevgilim olsa her arayışında mesaja düşürür, arkadaşım olsa öbür kızlarla çatırçatır dedikodusunu yapar; aynı sınıfta olsak eteğinin arkasına daksille “beyinsiz” yazar; beden dersinde ters takla atamayınca “salakkk, salakkk” diye gülerdim. Ha James Franco farklı mıydı? Yoo…Hem sergi açarım, hem kitap yazarım, hem doktora yapar hem soap opera’da oynar hem Oscarları sunarım..Ha afferim, biz de hem kakamızı yapıp, hem dergi okuyup, hem müzik dinleyip hem de ‘annee tuvalet kağıdı bitmiş” diye bağırabiliyoruz ama kimsenin gözüne sokmuyoruz di mi?

Kirk Douglas Ölmedi Yüreğimde Yaşıyo: Kirk Douglas’ı yoğun bakımdan çıkarmışlar sahneye itivermişler. Tamam Allah uzun ömür versin de, burası da Oscarlar yani Beverly Hills Huzurevi yaşlılar haftası müsameresi diil ki…Bi de suratı ne kadar acıklıydı, artık kırışıklık üstü botox mu tutmamış, kuliste Scarlett Johansson’ın memelerini görüp yüz felci mi geçirmiş anlamadık…O hızla da herhalde En İyi film Oskarı açıklanırken varmıştır kulise. Ama bence Akademi bunu bilerek & kıllığına yaptı. Şimdi en iyi yardımcı kadın oyuncu ödülünü alan Melissa Leo gitti kendi parasıyla “noolur ama noolur beni seçin” temalı reklamlar çektirip bunları bütün dergilerde yayınlattı ve Hollywood’un yaşlı kadınları fifisine sallamadığını, o yüzden kendi işini kendi görmek zorunda kaldığını anlattı ya sokakta her gördüğünü esir alıp…İşte son bi kaç haftanın dedikoduları Akademi’nin bu işe çok gıcık olduğu ve sırf bu yüzden Oscar’ı Melissa’ya vermeyecekleri yönündeydi. Sanırım Oscar’ı alacağı belli olunca da kadından öclerini ödülü dünyanın en yaşlı insanına verdirerek aldılar. Böyle saça böyle tarak napceksin…

Bi kerecik soyunsan ölür müsün?: Tören o kadar sıkıcıydı ki geceyi kurtarabilecek tek şey birinin soyunması, elbisesinin yırtılıp Spanx’inin görünmesi falandı, o da olmadı. Hayatımda ilk defa “leng Robert Downey Junior’ın da gideri varmış” diye düşündüm diyim anlayın. Ama iki saat beklediğim Javier Bardem de sahneye Gar Lokantası’nin şef garsonu kılığında çıkınca bende şalterler attı, o gazla James Franco’ya “acayip sıkıcı, allah aşkına gömleğini çıkar” diye tweet attım ama seninki oralı olmadı. Bi daha gecenin köründe “Bu gece drag yapıcam sana gelip kıyafet aliym mi Bin noolur” diye başkasını ararsın artık Franco Bey, hıh!

Geceden çıkardığım dersler:

-Ne varsa yine eskilerde var annem. Bundan sonra Angelina Jolie’ye laf edersem pipim düşsün! Meğer Angiecim, kocasıgil Brad, hasmı Jennifer, George Clooney, Robert de Niro, hele hele en önde oturup ağzında sakızı “oo piti pitiii” diye akşama misafir edeceği starlet’i seçen Jack Nicholson olmayınca ne kaknem oluyomuş Oscarlar..Abi onur ödülü alan Jean Luc Godard’ı geç, geçen sene en iyi yardımcı kadın Oscar’ını alan Monique bile gelmemişti, kadın bacağındaki kılları almaya üşenmiş sen hesap et Oscarların düzeyini.

-Gece boyunca hiç de ünlü olmayan ve son derece çirkin adamlar sahneye çıkıp “Biricik karıma teşekkürler” dedikçe anladım ki bu koca seçme olayında standartları değiştirmek lazım. Bundan sonraki hedef parasız pulsuz ilk filmini çekmeye çalışan yağlı saçlı karnı aç gençler; hala anne-babasının bodrum katında yaşayıp “belgeselim için araştırma yapıyorum” diyen inekler, ve “film okuluna geldim kalıcak yerim yok” diye ağlayan şaşkın ana kuzuları..Ha veya ünlü bi aktrisle kanka olunucak. Evde beton gibi manitası Ryan Gosling dururken törene patatesli gözleme kılıklı kankası Busy Philipps’le gelen Michelle Williams’i görünce karar verdim buna da. Salak mısın kızım sen ya?

-Bütün çocukluğum boyunca annem her “yemedim yedirdim giymedim giydirdim, sizi en iyi okullara gönderdim” veya babam “hiç yapmadıysam 3 ton muhallebi yapmışımdır” dediğinde “doğurmasaydınız ya, ben mi dedim doğurun diye haa ben mi dedim” diye çemkirip odamın kapısını hızlıca kapadım ve Tori Amos’un sesini açtım. Peki elime ne geçti? Koca bi hiç. Halbuki bak Nathalie Portman’a “annecim iyi ki beni doğurmuşsun” demelere doyamadı kız. Bundan sonra anneye babaya ful fors yaltaklanılıcak, zira başka türlü Yeşilçam Ödülleri’ni süpürmeme imkan yok belli oldu.

Hiç mi iyi bişi olmadı?: Valla olmadı desem başım ağrımaz da, hadi sizi eli boş göndermiyim kuzusarmalarım: keşke küçük bi ülkem olsa da kraliçesi yapsam dediğim Cate Blanchett’in koy müzeye sanat eseri diye bak güzelliğindeki Givenchy elbisesi; dünyanın en dude insani Jeff Bridges’in yüzyıllardır hiç ayrılmadığı ve bir film çekiminde kaldığı otelde temizlikçilik yaparken tanışıp evlendiği güzeller güzeli karısı, kızları; Christian Bale’ın ödül alırken The Fighther’da canlandırdığı Dickie Eklund’ın web sitesini verip “Gidin sizi train etsin” demesi; her gördüğümde sırtına yastıklar koymak, elini öpüp başıma koymak istediğim Eli Wallach’ın onur Oscar’ı alması; en sonda çıkan PS22 çocuk korosundaki o şişko sarı saçlı çocuğun pambukluğu; Dido’nun hamile kalıp törene gelememesi ve127 Hours’un şarkısını onun yerine Florence Welch tatlısının söylemesi; en bi çok sevdiğim, orjinal Brothers’ın, After the Wedding’in yönetmeni dogmacılıktan gelme serin insan Suzanne Bier’in filmi In a Better World’un en iyi yabancı film Oscar’ını alması; gecenin sonunda allaam daha beteri de olabilirdi, mesela Celine Dion annem olabilirdi, sabahları “bonjourrrr mon bebe bleu de la bidi bidii hanimiş benim kızımm” falan diye beni uyandırabilir, akşamları zorla piyanonun başına geçirip şarkılar söyleyebilirdi veya Nicole Kidman olabilirdim ve kocam Keith Urban olabilir her sabah “fön makinasını ben kullanıcam, hayır efendim ben kullanıcam” diye kavga edebilirdik diye düşünmem ve halime şükretmem…

İşte beleyken bele baykuşlu çöreklerim. Bi süre dinlenicem beni Kral TV Müzik Ödülleri’nde uyandırın der, yumşak yanaklarınızdan öperim

mucuksokalipso

Ha bu arada kazananların listesi için şuraya, ay yacıkk ya kıyamam yoksa film yorumu, ödül listesi falan mı bekliyodun?

