williamsburg

Bomba Imha Timi ve Juliette

Posted in boyle de bisi oldu, new york, tamba tumba, ulubey, williamsburg on July 14th, 2009 by Loony Bin – Be the first to comment

Haftasonu williamsburgdeki Beer Garden’a gittik bi arkadasimin dogumgunu icin ve maceradan maceraya hopladik sevgili joey tribianilerim…Williamsburg bi zamanlar Manhattan’dan kacis mekkesi, ruhumuzun sayfiye yeri gibi juri ozel odullerine sahipti ama artik maalesef “oldu”, Galata sendromu mu dersiniz, Alacati gribi mi iste ondan kapti buyusunu yitirdi… yine de bi suru yere on basar bes ceker gidiyoruz seviyoruz falan…

Williamsburg’e giden L trenine gencler Love Train diye isim takmis cunku kizlar guzel oglanlar havali, bi American Apparel ve vintage ruzgari esiyo flortlesmeler kesismeler girla…( Gerci Hell Train de diyenler var ama o ayri bi yazi konusu..)Biz de ulubeyle vitrin bakiyoruz halimizden memnunuz. Benim zaten hayatta en sevdigim sey ulubeyle trene binmek niye bilmiyorum bi romantik geliyo. Belki tren hareket ettigi surece baska hicbiryerde olabilme ihtimalinin olmamasinin verdigi teslimiyet ve rahatlik, belki trende kimseyi tanimiyo olmak bi biz versus dunya hali, belki kimsenin dilimizi bilmemesi ve istedigimiz gibi konusabilmek, bi yere gidiyosak birazdan eglenceli seyler olucak, eve donuyosak da kaldik basbasa hissi, bunlarin hepsi iyi geliyo bana sanirim. Bi de tabi soyle bi durum var ben toplu tasima araclarina bindigimde hemen bi etrafi kolacan ederim ola ki bi durum oldu ne bilym bomba dustu kotu adamlar treni ele gecirdi kimin kafasi calisir kimle suc ortakligi ederim, kim Jack kim Sawyer kim Locke falan diye ve mumkumse mavi yerine kirmizi kabloyu kesmeyi bilecek birinin yanina oturmaya calisirim …hahahaha yaaa bole de sayko bi insanim. Neyse sanirim ulubey olunca bu Jodie Foster aksiyon filmi hallerim de bi sakinliyo.

Beer garden’da masa paylasmak mecburiyetten. Bizim sansimiza da sarhos irlandalilar dusuyo ki of of oof. Ben teoride Irlandalilarin Iskoclarin falan hastasiyim ah aman ne seksiler aman ne coollar ah o aksanlanirim hemen. Sarkicisina turkucusune ayri hayranim zaaati biiyosunuz..Ama pratikte tahammul edemiyorum kardesim bu da ne tur bi irkciliksa artik. Tabi filmlerde koyuyolar bunlarin arkasina yemyesil cimleri veriyolar ellerine bi gitar bi de kavusulamayan eski sevdicek ya da kavusulamayan eski ideoloji gelsin The Commitments’lar gitsin In the name of fatherlar…Halbuki bunlarin sarhos modeline pacayi bi kaptirirsan valla Bodrum’da pembe popolu Ingiliz turistlerle Gumbet diskolarinda mahsur kalmistan beter olursun oh la la.

Enivey..Dediklerinden hicbisi anlamadiimiz Irlandalilari her anlar gibi yapip hi-hi evetledigimizde kadeh tokusturmaktan kafalari bulduk ve Beer Garden’i terkedip kendimizi Juliette’e attik kalan saglar bizimdir ekibi olarak.Burasi benim diil Williamsburg’de koca New York’da en sevdiigim yerlerden biri..Yan catidan komsunun kedisi gelir, mohitolar superdir, teras pufur pufur eser, misafir gezmesini de kaldirir, oylesine ugramayi da falan derken kendimizi mohitolarin nanesi ve hayatin gayesi sohbetine verip cilalandik. Ama hava bi soguktu ben de kot montumu usuyen birine vermisim ve garsona “acaba pasmina falan gibi bisey var midir?” deme gafletinde bulunmamla hipster ironik sac kesimli garson cocuk k-o-p-t-uuuuuu. Nasil bi gulmek ben yerin dibine gectim allaaaan mal manhattanlisi pasmina istedi yaaa sen bizi ne sandin bacim kategorisinden cocuk da turizm otelcilik tarihine gecti musterisinin suratina patlayan sarkastik garson kategorisinden. Bu arada 2de bir de kediyi soruyorum kedi geldi mi kedi gitti mi kediyi getirsene cocuk iyice gicik oldu bana. Masadaki adi arkadas bozuntulari da ehe kusura bakmayin bin monte carlodan geldi falan gibi gerzo esprilerle iyice eziklediler beni.

