<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Loony Bin&#039;s Blog</title>
	<atom:link href="http://www.loonybinsblog.com/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.loonybinsblog.com</link>
	<description>Çok da FiFi</description>
	<lastBuildDate>Mon, 06 Sep 2010 07:12:05 +0000</lastBuildDate>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.0.1</generator>
		<item>
		<title>Polanski&#8217;nin Suphesi</title>
		<link>http://www.loonybinsblog.com/2010/09/374/</link>
		<comments>http://www.loonybinsblog.com/2010/09/374/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 06 Sep 2010 07:11:21 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Loony Bin</dc:creator>
				<category><![CDATA[baska yerde yazmisim]]></category>
		<category><![CDATA[boyle de bir insan var]]></category>
		<category><![CDATA[film]]></category>
		<category><![CDATA[Ewan McGregor]]></category>
		<category><![CDATA[ghost writer]]></category>
		<category><![CDATA[pierce brosnan. kim catrall]]></category>
		<category><![CDATA[roman polanski]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.loonybinsblog.com/?p=374</guid>
		<description><![CDATA[Polanski meshur bir yonetmen. Cok az yonetmene nasip veya ceza olacak kadar meshur hem de. “Bir Polanski filmi” damgasinin asla silinemeyecegi islerinde hem seyircinin hem de elestirmenlerin dort bir yani felaketlerle ve mucizelerle sarilmis hayat oykusune dair ipuclarini aramaktan kendini alamadigi; bazen seve seve, bazen de dalgasini gece gece, ekmek kirintilarini hikayelerinin icine kendi adresine [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Polanski meshur bir yonetmen. Cok az yonetmene nasip veya ceza olacak kadar meshur hem de. “Bir Polanski filmi” damgasinin asla silinemeyecegi islerinde hem seyircinin hem de elestirmenlerin dort bir yani felaketlerle ve mucizelerle sarilmis hayat oykusune dair ipuclarini aramaktan kendini alamadigi; bazen seve seve, bazen de dalgasini gece gece, ekmek kirintilarini hikayelerinin icine kendi adresine dogru serpistirmeyi seven bir enigma, bir polisiye vaka, <strong>bir surgunde sinema krali</strong>…</p>
<p>Auschwitz toplama kampinda dort aylik hamileyken olen bir anne ve Avusturya’daki Mauhausen toplama kampindan kurtulmayi basaran bir babanin cocugu olan Polanski’nin kendisi de 1943’de Polonya’nin Krakow gettosundan ismini degistirerek ve katolik bir ailenin yanina siginarak kacmayi basariyor. Sinema okulundan sonra bir sure aktorluk yapan ve kisa filmler yoneten Polanski’nin 29 yasindayken cektigi ilk uzun metrajli filmi <a href="http://www.imdb.com/title/tt0056291/">Knife in the Water (1962)</a> En Iyi Yabanci Film Oskar’ina aday oluyor ve yonetmen <a href="http://www.imdb.com/title/tt0063522/">Rosemary’s Baby’i (1967)</a> cekmek uzere geldigi Los Angeles’a yerlesiyor. İyi filmlerden iyi paralar kazanildigi; Martin Scorcesse, Francis Ford Coppola, Brian de Palma gibi gibi simdinin efsane  yonetmenlerinin Hollywood’un yukselen yetenekleri ve genc capkinlari oldugu bir donemde <strong>kucuk dev adamlasiyor</strong> Polanski de ve o gun bugundur felaketlerle starligin tahterevallisinden inemiyor: Once  sekiz bucuk  aylik hamile karisi aktris Sharon Tate 1969’da Manson tarikatinin cinayetine kurban gidiyor. Cinayet aydinlanana kadar zanli muamelesi goren Polanski Avrupa’ya donuyor ve <a href="http://www.imdb.com/title/tt0071315/">Chinatown’a (1974)</a> kadar da Amerika’ya ugramiyor. Chinatown’un basarisinin ardindan bu sefer de omru boyunca pesini birakmayacak baska bir belaya yakalaniyor ama: Vogue Hommes dergisi 1977 yilinda o zaman 15 yasinda olan Nastasya Kinski ile beraber olmaya baslamis, hatta Kinski’yi Fransiz Vogue’u icin fotograflamis ve <strong>70’lerin kafa acmayalim abicim otamlarinda</strong> genc kizlara ilgisi personasinin bir  “hmm enteresan..”  