Müzik de Bi Sanattır İcabında & Grammyler

Posted in Kibariye, TV, bob dylan, boyle de bisi oldu, fashion, grammy, hi-hi evet, mesurlar, muzik, new yorker, ulubey, yacik on February 14th, 2011 by Loony Bin – 9 Comments

Müzikten çok anlamıyorum sanırım. Bir kaç istisna dışında Grammyler benim için duş yaparken radyodan duyup şampuanı mikrofonmuş gibi tutarken “the lala-laa-this-laalaa-loveee yeee” falan diye sözlerini uydurduğum şarkıların toplaşıp söylendiği bi müsamere gibi bişi. Kırmızı halıda da çok iyi değilim. Mesela Oskarlar’da bana “Şu kim?” diye sorsanız 20 metre uzaktan ensesindeki benden aile ağacını çiziveririm de Grammyler’de bi tıkanıyorum. Hele bu Türk halk müziği sanatçılarının hiçbirini tanımıyorum. Ulubey “O kız güzelmiş kim o?” diyo mesela, herhangi bi film töreninde “Ayyy o mu? O var ya geçen sene herpes oldu, bacağında da kıl dönmesi varmış yaramaz boşver” diye cemkirebilecekken “Haa, bilmem ki kimmiş?” diyorum. Ee sen öyle melül melül bakarsan adam da ilk boş vaktinde “bla bla naked pics” diye goooglelar tabii ne sandın. You snooze you loose tatlım. Bu seneki Grammyler de iyice bi karışıktı tam ambele oldum. Abi biri bana Justın Bieber’la Bob Dylan’ın; John Mayer’la Eminem’in; Miley Cyrus’la Mick Jagger’in nasıl aynı ortamda olduğunu anlatabilir mi si bemol aşkına? Ödüllere de hiç kafam basmadı . Şimdi mesela Arcade Fire en iyi alternatif albümü alamayıp nasıl en iyi albüm ödülünü alıyo anlamadım. Amaan neyse alsınlar yacık, çok seviyorum Arcade Fire’i. Sirkten kaçmış Paul sokağı çocukları gibi geliyo bana onlar, böyle kimse bakmıyoken kir pas çamur içinde fil yavrularının üstünde parklarda kırlarda şarkılar söylüyolarmış zannedip seviniyorum.

Enivey. Gecenin diğer kepazeliklerine ve zinga zinga zingarellalarına gelin bakalım Bob Dylan şarkı söylerken “Alt yazısı yok mu bunun ne diyo müzik mi ki şimdi bu?” suratiyla sahneye bakakalan şaşkoloz JLolarım:

Ormandaki bütün ağaçları ben yedim, üstüne bi de nehir içtim: Törenin başındaki günümüz divaları Aretha Franklin tribute’u, Florence Welchkınalı kuzusu dışında çok gerzoydu. Önce güya bi geçmişten günümüze Aretha barkovizyonu yaptılar. Ama kadın her sene 45 kilo aldığı için bu daha ziyade bi “Aretha Franklin nasıl obez oldu vah vaaah” power point’i oldu çok ayıp kaçtı. Sonra Jennifer Hudson “Zayıfım ben di mi, siz de görüyosunuz di mi, gerçek di mi bu?” ifadesiyle ördek ördek etrafa baktı, Amerikanya’nın Ebru Gündeş’i Christina Aguilera 2 gün önce ince kıyım doğradığı İstikbal Marşı’nın (naber Bir +Bir?) utancını silicem gayretiyle ses tellerini yırttı da yırttı; en son da Aretha çıktı bir iki cümle edip gitti. Bence “Sizi var ya mendil diye iki mememin arasından çıkarır terimi silerim kemikli pirzolalar” demek istedi. Hi-hi evet bence kesin öyle.

TEN Çamaşır A.Ş. iftiharla sunar: Lady Gaga kırmızı halıya Alien’daki sümüksü canavarın gözü yaşlı dul karısı kıyafetiyle gelmişti, görmüşsünüzdür. Benim şahsen kendim midem kalktı. Sonra şarkı söylerken bu yumurtanın içinden çıkıverdi aaa bi baktım Do Re Mi çamaşır mağazasında indirim sepetinin dibinde kalmış ten rengi bi don bi yamuk yumuk sutyen giymiş başladı “bornnn this wayyy” diye. Şarkı da resmen Madonna’nın Express Yourself’inden çalıntı. Leng anan baban Upper West Side sosyetesi, seneliği yüz bin dolareslik okullara okumuşsun sonra gel “ama ama ben çok ezildimmmm” ayakları. “Bırak allaasen palavracı karbon” diyesim geldi de demedim çünkü belli ki günümüz çocukları cidden çok kötü durumda ve bu pasaport müdürlüğü koridorunda bayat cips satan makina kılıklı kadının bir iki ümit verici sözüne bile muhtaçlar. İyi madem napalım.

Biz küçükken kafamızı çarptık anlayış gösterin: Kings of Leon’la Miley Cyrus bişi sunmaya beraber çıkınca bende şalterler attı Kiboşum. Tamam itiraf ediyorum bir iki kere “Use Somebody” dinleyip buzlu rakı yuvarlamışlığım vardır ama adamlar resmengo kafayı yemiş. Bu hırtolar bi kere basçılarının kafasına güvercin sıçtı diye konserlerini yarıda kesmişti ordan anlamamız lazımdı zaten ya enivey. Şimdi bu Yüksek Sadakat’ın Amerika şubesi Glee’ye (bana bana Bihter’ine stayla) şarkılarını vermedi çok bebe bi dizi diye. Bi kere de Ugly Betty’e vermemişlerdi zaten. Sonra Glee’nin yaratıcısı Ryan Murphy bunlara “Fuck you” dedi. Tamam azıcık ayıp, ama bu testesteronlu baltalar bi coş sen, yok efendim Ryan Murphy gitsin sutyen takip manikür yaptırsınmış, kendine terapist bulsaymış bi anda fışkırdı içlerinden homofobik konfetiler. İşin komiği şarkılarını Gossip Girl’in bi bölümüne seve bayıla vermişlerdi. Şimdi de çık Miley Cyrus’la ödül sun. Ha yani hominiyatak seksi kız teenager olunca eyvallah, gay çocukların olduğu dizi olunca bize göre diiill. Yok yeee! Güvercini bırak, rahmetli ananecimin dediği gibi “Köpek sıçsın kafanıza” canım.