İntikamimi kendini cok down-to-earth sanan ekibi yeryuzunun en lesh barina goturerek aldim ben de sonra oh canima degsin. Burasi sanirim Williamsburg’de gece 2den sonra kendine diil one night stand aciyi hafifleticek bi hamburger bile bulamamislarin son duragiydi zira ben daha bu kadar cirkin ve daha cirkin insani bir arada gormedim, ismi mismi de yoktu. Biz de yedigun portakal-etil alkol kokteyllerimizin de etkisiyle geceyi ufak capta bi ilk yardim kriziyle sonlayip trenlere dagildik. Ben hemen etrafi kolacan etmeye basladim klasikk… Ama Love train olmus mu sana Looser train..Bi ucta kustu kusucak zenci bi kizcagiz, hemen yaninda yem olucagi kurt ve de kush, obur ucta horul horul uyuyan bi adamcagiz ve onunla resim cektiren frat boylar, diger tarafta sevismeye bes var dayan kizim sizma bak noolur ciftler derkeennn ulubeye baktim. Hem Jack’im hem Sawyer’im biricik Mc Gywer’im diye gecirdim icimden: ola ki bi durum oldu ne bilym bomba dustu kotu adamlar treni ele gecirdi iste bu adamin yanina oturulur didim…

sonra dusundum alla alla 2 yazidir icim bi ferah noluyo ki ne diye. Sonra Manhattan’a, eve geldim…

Williamsburg'e 1-2

Posted in boyle de bisi oldu, new york, williamsburg on July 18th, 2005 by Loony Bin – Be the first to comment

Aynı hafta içinde 2 kere Williamsburg’e gittim; ki sözkonusu yer Brooklyn’de hipster ve bohemce bi mahalle oluyor. Manhattan’dan çıkınca hemen ilk durak. Daha önce bi Thai lokantasına yemeğe gitmiştik, akşam körü pek bişi anlamamıştım. O yüzden bu sefer bütün turistik antenlerimi açıyorum. Ne ki etrafta niye East Village yerine Williamsburg’e gelmeniz gerektiğine dair bi ipucu goremiyorum.
Şöyle şeyler oluyor: civarda Citibank, GAP ya da Food Emporium gibi medeniyet(!) ibareleri yok. Hap parası çıkarmaya çalışır gibi duran bi takım insanlar yerlerde hiçbirkoşulda alınması mümkün olmayan güya vintage ama cidden çirkin kıyafetler satıyorlar. Bir de herkes çok orijinal göründüğünü düşünüyor ama aslında herkes aynı şeyi giymiş. Biz çok sadeyiz hu-huuu amma da alternatifiz balonları orda burda uçuşur gibi oluyor ama nedense dükkanlar çok pahalı. Atlas pasajında gezerken bi tshirt beğenmek ve 200 milyona satıldığını görmek insanı nasıl bir halet-i ruhiyeye sokarsa o durumdayım. Üstelik burda kiralar da Manhattan’la yarışır halde. Bişi anlamış değilim.

Neyse ki Relish diye trailer park görünümünde bi diner’a oturuyoruz ve kocammaaan bi hamburger yiyorum. Üstelik bahçede sigara da içiliyor. Keyfim nihayet yerinde..
Çıkışta bi galeriye giriyoruz. Yukarı doğru çıkan ufak basamaklar sevimli bi mutfağa açılıyor. Aman da ne şeker bi enstalasyon diye düşünürken oranın kadının evi olduğunu anlıyoruz. Böylece izin almadan leş gibi ayaklarımla kadının mutfağına girmiş oluyorum. Kadıncağız duyarlı bi sanat aşığı olduğundan ayılığıma bi bahane bulmaya çalışarak “şehri ziyaret mi ediyorsunuz” diye soruyor. “sayılır, manhattan’dan geliyoruz” diorum. kadın “anlaşıldı” manasında bi surat ifadesi yapıyor ve eve yollanıyoruz.

Cumartesi gecesi bi arkadaşımın doğumgünü için tekrar Williamsburg’e gitmek üzere hazırlanıyoruz. Yeni aldığım dünyanın en güzel elbisesini giyecekken ulubey Pazar günkü atmosferi hatırlatıyor, üstümü değiştiriyorum ve Hintli toptancılardan 50 cente aldığım dövmeyi sırtıma yapıştırıyoruz. Bu işlem esnasında Altınoluk sahil beldesi dövmemim yarısı kağıtta kalıyor ve sırtımda cool bi hint ikonu olması gereken yerde manasız simli şekillerle yola çıkıyorum.
Gideceğimiz yer My Moon (Maymun) diye Türk bi ekibin açtığı bi restoran/bar/lounge. Baya para dökmüşler, Williamsburg’un Reina’si gibi bi yer çıkmış ortaya. Tabi bu durumda benim kıyafetim pek bi sırıtıyor, neyse ki iyi insanların arasındayız, pek üstünde durmuyorum. Bi içki için 20 dakka falan bekliyoruz, bi arkadaşım “Türkler sadrazam millet tabi, servis etmek değil servis edilmek için yaratılmışlar” diyor, onaylayarak başka bi mekana geçiyoruz.
İçerde alenen bi lambada havası var. Yaşar Alptekin misali gençler acayip kıvrak dansediyor. Karpuz kokusunu takip edip bara ulaşıyorum ve kocaman bi karpuzun içinden karpuzlu votka alıyorum (karpuzkarpuzkarpuz). Favori içkimi votka tonikden karpuzlu herhangi bişeye çevirmiş durumdayım, ki bu icattan 5 tane falan içtikten sonra kendiliğinden gelişen bi his. Arkadaşım “kendimi bi film sahnesinde gibi hissediyorum” diyor. Ben de 3 senedir new york’da yaşadığını, artık bu yabancılık hissinden kurtulması gerektiğini anlatan salaksaçma bişiler söylüyorum. “Bu bir film değil, senin hayatın” diyorum ve yarattığımı sandığım Kodak moment’in gazıyla dans ediyorum. Williamsburg süper bi yermis.