ozelligi olarak kabul gormus Polanski’ye “ergen kiz cocuklarini dogal  hayatlarinda fotograflamak” gibi bir vazife veriyor. Bu proje simdilerde hepimizin bildigi gibi Polanski’nin fotograflarini cekmek uzere bulustugu 13 yasindaki Samantha Gailey’e icki ve uyusturucu vererek Chinatown’un yildizi Jack Nicholson’un evinde tecavuz etmesi ve kizin ailesinin sikayeti uzerine de tutuklanmasiyla son buluyor. Suclamalardan en hafifi olan “resit olmayan bir cocukla cinsel iliski kurma”yi kabul eden Polanski Subat 1978’de durusmasindan hemen once Avrupa’ya kaciyor ve bir daha da Amerika’ya ayak bas(a)miyor.<br />
<a href="http://www.loonybinsblog.com/wp-content/uploads/2010/09/polanski1.jpg"><img src="http://www.loonybinsblog.com/wp-content/uploads/2010/09/polanski1.jpg" alt="" title="polanski1" width="640" height="427" class="aligncenter size-full wp-image-375" /></a><br />
Surgunde oldugu yillar boyunca 1979 senesinde cektigi ve basrolunde tecavuze ugramis ya da ugramamis olabilecek bir genc kiz rolunde Nastasya Kinski’yi oynattigi <a href="http://www.imdb.com/title/tt0080009/">Tess </a>ile  Oscar’a aday olan, filmleri Amerika’da gosterime girmeye devam eden Polanski, yine kendi hayat oykusunden ipuclari tasiyan <a href="http://www.imdb.com/title/tt0253474/">Pianist (2002)</a> ile En Iyi film Oskarini kazaniyor ama odulunu almaya gelemiyor. Ve tam artik tecavuz skandali unutuldu derken Amerikan yargi sisteminin belki de <strong>Bin Laden’den sonraki bu en taninmis kacagi</strong> 26 Eylul 2009’da Isvicre’de tutuklaniveriyor. Polanski su anda The Ghost Writer’in da kurgusunu yaptigi “Milky Way” isimli dag evinde ev hapsinde. Bir yandan Fransiz Dramatik Yazarlar Birligi ve filozof Bernard Henri Levy’nin ayri ayri actigi kampanyalara imza atan Woody Allen, Martin Scorsese, Pedro Almadovar, Steven Soderbergh, Mike Nichols, Salman Rushdie ve Milan Kundera gibi dostlari tarafindan serbest birakilmasi istenen, diger yandan Amerikan basininca korkunc bir suclu muamelesi goren Polanski’nin surgun hayatinin ne zaman bitecegi, aklanip aklanmayacagi, ve suclu olup olmadigi ise belirsizligini koruyor.</p>
<p>Polanski’nin 60. Berlin Film Festivali’nde En Iyi Yonetmen odulunu kazanan <a href="http://www.imdb.com/title/tt1139328/">The Ghost Writer’</a>i iste bu halet-i ruhiyeye tutulmus biraz da puslu bir ayna gibi. Surgun, suc, masumiyet, ceza, suphe, medya ve toplum yargisi gibi temalari politik-macera pelerini altinda inceleyen bir <strong>eski usul dedektiflik oykusu</strong> aslinda film. </p>
<p>Polanski ve Robert Harris’in, yine Harris’in The Ghost (2007) adli cok satan romanindan uyarladiklari film, <strong>Tony Blair </strong>uzerine modellenmis eski Ingiltere Basbakani Adam Lang’in (Pierce Brosnan) anilarini yazmak uzere ise aldigi hayalet yazarin (Ewan McGregor) gozunden anlatiliyor. Bir onceki isi bir sihirbazin hayatini yazmak olan ve gercek ismi hic telaffuz edilmeyen “hayalet”, politikayla uzaktan yakindan alakasi olmayan, ickici, paraya sikismis, tek tabanca ve umursamaz bir tip. Tum bu ozellikleri sayesinde ise aliniyor zaten, ve kendinden onceki hayaletin supheli bir sekilde intihar ettigi Amerikan sahil kasabasi Martha’s Vineyard’daki eve; Lang, karisi Ruth (Olivia Williams), metresi ve sekreteri Amelia (filmdeki tek berbat oyuncu Kim Catrall) ve ekibinin yanina tasiniyor neredeyse bitmis kitabi yayina hazirlamak icin. Kitabin musveddesinin bir devlet sirri gibi korundugu bu  camdan kale evde ne yagmur ve sis, ne de supheler diniyor. Lang’in teror suclularini yasa disi bir sekilde kacirarak CIA tarafindan iskence gormelerine yataklik ettigi