Kimi Başka Gerzeklikler: Hmmm…Bi dolu vardı ya dur hatırlıyım. Meselaa, Rihanna’nın Eminemli “I love the way it hurts” şarkısı. Salak mısın sen a benim yavrucum, a güzel kızım? Daha yeni ağzın burnun dağıldı, dayağı yedin o embesil Chris Brown bebesinden sen ne diye çıkıp vur parçala tırmala erkeğim benim şarkısı söylüyosun ki? Bi de bunun “şiddetimiz çok seksi di mi hünkarım?” duvarlara yumruklu falan Kıraç’dan liseden bir kız sevdim slow şarkı klibi var. İyhh, allam yalebbim. Sonracııma, siz görmediniz tabii- tam Eminem’in ödülünden önce Scientology reklamı çıktı abi. Ben önce klima reklamı sandım hahahahha şok şok şok organize din artık televizyona reklam veriyo ya kafalara gel. Bu hafta New Yorker’da Scientology’dan canını seven kaçsın yapan yönetmen Paul Haggis’le ilgili 26 sayfalık bi dosya var da, heralde ödleri şeylerine karıştı reklamlık olmuşlar. Artık dergilerde “İslama gel ey kafir” diye reklamlar okursak şaşırmıycam. Ay bi de sonra Eminem ödül alırken bi baktım boynunda Scientology kolyesi, iyice kıllandım. Leng şike mi var noluyo diyerekten. Öbür şike komplo teorim de en iyi çıkış yapan sanatçı ödülüne. Bu ödülü alan Esparanza Spalding denen kız Obama’nın favorisi. Adam buna Nobel ödüllerinde falan konser verdirtti o derece. Yani şimdi yanında bi kirvesi Kemal Özkan amcası eksik sünnet çocuğu kılıklı Justin Bieber alsın demiyorum, ama Florence & the Machine alabilirdi mesela. Ben bu kızın şarkısını duşta bile duymadım yeminle. Bi de kırmızı halıda çok ünlü olmayan şarkıcılar resim çekilirken publicistlerin üstünde isimleri yazan levha tutmasına çok acıdım. Gerçekten de çok ünlü olmayan bi ünlü olmak çok acıklı olmalı. En son gerzeklik de bence Rihanna’yla kankası Kathy Perry’nin feci detone olmalarıydı. Rezil oldular ya rüsva. Hahahaha onlara da kallavi bi yacık.

Do a dear a female dear: Güzel şeyler de olmadı diil. Onları yemeğin en güzel lokması gibi sona saklamayı seviyorum biliyosunuz. Meselaaa, Bob Dylan kağıt helva arası mükemmelik dondurması gibiydi. Hele onla söyleyen gruplardan bi tanesini çok seviyorum. Bu ilk çıkanlar hani, Mumford & Sons adları. Best new artist’e de adaylardı. Shakespeare’li edebiyatlı falan şarkıları var çok tatlı, sahnede hop hop diye enstrümanlarını değiştiriyolar baya kuzular. Sonra Mick Jagger da bombasyondu. Gerçi Keith Richards son kitabında “Mick’in pipisi çok küçüktü, Marianne Faithfull da dayanamadı terketti” dedi, sonra Faithfull da “He ya valla öyle olduydu” diye onayladı ya, ben harbiden mi lan diye ipucu aramaktan pek şarkıyı dinleyemedim. Bi de bu adam çok zayıf leng, onun kotunun bi bacağına benim başparmağım girmez yeminle, o bakımdan yani bilemedim. Olamaz mı, olabilir. En son akıllı bıdıklık da Cee Lo Green’in kuklalı, tavuskuşu drag queen olmuş aman da aman şarkısıydı. Tabii ortopedik yastık kılıklı Gywenth Paltrow törenin en şeker en tatlı şovunun içine etmeseydi çıkmayan sesi ve dans edemeyen Ajda Pekkan halleriyle. Bu kız şey gibi ya, arabanın sileceklerinin suyu donar ya kış günü, hah işte o donmuş lanet olasıca su gibi. Gıcc-cık.

Ayh yoruldum, işte beleyken bele do re mi fa sollerim. Son olarak Kanye West’siz Grammy de yoğurtsuz mantıya benziyomuş çok da sıkıcıydı der, yumşak yanaklarınızdan mucuksokalipso diye öperim.

Senin Ağzını Caaaarrt Diye ve Golden Globes

Posted in TV, boyle de bisi oldu, fashion, film, golden globes, mesurlar, oscar, ricky gervais, robert de niro, yacik on January 17th, 2011 by Loony Bin – 4 Comments

Tahminim– ben yediğim 2,5 kilo guacamole, 38 bardak çay-kahve ve üşenmeyip üstüne şam fıstığı didiklediğim çikolatalı gelatodan geçirdiğim mide fesatını rezene çayıyla bastırmaya çalışıp bu satırları yazarkene, Hollywood’un ağır siklet gençleri Ricky Gervais’i tenhada sıkıştırmış bi güzel pataklıyo, True Grit’ciler Lea Michele’i; garsonlar Robert de Niro’yu; bütün kadın oyuncular da Aaron Sorkin’i tepeliyo olabilir. Zira ben bu kadar laf sokmacalı, çıkışa gel çıkışalı ödül töreni görmedim sevgili ne olup bittiğini anlıyomuş gibi kafa sallayarak etrafa bakmaktan beyinciği ağrımış Meghan Foxlarım…

Hadi ver elini de, gecenin en senin ağzını caaart diye anlarına ve de öbür dandan dandanakanlarına bakalım:

Bak Hollywood Şirin, bu Gargamel Amcan: Şimdiiii, her ne kadar koy beni klübelere hav hav havlat derecesinde Ricky Gervais’in köpeği olsam da, Gervais bu sefer fazla Şirinler’i gırtlaklamaya gelmiş Gargamel kaldı Golden Globes’a. Bence hava hoş, arasına cips kırıntıları dökülmüş kanepemde “ahahaha Angelina’ya kabiliyetsiz dedi, Jlo’ya rospik ohh yürü be Rikitos’ diye göbeğimi kaşırım da, adamlar kaldıramıyo burası da London diil be mate! Bi de tabii bu kadar sizi gidi gerzo Amerikalı yıldızcıklar yapıcaksan, hem kariyerinin direksiyonunu bu denli Amerika’ya kırmamış olman, hem The Invention of Lying’den daha akıllı bi film çekmiş olman, hem de “Steve Carrell’i de ben yarattım”dan daha orjinal bi şaka yapman lazım mesela. Amaan neyse ne, seneye Jimmy Fallon totolarını pudralar bunların rahatlarlar, Ricky’miz de bize kalır cok da fifi.

Are U Talkin To Me?: Robert de Niro’nun konuşması da bi asabiydi, ben “allaam yalebbim inşallah ekrana bakarken hamile kalma teknolocisi çıkmamıştır yoksa mıçtık” diye dertlenirken sinirlendirmişler padişahımı belli ki. Önce “Hem Little Fockers’i yarışmaya sokmuyosunuz hem ödül ayağına burda benim üstümden para kazanıyosunuz, hem de mok gibi bi kolaj hazırlamışsınız” diye köpürdü, sonra “zaten Foreign Press üyeleri, garsonlar ve Javier Bardem şovdan önce sınır dışı edilmiş” diye güya ters köşe bi politik espri yaptı, sonra da “bu filmleri hep çocuklarım özel okula gitsin diye yaptım ehiehi” diye cila çekti. Yaani…Beni bozmaz sonuçta çocuklarımın babasıdır, her türlü bağrıma başarım da, baktım Glee ödül alınca hemen “bu ödülü devlet okulu öğretmenlerine adıyoruz” falan die nankörlendiler. Hadsiz televizyoncular nolcak!

Annem artık bize gelmesin dedi: Gleeciler de Lea Michel’den baya tiskiniyo belli oldu.. Şimdi şöyle bişi olmuş: bu True Grit’in başrolündeki küçük kız, rolü için seçmelere gittiğinde stüdyoda Lea’yı görmüş bi imza istemiş, Lea da buna bi takma kirpiğini bile atmamış, “şu an meşguleaam canım” çekmiş. Kız da hıçırhöngür ağlamış meşur olunca da her gazeteye haldır huldur yetiştirdi bunu. Hah, işte Sue Slyvester ödül aldığında buna nazire yaptı “bu arada 14 yasında kızlar bana geldiğinde mutlaka bir iki dakikamı ayırıyorum” dedi. Hiçbiri de Lea’ya teşekkür falan etmedi, bu da oturduğu yerden debelendi “bak şimdi ağlıyorum, çok duygulandım tiksiriyorum yeminle” pozu çekicem diye böbrek taşı düşürdü yavrucak. Yaa…Ayh, ne zor dedikoduymuş bu ya, ben de kum döktüm resmen anlaticam diye.