haberleri medyada yer almaya baslayinca ve eski basbakanin Uluslararasi Savas Suclari Mahkemesi’nce yargilanabilecegi ortaya ciktiginda ise gazetecilerin ve protestocularin etrafini sardigi bir surgun hapishanesine donusuyor ev. Polanski’nin Chinatown’dan sonra Amerika’da gecen ilk hikayesi olan The Ghost Writer malum sebeplerce Amerika yerine Almanya’da cekilmis. Sert acilari ve gri tonlariyla luks icinde bir mapushane izlenimi veren ev Berlin’de sanat yonetmeni <strong>Albrecht Konrad</strong> tarafindan insa edilmis. Kasabanin gercegi gizleyen bir perde izlenimi veren puslu ve gri atmosferi ise The Pianist ve <a href="http://www.imdb.com/title/tt0350258/">Ray</a>’den (2004) tanidigimiz goruntu yonetmeni <strong>Pawel Edelman</strong>’in meharetli ellerinden cikma. </p>
<p>The Ghost Writer’i Tony Blair’in neden tum kariyeri boyunca Amerikan cikarlarini bu kadar sorgusuz sualsiz desteklediginin aciklamasini arayan bir politik/didaktik macera olarak okuyan seyirciler dandik bir film izlemis ve zekalarina hakaret edilmis hissiyle ayrilabilirler sinema salonlarindan. Oysa filmi kendi akibetinin de bir onceki yazar gibi olacagi endisesiyle icine girdigi bilmeceyi cozmeye ugrasan McGregor’un pesine takilip izleyen seyirciyi harika bir dedektiflik oykusu ve hicbir karakterin gorundugu gibi olmadigi surprizli bir bilmece bekliyor. Hayalet’in <strong>merakli bir Enid Blyton karakteri gibi</strong> bisikletine atlayip yagmur camur icinde iz pesinde kostugu sahnelerde karsisina cikan basta muhtesem Eli Wallach olmak uzere bile bile karikaturize yan karakterler ve Hayalet’in pesini birakmayan neredeyse dalgaci heyecan muzigi(!) bize her seferinde bir kez daha esas kahramanin kim oldugunu ve bulmacayi kimin cozecegini hatirlatiyor. Filmin muziklerinin <a href="http://www.imdb.com/title/tt0808357/">Lust,  Caution (2007)</a> ve <a href="http://www.imdb.com/title/tt0446755/">Painted Veil</a>’in (2006) de muhtesem muziklerine imza atan <strong>Alexandre Desplat</strong>’in elinden ciktigi dusunuldugunde bu temponun ne kadar bilincli bir alaycilik icerdigi de anlasiliyor kolayca. </p>
<p>The Ghost Writer’i izlerken neredeyse tum Polanski filmlerinde, ama en cok da <strong>“apartman uclemesi” </strong>olarak adlandirilan <a href="http://www.imdb.com/title/tt0059646/">Repulsion (1965)</a>, Rosemary’s Baby ve <a href="http://www.imdb.com/title/tt0074811/">The Tenant</a>’da (1976) karsimiza cikan suphe ve paronoya temalarina odaklanmamak cok zor. The Ghost Writer ozellikle Polanski’nin basrolunu de oynadigi ve apartman dairesinde kendinden once yasayan ve intihar eden kiracinin akibetine ugrayacagi suphesiyle yanip tutustugu The Tenant’dan izler tasiyor. Ama The Ghost Writer bu uclemeye yapilan gondermelerden cok Polanski’nin kendi surgunune, sucluluguna ve etrafini saran medya sirkine serzenislerle dolu. Lang’in evinin etrafini saran protestocularin tasidigi “wanted” ve “guilty” pankartlari kendisi de filmi cektigi sirada aranan bir adam olan <strong>Polanski’nin durumla aci soslu dalgasini gectigi kenar susleri </strong>olarak karsimiza ciksa da, Lang ve hayaletin birbirlerine meydan okuduklari ve Brosnan’in bugune dek kucumsenen aktorlugunu konusturdugu sahnede Polanski’nin durumunu fazlasiyla ciddiye aldigini farketmemek imkansiz. Ote yandan Polanski’nin <strong>Roman by Polanski</strong> (1984) adli otobiyografisine asina olanlar yonetmenin de bir zamanlar hayatini kaleme almak icin bir hayalet yazar (gazeteci Edward Behr) kiraladigini hatirlayip gulumseyeceklerdir. </p>
<p>The Ghost Writer kendisi hic bir zaman hayalet bir yonetmen olamamis, felaketler ve mucizelerle orulmus hayati her daim filmlerinin icine islemis ve cogu zaman da onune gecmis efsane bir yonetmenin son basyapiti. Belki de kendi gibi “hakki yenmis” oyuncularin maharetlerini konusturdugu, Jim Belushi’nin kenardan kafasini uzattigi ufacik rolunun bile alkisi hakettigi bir surpriz aktorler resmi gecidi. Ve <strong>Hitchkok’a uzaktan selam cakan</strong>, kendini yonetmenin ve hikayenin ellerine birakacak seyirciyi pisman etmeyecek bir iyi film. Ama supheyi de hic elden birakmadan&#8230;</p>
<p>** <a href="http://bant.tv/">Bant</a> Dergisi&#8217;nin Mayis-Haziran 2010 sayisinda yayinlanmistir</p>
<p>Polanski Davasi&#8217;nin akibeti icin <a href="http://www.radaronline.com/exclusives/2010/07/breaking-news-roman-polanski-will-not-be-extradited-back-us">buraya</a></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.loonybinsblog.com/2010/09/374/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>2</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Kamyonet, Fikret Hakan &amp; Kükürt</title>
		<link>http://www.loonybinsblog.com/2010/08/kamyonet-fikret-hakan-kukurt/</link>
		<comments>http://www.loonybinsblog.com/2010/08/kamyonet-fikret-hakan-kukurt/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 30 Aug 2010 09:28:48 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Loony Bin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Turkiye]]></category>
		<category><![CDATA[bodrum]]></category>
		<category><![CDATA[boyle de bir insan var]]></category>
		<category><![CDATA[boyle de bisi oldu]]></category>
		<category><![CDATA[fikret hakan]]></category>
		<category><![CDATA[kükürt]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.loonybinsblog.com/?p=364</guid>
		<description><![CDATA[Universitenin ilk senesi. Yas 18 havamiz 1500. Düttürü kluplerde sabahlayip eve gitmemeyi, özdemir Asaf kitaplarinin icine acisli notlar yazip oglanlari cekistirmeyi biz icat etmisiz saniyoruz. Oysa tifiliz. Tuyu bitmemis yetimin hakkindaki yetim, yazik ana kuzusu onlar dahadaki kuzular biziz. Sabahtan oglene kadar elele kol kola, oglenden aksama girtlak girtlaga olmayi yadirgamiyoruz. Ortaokuldan beri arkadasiz. Kükürt [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Universitenin ilk senesi. Yas 18 havamiz 1500. Düttürü kluplerde sabahlayip eve gitmemeyi, özdemir Asaf kitaplarinin icine acisli notlar yazip oglanlari cekistirmeyi biz icat etmisiz saniyoruz. Oysa tifiliz. Tuyu bitmemis yetimin hakkindaki yetim, yazik ana kuzusu onlar dahadaki kuzular biziz. Sabahtan oglene kadar elele kol kola, oglenden aksama girtlak girtlaga olmayi yadirgamiyoruz. <strong>Ortaokuldan beri arkadasiz</strong>. Kükürt ve ben.</p>
<p>Nasil olduysa babalardan izinleri kopardik ilk defa yalniz basimiza Bodrum’a gidicez. Gerci nasil oldugu da belli. İkimizin de aileler davul olmus gumbedegumgum caliniyo, bizi pek sallayan yok; ben seref listesine gecmisim bi sus payina ihtiyacim var; bi de uc yasimdan beri Bodrum’a gidiyorum zaten, hani tas evlerin duvarlarina yapisan kertenkeleleri bile isimleriyle taniyorum o derece. Ustelik baska bi yakin arkadasimizin ailesi de dibimizde olucak, kalinacak yeri ayarliycak, bize goz kulak olucak falan&#8230;Derken topladik bavullari vurduk kendimizi Varan otobuslerine, topkekler, seftali sulari emrimizde&#8230;Sadece birlikte buyumus iki kizin gulebilecegi gibi neye gulundugu kesinlikle belli olmayan, anirma seslerimizle bizden baska herkesin yolculugunun icine ediyo olusumuzu <strong>kiraz cekirdegi kadar umursamayan</strong>, sikayetler artinca sesimiz duyulmasin die koltuklarin kenarlarini isiran bi gulme krizi tutturup Mugla il sinirina girdik.  Elele kolkola 1 girtlakgirtlaga 0. </p>