Nezleyim dedim sana, nezleyim BE ALLAAN BELASI: Aaron Sorkin yeniden kokaine başlamış zannımca. Bu saykorella hyper konuşmayı başka türlü açıklayamıyorum zira. Yok efendim elit olmak çok şahane bişeymiş, yok şehzadem kızlarına da elit olmaya özenin diyomuş, bütün kadın adaylara teşekkür ediyomuş, akıllı kadınlar daha çok eğlenirmiş..Zırvalardan bir çelenk. Madem öyle Social Network’de niye bütün kadınlar ayran budalası kenar süsü diye sorarlar adama. Ukaladümbeleği sen de..

Gecenin en yacık leng kadınları/adamları: Gencecik yaşında aşırı botoşok’dan Jamie Presley’e dönmüş suratı ve Snooki solaryumuyla Emma Stone; ödül töreni öncesi şipşak estetikten sol gözü kapanmış seğiren Julianna Margulies; There’s Something About Mary’deki Cameron Diaz’a benzemiş fıştırık saçlarıyla Annette Bening; Mon Amour pavyonun perdesini kılık diye giyip gelmiş Gabourey Sidibe; “bak şimdi kocamın papyonunu düzeltiyorum”, “bak şimdi omzuna yatıverdim”, “sevin beni”, “sevin beni dedim nöbetçilerr!!!!” çaresizliğindeki Angelina Jolie; onun omza yatma hareketini görüp hemen arttıran “yaşlıyız ama biz hala sevişiyoruz taaam mı” tutarekliğindeki Kyra Sedgwick, ay bi de kendini zorla çirkinleştirmeye yemin etmiş, Joan Baez’in bi gün Bob Dylan’la evleniriz hayalleriyle dikip sandığına kaldırdığı gelinliğini giyip gelmiş Michelle Williams…Adamlardan da ”artık zayıflayarak rol kesmeye gücüm kalmadı, karaciğerim çöktü sinir sistemim heba” paniklerindeki Christian Bale, veeee saç diplerinden fön sıcağının dumanı tüten, krepeden tiftik tiftik veya da boyası gelmiş saçlarıyla John Hamm, Kevin Bacon, Colin Firth, Al Pacino, ve Dennis Quaid…

Tamam piki, süfliyatdan nasibini almamış anları da vardı gecenin. Onları da sayıp öyle gidelim bari küsmeyin hemen: mesela Jane Fonda, Katie Segal, Melissa Leo gibi 50 üstü kadınların zerafeti ve güzelliği, Glee’de Kurt’ü oynayan Chris Colfer’in gay çocuklara pislik yapan zorba okul arkadaşlarına “screw those kids” dediği konuşması, Sofia Vergara ve Helen Mirren’in epik memeleri, bi de ekrana çıktığı anda googlelayıp resimleriyle “future husband” isimli koca bir klasör doldurduğum en iyi mini dizi seçilen Carlos’un başrolündeki Edgar Ramirez. Kendisine ohş yavlum diyoruz selam ediyoruz.

İşte beleyken bele..Oskarlarda görüşmek üzere mucuksokalipso kuzusarmalarım.

Lost ve Fan Kültürü: “Dude, Bazı Cevaplara İhtiyacım Var!”

Posted in TV, baska yerde yazmisim, lost on April 26th, 2010 by Loony Bin – Be the first to comment

Aylardır beklenen 6. Sezon prömiyerinin aynı gün yayınlanacak Obama’nin ulusa sesleniş konuşması yüzünden erteleneceğini duyan Lost hayranları, ya da kendilerine koydukları isimle “Lostie”ler “Lost’u rahat bırakın!”, “Obama başka bir gün seç!” nidalarıyla Twitter’i hidrojen bombası düşmüş Swan istasyonundan beter hale getirdiler. Facebook grupları, imza kampanyaları derken beklenen açıklama 8 Ocak’da Beyaz Saray Basın Sözcüsü’nden geldi: ulusa sesleniş ileri bir tarihe ertelenmişti. Bu inanılmaz gibi duran başarıda Lostielerin alışılagelmiş pasif-obsesif, ben sana hayran sen cama tırman türde bir hayran kitlesi olmamasının rolü büyük. Karşımızda Web 2.0.’in getirdiği avantajları sonuna kadar kullanan, bloglar, sosyal medya, forumlar aracılığıyla beslenen, hayli yüksek sesli ve aktif bir topluluk var. Ancak Lostielerin esas farkı dizinin yapımcılarının, yazarlarının, diziyi yayınlayan ABC kanalının ve tüm yaratıcı ekibin de bu sese kulak vermesi.

Biraz metafizik dersi, biraz bilmece-bulmaca, bir tutam mitoloji labirenti…Entellektüel anlamda seyircisinden bunca beklentisi olan bir şov on yıl öncesine kadar kült bir popüler kültür objesi olmaktan öteye geçemezdi belki de. Ancak Lost’un hayran kitlesi ve yaratım ekibi arasındaki bariyerleri ortadan kaldıran kolektif ve interaktif yapısı onu son yılların en çok izlenen dizilerinden biri haline getirdi. Lost hayranlarının masaları başlarında, kurdukları sayısız web sitesinde şovu didik didik ederek, tartışarak, alternatif çözümler, hikayeler, videolar, sanat ürünleri üreterek geçirdiği sonu gelmez saatlerin ödülünü yapımcılar da fazlasıyla vermekten çekinmedi bugüne kadar: Dizinin içine koydukları yüzgeci logolu köpekbalığı, bir saniyeliğine görünüp kaybolan harita gibi özel ipuçları, Nikki ve Paolo gibi fanların sevmedikleri karakterleri canlı canlı toprağa gömmeleri, kurdukları Oceanic Havayolları, Hanson Vakfı ya da fanlarla birebir sohbet ettikleri “The Fuselage” (uçak gövdesi) gibi web siteleri, yazarlar grevi sırasında sabırsızlanan seyirci için yarattıkları iki-üç dakikalık “Kayıp Parçalar” adlı internet bölümleri, dizide adı geçen kitapları hayranlarla tartıştıkları “Lost Kitap Klübü”, ve son olarak da kurdukları “Lost Üniversitesi” gibi yan ürünlerin hepsi Lost’un sadık ve yorulmaz fanlarına kurdeleli birer hediye idi sanki. Peki ya 2009 Comic-Con Kongresi’nde gösterilen, adeta fanların kafalarını iyice karıştırmak için yapılmış videolara ne demeli? Uçak adaya hiç düşmemiş olsa idi karakterlerimizin başına gelecekleri tasvir eden bu videolar Lostielere şu mesajı veriyor gibiydi: ‘Evet, dizide olup bitenlere kafa yorduğunuzu, işin işinden çıkmaya çalıştığınızı biliyoruz. Ve bunu bildiğimizi, bilmenizi istiyoruz!”