<p>Kükürt once annemin evine ugramamiz lazim dedi. Otobusten orda inelim zaten cok yakin ben esyalarimi birakiym ordan gideriz. İyi dedim ben. Meger yakin dedii Milas’mis. Muavin durttu geldik die biz indik otoyolun ortasinda ellerde bavullar gunes agliyo, ne yone gidicemiz belli diil. Elelekolkola 1 girtlakgirtlaga 1, minibustu taksiydi derken Gölköy’e vardik. Ha canim Gölköy. O zaman daha Gölköy’le Türkbükü birlesmemis, bugun Türkbükü’nun dimtisdimtis beach clublarinin yerinde bi kac firfirli lokanta, bi tane Palmiye diye klup, bi de bildiin deniz ve iskeleler falan var. Kalicagimiz yer bi pansiyon, pencerelerinden deniz gorunuyo, yurume mesafesinde bildiin köy var, bakkalinda elmali sarap, onunden minubus kalkiyo Bodrum Barlar Sokagi’na. Barlar Sokagi <strong>Esenler otobus terminalinden hallice</strong> bi yer diil henuz, parmaklanmadan; yaninizdaki pembis surat Ingiliz koylusu grubunun terli koltukaltlarina burnunuzu sokmadan yurumek;  yan masada demlenen o zamanlar yeni yeni tureyen yerli ama cool rock gruplarindan birinin gitaristini kesiyomus gibi yaparak  of sacmalama nesi hos bunun birak allasenlenen manitayi sinirden kopurtmek, mumkun&#8230;Adamik, Korfez, Mavi’ye gidip guzel muzik dinleyip trilyarder olmadan kafayi bulmak da..<br />
<a href="http://www.loonybinsblog.com/wp-content/uploads/2010/08/fikrethakan2.jpg"><img src="http://www.loonybinsblog.com/wp-content/uploads/2010/08/fikrethakan2.jpg" alt="" title="fikrethakan2" width="640" height="427" class="aligncenter size-full wp-image-368" /></a><br />
Pansiyonumuz bi saibeli yalniz. Odalar dokuluyo, bizden baska pek tifildan grup yok, mekanin sahibi ohs yavrumlanarak killi gobeini kasiyo, musteri profili de bekar orta yas tek geldim iki kisi donucem supaneke dinimiz amin tayfasindan. Bi de kapilar kilitlenmiyo. Leng hafif korkuyoruz, da <strong>yiitlige nutella surmuyo</strong>, keyfimizi bozmuyoruz. Ben adi lazim diil biriyle kiristiriyorum, her gece Bodrum donusu 3umuz yandaki bardan asirdigimiz minderlerin ustune yayilarak iskelede bi sise tekilayi deviriyoruz. Kükürt bi kere de of bayildim cekmiyo, peki ya ben peki ya benlenmiyo, elele kolkola 2 girtlakgirtlaga 1 tatil suruyo.</p>
<p>Bu arada yan odadaki kadinla da ahbap olmusuz, kadin her dakka bizi bi yerlere davet ediyo kibarca savusturup arkasindan haince dedikodusunu yapiyoruz. Sonra bi ogleden sonra Golkoyde dolanirken, bu kadini goruyoruz. Biz suraya siz nereye derken kadin “ben de surdan bisiler alip Fikret Hakan’a gidicem. Cok yakin arkadasimdir. Siz de gelsenize” diyo. O yasimda oyle vayy yilanlarin ocu ne sahanedirlik bi halim de yok, bi tane Fikret Hakan filmi soyle desen soyleyemem, <strong>adam bana gece vakti silah cekse polise robot resmini cizemem</strong>, kadini tanimam etmem, Kükürt desen benden beter umrundan assagi Kasimpasa&#8230;Butun ibreler yok canim ne isimiz oluru gosterirken soyle bi birbirimize bakip peki olur diyoruz. Herseye evet dedigimiz, birbirimizin gaziyla kuyuya indiiimiz, o atlasa sen de mi atlicaksin deseler e atlarim ne varlanicagimiz bi yasta, mutemadiyen ucurtmalardayiz. Kadin onde biz arkada kikirkikir yuruyoruz. Sever misiniz Fikret Hakan’i dio kadin, “delisin bizden kral hayrani bulunmaz” cekiyoruz. Surdan binip gidelim diyo kadin, arkasi acik tingirak bi kamyoneti isaret ediyo, gidiyo on koltuga oturuyo. Kükürt ve ben bikinili dotlerimizle kamyonetin arkasina geciyoruz, ayaklarimizi sallaya sallaya, Fikret Hakan’in tam olarak hangisi olduunu cikarmaya calisa calisa, gerizekaliligin otobaninda son hizla buyuk yildizin evine variyoruz. Adam bizi kapida karsiliyo. Ustunde bi sort, bi keten gomlek, ve elinde icinde buzlari sikirdayan bi bardak viskiyle, devamli ama devamli o bardagi sakirdatarak&#8230; </p>
<p>Yani bilemiyorum Fikret Hakan’in o yillarda hala genc kiz hayranlari kalmis miydi ama kamyonetin arkasindan atlayip evine gelmis iki kiza hic de sasirmisa benzemiyo. Sanirsin <strong>gunluk groupie saati gelmis Keith Richards</strong>, oyle bi ‘yavrucum yok mu sizin ananiz babaniz” hali sezemiyoruz. Gerci tehlikeli ya da kacilicak bi durum falan da yok hic, da napicaz anasini satiym kükürt ben ve fikret hakan, viski mi icicez,plaj havlumuzu mu imzalaticaz, ve en onemlisi bu kadin kim leng diye bahcede dururken kadin “ay fikretjiim bak sana hayranlarini getirdim ehiehi” diyo, “yaaa ole oldu sizi de gorduk dunya gozuyle, rahatsizlik verdik biz kacalim” gibisinden bisiler geveliyorum ben jet hiziyla, ve eve meve girmeden dotumuzdeki kamyonet bazasi izleri daha gecmeden vinliyoruz. Yol boyunca heralde on kere falan altima işiyorum gulmekten ama bi yandan da hafif tirsmis, annem duysa falakaya yatirir diye sessiz sessiz yutkunarak, hani insan korkusunu arsizlikla bastirmaya calisir ya oyle bi gulme hali siniyo ustume.</p>
<p>Gece disari cikiyoruz, sabaha karsi <strong>bitap plak</strong> done done odaya geliyoruz. Ve tam kafayi vurmus uyuycakken once yarim yamalak bi sesler, sonra deli dana gibi cigliklarla yerimizden firliyoruz. Bizim kadin kosunnn yardim edin gibi bisiler diyo, ya odasina biri girdi, ya odasina birlikte girdigi biri buna saldirdi oyle bi durum var. Acayip korkuyoruz. Kadin bizim kapiyi yumruklamaya basliyo,  acin acinn diye, kapi zaten azicik zorlasan çotanga die patliycak bi kalibrede, ama kadinin ona gucu yok, bizim de o düdük kilidi cikarmaya&#8230;Acamiyoruz, acmiyoruz. Sonra patir patir bi ayak sesleri, birileri geliyo, bisiler oluyo, sesler kesiliyo. Sabah kalktigimizda kadini goruyoruz. ‘niye acmadiniz kapiyi, yaziklar olsun size” diyo. Sesinde ben ki sizi fikret hakanla bile tanistirdim ulan oktavindan bi hayal kirikligi, bi cevap veremiyoruz. Sonra konustukca  utandigimiz, niye yardim etmedik, niye bisiler yapmadik ayip bizelenecegimiz, utandikca daha cok guldugumuz, guldukce daha cok yerin dibine gectigimiz bi yara bandi olarak kaliyo o gece. Simdi dusununce biliyorum tabii niye basiretimizin baglandigini: tifildik hem nasil, kuzuyduk hem ne bicim: <strong>kendi yunlerimizden birbirimize kazak orucek kadar</strong>&#8230;Tatil bittiginde azicik birazcik daha buyumus gibi oluyoruz gerci de ne care. Sonraki yillarda cok kereler Kükürt’le el ele kol kola kirlarda dolasmak, cok defalar girtlagini sıkıvermek geciyo icimden. İkisini de yapiyoruz  sayisini hatirlamadiim kadar. Sonra bi kac ay once Fikret Hakanli Cuneyt Arkinli acar Serif Goren filmi “2 Arkadas’i izlerken geliveriyo aklima bu Bodrum tatili. Yokluyorum o yazdan icimde kalan bu kiz hep benim arkadasim olucak hissi orda mi diye, bakiyorum duruyo durdugu yerde, Kükürt’e email atiyorum “hani kamyonetin arkasina binip fikret hakan’in evine gitmistik bi yaz Bodrum’da. Niye yapmistik biz oyle bisey?”</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.loonybinsblog.com/2010/08/kamyonet-fikret-hakan-kukurt/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>13</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>New York tutulmasi ve heyheyhey Taksi</title>
		<link>http://www.loonybinsblog.com/2010/07/new-york-tutulmasi-ve-heyheyhey-taksi/</link>
		<comments>http://www.loonybinsblog.com/2010/07/new-york-tutulmasi-ve-heyheyhey-taksi/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 08 Jul 2010 05:54:25 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Loony Bin</dc:creator>
				<category><![CDATA[boyle de bisi oldu]]></category>
		<category><![CDATA[new york]]></category>
		<category><![CDATA[taxi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.loonybinsblog.com/?p=348</guid>