Yeni bir Kültür ve Profesyonel Fanlar

Lost yapımcıları, fanlarla dizdize yaşadıkları bu interaktif dünya sayesinde bir taşla iki kuş vurmuş oldular aslında: hem uzun yaz tatilleri ya da bölüm aralarında beklemekten yorulan koyu hayranlara yapılacak ödevler ve diziye ortadan başlayan meraklılara kaynak olacak koca bir ikincil dünya yaratarak ilgiyi ayakta tuttular, hem de yeni bir “televizyon izleme” kültürünün ortaya çıkmasına ön ayak oldular.
Yazar ve akademisyen Henry Jenkins bu kültüre “birleşme kültürü” (convergence culture) ismini koyuyor aynı isimli kitabında. Sözkonusu olan yapımcının üretip izleyicinin tükettiği geleneksel akışın kırıldığı, tüketicinin kendi medyasını yarattığı bir kültür. Teknoloji ve internetin gelişmesi, bloglar ve tartışma forumlarıyla beslenen bu katılımcı ve interaktif yapı, fanlar ve yapımcı/yazar/aktörler arasındaki geleneksek mesafeleri de kaldırıyor bir bakıma. Karşımızda Madonna konserinde güvenlik bariyerlerini aşmaya çalışan çığlık çığlığa bir kitleden ziyade, yazan, tartışan, üreten, ve bu üretimlerini hem birbirleriyle hem de dizinin yaratıcılarıyla paylaşan bir topluluk var. Üstüne üstlük Fiske gibi sosyologların tanımıyla kültürel hiyerarşide altta kalan, bilgisayar karşısında geçirdiği saatlerle işinden gücünden çalan ezik hayran tipinin aksine, Lost fanlarının yarattıkları sanatsal ve akademik ürünlerle şan’a şöhrete boğulduğuna ve hayranlıklarını profesyonel birer kariyere dönüştürdüklerine de şahit oluyoruz.

Örneğin “Dark Ufo”, “Sledwedge” gibi blogların yazarları, “The Transmission”, “Jay and Jack” gibi podcastlerin sahipleri kendi hatırı sayılır hayran kitlelerini oluştururken, işe blog yazarlığından başlayan “Docartz” takma lakaplı John Laconis ve Amy Johnston “Lost Hayatımı Yedi” (Lost Ate My Life) isimli kitaplarıyla hem profesyonel yazarlığa adım attılar hem de Lost fanlarının dünyasının kapılarını biz okuyuculara araladılar. Aralık ayında Los Angeles’da düzenlenen “Lost Yeraltı Sanat Projesi” sergisinde ise çoğu fanlardan oluşan sanatçıların Lost’dan ilham alarak yarattıkları eserleri binlerce dolara alıcı buldu. Kendi tanımlarıyla forumlar ve bloglarda yaptıkları tartışmaların iflah etmediği Lost fanı akademisyenlerden oluşan “Lost Çalışmaları Topluluğu”nun (Society for the Study of Lost) üyeleri ise diziyle ilgili yazdıkları makaleleri dördüncü sayısına ulaşan e-dergilerinde toplamakla meşgul bugünlerde. Sitenin kurucusu Amy Bauer, California Üniversitesi’nde müzik teorisi profesörü ve haftada en az 20 saatini Lost’a ayırdığını söylemekten hiç de çekinir gibi bir hali yok.

Fan Ekonomisi ve Halkın Sesi Hurley

Elbette ki, Lostieler saatler harcadıkları “işlerini” ne kadar ciddiye alırlarsa alsınlar, yapımcıların fan kültürünü bu denli desteklemesinin ana sebeplerinden birinin ticari olmadığını iddia etmek, Hurley’nin son sezonda zayıflayacağını ummak kadar safça olur diyebiliriz. En nihayetinde hayranlar diziye reyting kazandırmalarının yanı sıra, DVDler, soundtrack albümler, Jack/Sawyer aksiyon figürleri, Dharma tulumları gibi yan ürünleri satın alan ve ürünün kendisi, yani dizinin gidişatıyla ilgili bedava fikir veren bir market. Örneğin Lost Üniversitesi websitesine girip dizinin aktörleri veya yazarlarından ders almak, ilk bakışta interaktif fan kültürünü son noktaya taşıyan bir yenilik gibi görünebilir. Ama siteye kayıt olanlar görecekler ki derslere ancak Lost’un beşinci sezon Blu-ray DVD setini satın alarak girmek mümkün. İnteraktif fan kültürü mü dediniz? Yüz dolares lütfen. Pamuk eller cebe…

Bu demek değil ki Lost ekibi saf ve masum fanların duygularıyla oynuyor. Aksine, dizinin yürütücü yapımcıları Carlton Cuse ve Damon Lindelof yaptıkları açıklamalarda fanlarin zekasına şapka çıkarmaktan geri durmuyorlar hiç. Hatta zaman zaman sabırsızlanan, onca zaman olan bitene kafa yorduktan sonra dizideki açıklamalarla tatmin olmayan fanların ağzından konuşan bir de karakter var dizide: Hurley. Dördüncü sezonda söylediği “Dude, Bazı cevaplara ihtiyacım var!” repliğiyle halkın sesi olarak gönüllere taht kuran Hurley, Lost ekibinin fanlara duyduğu empatinin sembolü görevini görüyor adeta. Ama yapımcılar yine de tedbiri ellerinden bırakmıyorlar. Şöyle diyor Cuse ve Lindelof bir ropörtajlarında: “Fanların hayal gücü ve zekası muhtemel ki bizim onlara verebileceğimiz herhangi bir çözümden çok daha ileri seviyede. Lost’un sonunda gerçekten olacaklar seyircinin fikirleriyle boy ölçüşemeyebilir. İşte bu yüzden Lost’u sırf sonunda ne olacağını öğrenmek için değil, yolculuğun tadını çıkartmak için de izlemelisiniz.” Fanlar de tam da bunu yapıyor zaten: üstelik hergün, yüzlerce web sitesinde ve bitmek tükenmeyen saatler boyunca…

*Milliyet Sanat Dergisi’nin Subat 2010 sayisinda yayinlandi.

Tum Gercekleriyle Oskarlar ve Dandanakan

Posted in TV, boyle de bisi oldu, film, oscar, ulubey on March 9th, 2010 by Loony Bin – 2 Comments

Blogun 4 bir yani isgal altinda, linkleri bozuk, designi salya sumuk de olsa oskarsiz bi loonybin duldulsuz redkit’e benzer diyerek konuya giriyoruz sevgili loonybin acilsin diye saint antoine’a mum diken sadik okuyucu (pasli yla annem) ve aaa bloga noldu ki haberimiz bile yok vallasindan elalem okuyucu (diger herkes)…
Bu seneki oskarlari partisiz, kumarsiz, benim olucak paraniz hulenn hirsimdan uzak, ulubey ve annesiyle ailesel ve neseli oldugu kadar da seviyeli bir ortamda izledim. Elimizde kibar saraplarimiz peynir tabagimiz agzimdan cikan en tu kaka kelimenin kiro ve aptal olabildigi bu nezih atmosferi kendim gibi banal ve avam arkadaslarima attigim textler ve tvitlerle bi nebze de olsa dengeledim neyse ki. Sonra 10.30 civari misafirimizi jetlag vurunca ulubeyle tasimizi taragimizi toplayip ilk reklam arasinda vinladik-yuruyerek 10 dakika surecek yol icin acile yetisicek hasta misali can havliyle kendimizi bi taksiye atarak…

Enivey…Gelelim gecenin can alici ve flash gelismelerine dan dan dan dandanakanlarina:

Gecenin en sag gosterip sol vuran ani: sana karsi bos diiliz neil patrick harrisciimizin alli pullu broadway girizgah kadayifina kaymak yapip esther williams su balesi filmlerinden firlamis bi edayla sahneye inen alec baldwin & steve martin’in dunyanin en guzel oskarini sunucak gibi yapip ammman kimseyi kirmayalim ustat bayik sularina yelken acmalari. Bi an Alec Baldwin parental aliniation sendromunu anlattigi “A Promise to Ourselves” kitabindan bi bolum okiycak (saka diil valla yazdi boyle bi kitap), steve martin de bonjosuyla ona eslik edicek falan sandim ay aman of imdat

Gecenin en nazire senlendirici oskar subesi: “music by prudence”la en iyi kisa belgesel odulunu almaya cikan adamcaazin zongaa die onune atlayip ver bakiym sen bana o mikrofonu diye kanye westleyen Elinor Burkett adindaki yapimci abla. Meger bunlar mahkemelik olmuslar senin fikrindi benim fikrimdi die. Odulu almaya cikan adamin annesi de bastonuyla bu kadinin sahneye cikmasini engellemis. Hahaha yesilcam odullerine hosgeldiniz sevgili sinemaseverler.

Gecenin en killi bacak antipatigi: oskar alicagi hafiften renk vermeye baslayinca herkese kok sokturen, festivallere, torenlere falan gitmek icin esek yukuyle para isteyen, bes karis suratla icimizi kanirtan ve 2 lafinin biri kocam da kocam olan gormemisin filmi olmus monique. Ayh bi de bacaklarindaki killari almamasini kanayan bi sosyal yaraya donusturdu kadin…yok bi kere almis da, nasil acimis da, 2 misli cikmis da…hayir almazsan alma bize ne de, aglama oyle barbara walters koselerinde sahtefor! Tamam anladik super oynamissin aferim gozumuz yok amma velakin gencligimizi curuttuk agdaci masalarinda diil oskar bi altin kebelegimiz bile yok sesimiz cikiyo mu bizim diye sorarlar adama

Gecenin ve tum kainatin en harika insani: hapsirsa on tane sandra bullock’u mendilinde sallicak bi kabiliyet mekkesi olmasina ragmen egolarindan lego yapmayan, tatliligini, mutevaziligini ve elmacik kemiklerinin guzelligini her daim koruyan, bi de ustelik kiyafetini design yarismasi project runway’den cikma dunyalar trannysi siskocuk chris march’a diktiren teyze beni evlat edinir misin noolur merly streep

Gecenin en vah sana vahlar sana tipsizleri: sarah jessica parker’in 32 kiloluk topuzu ve gecenin sonunda tiftik tiftik olmus saclari; george clooney’nin en sonunda sen de yaslandin ha icine cokmus surati ve tepsi model sac kesimi; cameron diaz’in 20 yasinda kizlar gibi cikciklemesine inat kiris kiris olmus gozleri; gabourney sidibe’nin sisko oldugu icin kimsenin kotu demeye cesaret edemedigi cok demode, cok anane, cok berbat kiligi; jlo’nun, vera farmiga’nin ve avatardaki kizin ne var popom bi top kumas kustu gucune mi gitti modeli fiskirik elbiseleri; james cameron’in emekli oldum ama hala kendimi kugu golune cikicak yeni yetme balerin saniyorum bu anoreksikligim ondan tipli kemik torbasi karisi…

Gecenin en romansspor ciftleri: ilk defa yanyana oturup bi de utanmadan elele tutusan karsi kaldirimda gorsem hamile kalirim javier bardem ve manitasi penelope cruz; brooklyn sosyetesi prens ve prensesi o kadar bagimsiziz ki disimizi bile beyazlatmadik sari sari geldik maggie gylnhall’la kocasi peter saarsgard; ve yasi yasina kilosu kilosuna denk, beraber yuruduk biz bu yollarda bakisli jeff bridges’le karicigi artik adi her neyse hanim

Gecenin en sok sok sok kategorileri: kisa film cekenler yeni yetme film ogrencileri olmuyo muydu ortmenimmm saskinligina surukleyen gayet kelli felli almis basini yurumus butun kisa film kategorileri odul sahipleri amcalar teyzeler ananeler dedeler

İste boyleyken boyle ozlemisim valla sapsal blogumu kuzularim…Artik James Cameron’un her avatar sakasinda beliren siz benim dehamla dalga gecemezsiniz taaaam mi surat ifadesini, tarihin en maco ve a-politik savas filmlerinden birini cekerek oskari sirtlayan uniforma sevdalisi eski karisini, un prophet ve white ribbon’in hakki yendi dedikodularini, oskarlarin giderek surprizsiz kindellesmesini, ve obama etkisiymis, kadinin fendi oscara hermesmis geyiklerini yazmiyorum. Onlari annenizin akilli bidik bloglarinda okursunuz bi zahmet

Ha bi de Gecenin en yacik be kiyamam ani: hala daha olen oglunun yasini tutan john travoltanin smokin mimokin fifilemeyip kotuyla sahneye cikmasi. Bi nevi oskar moskar hikaye size bisi olmasin kuzucuklarim mesajiyla bitiriyoruz o zaman…
Mucukso kalipso

Self-Portrait as Bitch Pleeze Blogger

Posted in TV, blog, hopciki on April 12th, 2009 by Loony Bin – Be the first to comment

bildigin ben
haha yazik bana

bu arada bitch pleeze nasil bisi yenir mi uflenir mi diosaniz
bu sahane phrase’in universal sozluk anlami olarak Suri Cruise’in beyni yikanmis nane limon surat annecigi KAtie Cruise’a bakarkenki resmini kanit minvalinde sunarim
iste bitch pleeze budur:

Ask Bayar ve Harvard’da Doktora

Posted in TV, ask bayar, boyle de bisi oldu, ulubey on December 10th, 2008 by Loony Bin – Be the first to comment

Sevgiliii icine beyazcikolatalidondurmamikserlenmisahududuluvotkashotlarim,

Ulubey cok zamandir cok calisiyo. 24 saat yaziyo da yaziyo. Haliyle biraz asabi, extra entellektuel aktivitelere alerjik. Bi tek 30 Rock izliyo, dunyanin en komik dizisi cunku, hands down. Benim garip gurup film zevkimin kurbani olcak hali de kalmamis, aksamlari sole trash TV bisiler izleyip kafayi bosaltmak istiyo. Yarisinda kalkip gidio zaten tekrar yaziya ciziye. Nese biz de bu amaca hizmet edicek bi Turk dizisi aramaya basladik. O igrenc, bu uzun, bu puff falan darken Ask Yakar (Bayar) hayatimizi kurtardi.

Ask Bayar o kadar salak ama kendikendinden o kadddarrrrr memnun bi dizi ki izlemesi cok zevkli. Bi kere dizinin butun plotunun ustune kuruldugu bu gencler evlenemiyolar hikayesi o kadar yalanci ki. Perihan Magden alasini yazmis uzatmiym ama yani ev var dukkan var Ozcan Deniz en az iki bin liralik deri ceketle gezio, yil 2008 ve adam paket servise gavur icadi cilgin bi teknolojik gelisme gozuyle bakio. E mustaak evlenmeyin zaten.

Bu arada Ozcan denizin 15 yildir his seks yapmamis olduguna ve bu kizi beklediine inanmamiz gerekiyo. Cart kabakaat. Turkiyenin gidisatina, haberlere bes saniye bakan her insanin bu kuyruk sallayan seksi zengin kiz, bakir bodyci cocuk hikayayesine daha ilk gunden son derece flash flash alttan satir gecicek bi 3. Sayfa haberi yazabilceine bahse girerim. Aci ama gercek. Ve omru hayatimda soyle bisi diyceim aklima gelmezdi ama bu son bolumdeki guya cok seksi kick box sahnesiyle bir iki bolum onceki gerzo Jimmy Jarmush referanslarindan hedeflendigini dusundugumuz A-B grubunun icini giciklandirdigini zanneden dahiyane senaryo yazarlarinin kimlere “abi su kariyi alcaksinnn, bak Ozcan abimiz de yapiyo, bak nasi istiyo araniyo yaa resmen” akabinden ilham verdigini dusunmek bile istemiyorum. Dayak seksi degildir. Nokta. Herhangi bi seks sahnesinden, sonu evlilikle sonuclanmasi garanti/sonuclanmamasi trajedi dutturu hetero ask hikayelerinden baska bi olasilikdan kedi dotunden korkar gibi korkan dizicilerin de konu dayaga, siddete, kadinin agzindan kanlar gelmesine gelince ne kadar rahat ve moderennnn olabilmeleri de tuy dikiyo tabi bu karbon kopya soap operaya.