		<description><![CDATA[Insan sittin carpi cusunuz sene New York’da yasamis olsa da arada bir bi koyden indim sehire tutaverekligi bindirebiliyo ustune sevgili diziler yaz tatiline girince sutden kesilmis kanguru bebek gibi nereye ziplayacagini bilemeyen okuyucu (ben de seni ozledim). Biz buna kendi aramizda New York tutulmasi diyoruz. Ben de gecenlerde bi toplantiya yetisebilmek icin aceleleniyorum, gidilicek yeri [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Insan sittin carpi cusunuz sene New York’da yasamis olsa da arada bir bi koyden indim sehire tutaverekligi bindirebiliyo ustune sevgili diziler yaz tatiline girince sutden kesilmis kanguru bebek gibi nereye ziplayacagini bilemeyen okuyucu (ben de seni ozledim). Biz buna kendi aramizda New York tutulmasi diyoruz.<br />
Ben de gecenlerde bi toplantiya yetisebilmek icin aceleleniyorum, gidilicek yeri de cok iyi bilmiyorum dedim taksiye biniveriym. Normalde New York’da her yere metroyla gitmek taksiden kisa surer ama hesap ettim dedim simdi burdan west side’a gec ordan bilmemneye transfer, onun yerine surdan vuruveririm kendimi highway’e azicik da yururum on dakkada secim sandiklari acilir. Benimle gelicek arkadasim da bincim sen Brooklyn koprusunun ayaginda in ben seni orda karsilarim diyince atlayiverdim sari taksinin birine dedim ki “Kardes Brooklyn koprusune gidicez. Ama beni Manhattan ayaginda birak kopruyu gecme sakin” . Hi-hi taam dedi bu. </p>
<p><strong>New York taksicilerini taniyalim</strong></p>
<p>Simdi New York taksicilerini biraz taniyalim belki diziler bitti ama bi dolu ecnebi yaz konserine geliyo die cok gezenti olduk memnunuz  hanimlar beyler: bunlarin hepsi ama hepsi istisnasiz igrenc araba kullanir. Burda dileyen igrencin sonuna eannchhh ekleyebilir. Kaldirir yani. O derece bi suursuzluk. Bi gaz bi fren bi gaz bi fren her cukura giricem <strong>bir yemin ettim donemem stayl</strong>. Ben de cok kereler kusmalarda inicek var oldugumdan onde oturuyorum hep. Onde oturmak da 3 kisiden fazla diilsen bi dert, bazisi olmaz die tutturur, izin veren insaflisinin kesin yaninda kocaman bi cantasi vardir, onu kenara cekersen tikis pekis ezilirsin, soforun cayiydi kahvesiydi oglenden kalma kokulu yemeginin pis bos plastik kabiydi derken leng yagmurdan kacarken doluya tutulduk die bogur bogur o yolu gidersin. Bi de bu taksiciler yacik milyon saat direksiyon salladiklari icin sikintidan icleri kurumasin diye birbirleriyle hic durmadan telefonda konusurlar. Bu da genelde anlamadiginiz bir dilde olur, buyuk ihtimal Hintce..Bijibiji gidersiniz, ondeyseniz arkadaki arkadaslariniz bisiler der anlamazsiniz kafaniz mikilir de mikilir. Sonraciima illa bi bahsis verme zorunlulugu vardir. Taksimetrenin ustune %20 tip koymazsaniz inene kadar milyon tane laf yersiniz, hatta bi kere adamin biri bana seni doverim falan demisti de, ulubey’e arnavutlukta sabah olana kadar basip gitmisti sonra bi de bundan nie soylemiosun ne dediini die azar isittigimle kalmistim. Hey allaaam ya.</p>
<p><div id="attachment_351" class="wp-caption aligncenter" style="width: 310px"><a href="http://www.loonybinsblog.com/wp-content/uploads/2010/07/ny-taxi.jpg"><img src="http://www.loonybinsblog.com/wp-content/uploads/2010/07/ny-taxi-300x194.jpg" alt="" title="ny-taxi" width="300" height="194" class="size-medium wp-image-351" /></a><p class="wp-caption-text">butun islerim gitti aksi</p></div><br />
Enivey. Taksilerin guzel ozellikleri de yok diil. Pek teknolocikler mesela. Arka koltukta dokunmatik bi ekran var. Burdan televizyon izleyebiliosunuz, hava durumu haberler maberler bakabiliosunuz. Ucak gibin gittiginiz yolun haritasini gorebiliosunuz, en muhimi de kredi kartinizla odeyebiliyosunuz. Soforun kredi karti almamasi, ablacim valla bozuk, olsa dukkan senin -cekmesi yasssahhhh. Haa, bi de son gelen kurallarla taksicilerin telefonla konusmasi da –kulaklikla olsa bile- feci yasak.</p>