Ben ayriyetten bi Turk dizisinde daha, fedakar babaya karsilik kotu niyetli/aptal/paraci/oglunu evlendirmeye yanasmayan ya da simply BABA kadar etikci/namuslu/gururlu olmayan bi anne/kaynana modeli gorursem kusucam. Ha bi de tek coolluk, enteresanlik, farklilik olcutu eski araba olabiliyo. Ayyy uff nese ya…

Simdi bu diziyi eglenceli kilan en muhim sey zengin kiz Belda’nin beyin firtinasi sahneleri. Biz ulubeyle bu sahneleri 3-4-5 kere basa aldik ve gulmekten altimiza edene kadar tekrartekrar izledik . Bi sahnede Belda sole bisi diyo “biraz aylaklik edicem. Ya kotu romantik komedilerdeki gibi ayakkablilarimi cikarip cimlere basiym ya da Harvard’a Princeton’a gidip su matematik doktorasini halledip geliym.” Hahahhahahhahaha.

Oncelikle host. Pretty Woman’a kotu romantik komedi demek icin daha 40 firin ekmek yemesi gerekiyo yazarlarimizin. Sonracima hahahhahahahhaha. Harvard’a gidicekmis matematik doktorasini halledip gelcekmis. Oldu.sanki yildiz teknik’de ahsap boyama dersi alicak. Harvard matermatik doktorasi dedigin tum dunyadan tas catlasa on kisiyi, o da yuzlerce genius arasindan secip alan bi program. Canim.

Simdi ulubey ve ben akademik dunyada derisi kalinlasmis, kalpleri yag baglamis, direkman KOTU insanlar oldugumuz icin konuya gerizekalilar hahahhahahah sen kim Harvard kim beyinsize bak hahahhahahaha pisliginde yaklastik. Cunku gercekten Liz Lemon’un da dedii gibi “graduate students are the worst people” Doktora insani igrenclestirio, hic susmayan profesyonel bi sikayet ve kucumseme makinasi haline getirio da ondan. Yoksa ece sukana sempati bile besleyebilirdik yani ankarali hos hatun kontenjanindan. Ama besleyemiyoruz iste. Mesela ben o kadar riyakar bi insanim ki bu Ask Bayar’in bi takim Meltem Cumbullu ve dunyanin en sevimli insani oldugundan suphelendigim kadir copdemirli sahnelerinde hic utanmadan gozlerim baya bi dolduktan sonra bu satirlari yazabiliorm genis genis.

Enivey zaten obur bolumde agzimizin payini aldik. Megersem Belda bi matematik dahisiymis. Bi nevi beautiful mind, tepegoze bi bakip yuzlerce excel sheeti tek tek aklinda tutabilen ve damarlarinda kan diil dijital bilgi akan bi John Nash. Pardon canim.
Simdi doktora yapmayan ve damarlarinda dijital bilgi deil kan akan zavalli okuyucular icin bu dizinin ve yazinin ve ulubeyle bizim makus kaderimizin sifatini siyirmak gerekirse: kucukken bi kere bi koye gitmistik. Bi kocla koyun ciftlesiyodu. Bunu goren pasli birden cildirip kosunnnn koc koyunu dovuyo koc koyunu dovuyoo die bagirmaya baslamisti. Yaaa oole iste.

Depresif Xmas halleri-ripped by Hasim

Posted in TV, boyle de bisi oldu, new york, ulubey on December 15th, 2006 by Loony Bin – Be the first to comment


Tereyagli Danimarka kukisi ve ripped by Hasim Turk dizilerinden kenar susu yaptigim son derece depresif bi haftasonu gecirdim. Persembe aksamindan ulubeyle kuserek altyapiyi da saglam kurmustum zaten. Deadline’lar da kapida kuyruk olmus, depresif ruh halinin en bi sevdigi mevsim. “Cok isim var ama yapamam ki mutsuzum ben” mevsimi..parcali bulutlu bahane yagmurlu…ayriyetten bi de zoraki Christmas heyecanlarinin getirdigi yapmacik turist dalgasi var orta Amerika’nin bagrindan kopup department store’larin yilbasi vitrinlerinin onunde uzun kuyruklar olusturan…Anladiniz iste..Ortam super musait…Yalniz Cuma aksami bi partiye gitmem lazim, o isi bozuyo biraz. Partiyi de ben sahsen kendim organize etmisim super sevdigimiz bi insana farewell partisi, gitmemek bi opsiyon diil…Neyse dedim daha onumde koca bi haftasonu var bilgisayar karsisinda homur homur youtube’lanmak icin, giyinip –suslenmeyip- partinin supriz elementlerini toparlamak uzere baloncuya gittim. Helyumdu, konfetiydi derken moralim duzeldi biraz. Sonra parti mekanina vardim. Boyle eski bi garaji lokantamsiya cevirmisler, fena diil. Ama manager adam hemen sarladi neymis efendim balonlar atmosferlerine uymuyomus…Ulan balon dediin ici sisirilmis mutluluk yalani, bizzat Amerika’nin atmosferine uyuyo, sen tepeye bi avize astin 2 de kirmizi kadife koltuk aparttin diye ne havaya giriosun acaba? Enivey, parti kazasiz belasiz atlatiliyo, supriz gercekten supriz oluyo…Icim rahat depresyonuma geri donebilirim.

Cumartesi gununu ders calisicam ayagina kukilerimle basbasa son 6 aydir ihmal ettigim Turk dizilerine adayarak geciriyorum. Avrupa Yakasi igrenc olmustur kesin yeni haliyle die umaraktan aciyorum bi bolum..Sonra Burhan abi o yeni kiz Makbule’ye “eee Makbule ne dedikodular var bakalim anlat biraz” falan diyo, Makbule de “nolsun valla yan apartmanda 12 numara nobel almis” gibi bisi diyo ve ben kopuyorum. Hahhahahhhahahhahaha. Boyle olmiycak, hemen depresif bi dizi bulmam lazim, herkes anlatip duruyo madem- su 1001 gece olayina giriyorum. Gercekten son derece gergin bi ortam var. Kiza hayat sillesini vurmus kiz cok gergin, adamin kadinlara guveni yok o da hakli olarak gergin, koca holdingi 2 kici kirik mimar 2 kirli sakalli adam yonetiyo is ortami da mecbur gergin..bunlari yemediyseniz dert etmeyin kendinizi muzige birakin..fondaki Turk marsi ne zaman gerilmeniz gerektiginizi haber verio zira..puffffffffffffffff…Adamin 300 binle piyasayi canlandirdigi yerde birakiyorum diziyi.. Zaten baska bolum de yokmus…Hasimcim yeni bolumu de rip eder nasi olsa ama…

Son bi aydir cok moral bozucu oldugu icin bitiremediim kitabimi aliyorum elime sonra: gun bu gundur diyerekten. Kitap kisaca salak gibi devamli daha guzel bi gelecek hayal ettigimizi, halbuki gelecegin hic bi zaman umdugumuz kadar sahane olmiycaini son derece bilimsel bi sekilde kanitliyo. Biraz googleyim diorm olayi-oha! Nil Karaibrahimgil de ayni kitabi okuyomus…Yoksa ben depresyonda diilim de felsefeye merak sarmis, pek bi guzel sacli purpop nese ozgur bi kiz miyim? Hmmm…Ben bunlari dusunurken kapi calio, ulubey gelmis yilbasinda gidilcek kayak tatilimizde kullanilmak uzere cesitli aksesuarlar almis bana…Barissam mi acaba? Yok yok daha hirsiz polis’in yeni bolumlerinde neler olmus ona bakmam lazim…

Pazar gunu, 3 ogun kuki yemekten karnim agriyarak ve depresyondan biraz baymis olarak uyaniyorum…Deadline’a da 24 saat kalmis, artik bahane uydurcak noktayi baya bi gecmisim, ustune bi tane daha Avrupa Yakasi cakiyorum…Ve elimde olmadan neseleniyorum…Sonra benim ders calistigimi sanan ulubey halime acimis bu sefer de gercek yemekler almis geliyo…Sonra bi tane daha guzel bisi oluyo, saat geceyarisi olmadan barisiyoruz…Sevgiliyle barismanin en guzel tarafi –tamam ikincisi- kus oldugunuz zaman boyunca yaptiklarinizi anlatip catch-up etmek bana sorarsaniz..Ben de ulubeye bi cirpida 1001 gecenin ozetini geciyorum, sonra “hirsiz polis’deki kiz eroinman olmus beraber izleyelim mi?” diyorum. Ulubey de ‘yok ben izlemem sen geneleve dusunce haber verirsin” dio, depresyonum gecio…

Haftanin geri kalaninda paperlarimi teslim ediyorum, sumuklu Amerikan bebelerini ittirip Macys’in dugmeye basinca aslanlarin kukredigi vitrinlerinde egleniyorum, Bryant Park’daki yeni paten pistinde kayanlari izleyip Noel dukkanlarinda geziniyorum ve The Office’in xmas special bolumlerini izleyip ister istemez yapmacik Christmas nesesine ben de kendimi kaptiriyorum.
Sonra da bi bakiyorum yine Cuma olmus zaten..Hmmm, bu haftasonu ne yapsam acaba????

Miami Vice ve Polis Imdat

Posted in TV, boyle de bisi oldu, new york, ulubey on December 1st, 2005 by Loony Bin – Be the first to comment

Geçen sene ev soyulduğunda çamurlu 45 numara botları ve Dunkin Donuts kahveleriyle salonun içine dalıverip Kakılmış’ın toz fırçası gibi bi nesneyle parmak izi almaya başlayan New York Polis Teşkilatı mensuplarına olası şüpheliler listemi vermeye kalktığımda “hanfendi çok CSI izliyosunuz” cevabını almış ve sessizce kapak yapmıştım. O gün bugündür biraz da tipik Amerikan itfaiyeci fantazisiyle beslenmiş latan kanun koruyucusu sevgi kırıntılarımı da rafa kaldırmış bulunuyorum. Bi kere de Büyük Ada vapur iskelesinde bi polise salak demiş ve tutuklanmaktan son anda kurtulmuştum. Birisi bana bi kamu görevlisiyle arasında geçen bi münasebeti anlatsın hiç gözünün yaşına bakmam direk halktan yana önyargılanırım.
Peki madem, polisiye dizilere olan ilgimi nası açıklamalı? CSI’in her türlüsü (Miami’si var, Las Vegas’ı var, New York’u var, tecavüz masası var, var Allah var), Without a Trace, E-Ring, en çok da Criminal Minds, hepsini gayet izliyorum…
En nihayetinde konuyu incelemeye karar vererek Criminal Minds’in pek bi heycanlı bi bölümü esnasında yanımdaki kimseye yaklaştım. Dedim ki: “polis olmak ister miydin?” Dedi ki “isterdim.” Sonrası söyle gelişti:
Bin: Peki Türkiye’de polis olmak ister miydin?
Oburu: İstemezdim.
Bin: Vay Amerikan uşağı…
Oburu: ..E sen ister miydin peki?
Bin: İstemezdim.
Oburu: Niyeymiş?
Bin: İsyankarım ben.
Oburu: E tamam iste polislik tam sana göre o zaman.
Bin: Ne gibi pardon?
Oburu: Suça isyan ediceksin kızım…
Haaaaaaaaaaaaaaaaaaa. Valla hiç böyle düşünmemiştim. Bi anda heycanlandım. Polislik de cool olabilirdi evet. Miami Vice cool’u diil ama. Bi nevi Komser Tahir Kemal ekolü. Bi hafta kadar dizileri bu yürü be koçum gazıyla izledim. Ama yolunda gitmeyen bişiler vardı. Yeni felsefemi tam benimseyememiştim. Sonra arşivleri karıştırdım ve nihayet hatırladim.
Bundan bikaç sene önce dünyanın en cool üç insanından birine Amerika’dan hem beğeneceği hem de bütçeyi çok sarsmıycak bi hediye almaya çalışıyorduk. Dedik ki “Çok güzel NYPD (New York Police Department) tshirtleri var, ister misin?” Karşıdan bi bidon kapağının hızlıca kapandığını duydum. “Ben sana polis imdat tshirtü alsam giyer misin?”
Geçen yıllar cevabımı değiştirmemiş olucak ki bu flash-back eşliğinde televizyonu usulca kapattım: “Hayır giymezdim.”

Total Recall ve Petek Dincoz

Posted in TV, Turkiye, medya, petek dincoz, serdar ortac on September 8th, 2005 by Loony Bin – Be the first to comment

Magazin siteleri inliyor. Petek Dinçöz’un kalbine haciz gelmis. Bi kere bize de olmuştu. Önce hırsız girdi sanıp çok üzülmüştüm. Hacizciymis. 2 televizyon gitmişti. Baya ders çalışmıştım televizyonlar gelene kadar. Bütün derslerden A almıştım. Neymiş efendim, çalışınca oluyomuş. Benim anlamadığım bu olaya niye araştırıp soruşturmadan “münferit bir hadise” muamelesi yapıldığı. Mesela 12 Monkeys’de Bruce Willis dese “ben senin sevgilinim aslında geçmişten geliyorum” diye ya da Total Recall’da Arnold dese -ki en sevdiğim filmdir “bak bunlar rüya değil beynimizi yıkadılar” diye kimse sorgulamaz. Çünkü bi action hero bişi diyosa doğrudur.
Peki Petek Dinçöz gerçekten magazin mafyası tarafından kaçırılmış ve beyni yıkanmış olsa, ve bu Bay Sülük’e gerçekten aşık olsa ama kötü adamlar sevdiğine zarar vermesinler diye “hayır ben o değilim” diyo olsa ve içi kan ağlarken stras taşlarla süslü tuvaletiyle Mutlu Aküleri’nin bayi toplantısında Foolish Kazanova’yı söylemek zorunda kalmış olsa mesela, daha gerçekçi olmaz mı?
Sonracııma Serdar Ortaç “kalbine haciz koydum” diye yavaş bi şarkı yapsa (Ebru Gündeş’le düet mesela), ve Bay Sülük zaten gelecekten geldiği için bu şarkıyı çoktan biliyo olsa ve Petekciğine eski güzel günlerini hatırlatmak için bunu bi şifre olarak kullanıyomuş olsa mesela… O sırada tabi Hülya Avşar da Petek’i olan bitenden distract etmek için Türkbükü’ne gidip göbeğini içine çekmiş olsa, ve bütün bunları araştırdığı için meğersem senelerdir ortalarda gözükmeyen Aykut Işıklar ortaya çıkarsa…Flash..Flash.Vay be.
İşte ben buna araştırmacı gazetecilik derim.