<p>Ben iste bu ahvar ve seraitde taksiye bindim inicegim yeri soyledim ustelik de arkaya oturdum highwayde cabuk gideriz midem bulanmaz die cami da actim pufur mufur efendi mefendi gidiyorum. Taksici carcar telefonla konusuyo ona da sesimi cikarmiyorum hadi yaziktir sismesin  derkeennnn, adam caaaartttttttttttt die kopru yoluna sapmasin mi? Hey mey dur donme etme dememe kalmadi bu mal telefonundan beni duymuyo biz girmis bulunduk gayet kopruyeee. Kopruye girdin mi de donusu yok anacim. Ben diyim bogaz sen de fatih sultan mehmet. Teeee brooklyne gidersin, aksamin 7sinde de bok gibi trafik artik yeni yila bi basina girersin taksiciyle, tonla da para bayilirsin, ay bi de isim var yaa bi dolu adam dizi dizi dizilmis beni bekliyo gec kaldim lenggg. Enivey biz kopruye girdik ben dur diyorum bi durmuyo ben senin hay gelmisini gecmisini diyorum adam ayna ayna celik ayna gosteriyo. Bogazliyivericez birbirimizi oyle bi avaz avazlik oyle bi sinir harbi. Baktim az ilerde bi polis arabasi var dur bak yoksa seni polise sikayet edicem dedim (amerikalilasmis turk) zangaaa die indim taksiden, koprunun ortasinda! Simdi benim New York tutulmasina ugramis kucuk beynimde diyorum ki surdaki minnak kaldirima ciksam bi 20-25 metre yurusem <strong>hanimis annesi Manhattandayim</strong> zaten. Ya da surdan hopbidi die ters istikamet yuruyus yoluna ciksam (Brooklyn koprusunu yuruyerek gecebiliosunuz baya da zevklidir aslinda neyse baska yazi baska konu) 5 dakkada gitmek istediim yere gidicem. Ama tabii kazin ayagi oyle diil, inmisim vizir vizir koprunun orta yerinde, <strong>resmen intihar mi edicem is mi tutucam belli diil</strong>. Bi de ustune adama catir catir parasini odemisim sinirler iice lacka. Tikir tikir gittim polis arabasinin yanina meeeemur bey bana bi carelendim. Adamin gozler yuvalarindan firladi manyak misin napiosun sen burda dedi. Dedim bole bole taksici durmadi ben de suraciga gidicem bi de kavga ettik kendimi guvende hissetmedim falan die acindiriyorum. E ben seni simdi napiym dedi polis, dedim ben suraciktan yuruyup insem olmaz mi ya da sen beni su yuruyus seysine gecirsen. Hahahhahahahhha. Gerzoya bak! Sirtina mi alsin adam beni napsin? Neyse genc ve diri polis “ma’am”e bagladi olayi ki Turkce meali “bak bagggyannnn” oluyo: dio ki boyle bisi hayatimda gormedim, aksam vakti ne isin var koprunun ortasinda, insanlar boyle tecavuze ugruyo senin haberin var mi? Ay aldi beni bi korku bi anda gercek dunyaya dondum ve harbi lan nasi donucem geriyelendim. Polis telsizden haber veriyo <strong>“man, she’s in heels and shit”</strong> die. Aysecik New York’da. </p>
<p><img src="http://www.loonybinsblog.com/wp-content/uploads/2010/07/brooklyn-bridge-1a-300x225.jpg" alt="" title="brooklyn-bridge-1a" width="300" height="225" class="aligncenter size-medium wp-image-349" /></p>
<p>Enivey polis dedi ki ben seni burdan bi arabaya bindiririm uslu uslu gecersin Brooklyn’e ordan da geri donersin. Gitti bi tane town car’i trafigin ortasinda durdurdu. Town car da sey gibi hani Sex &#038; the City’de Mr. Big’in bindigi siyah arabalar gibi, bunlar genelde kiralanmis soforlu arabalar oleeyo. Acti kapiyi dedi ki bu kizi karsiya gecir sonra da musterini birakir geri Manhattan’a donersiniz. Ben suklum puklum arabaya bindim. Sofor nerden cattik cekiyo, ve arkada hastaneden yeni cikmis Japon bi adam var ya <strong>bildiin Japon</strong> Durum yeterince absurd diilmis gibi bi de adamin kolunda serum ustunde hastane geceligi var! Yari baygin oturuyo garibim evine gidicek zair. Ben adamin yanina sigistim ustumde etegim ayagimda sikkidi topuklular gidiyoruz bi yandan leng bunun bulasici bi hastaligi falan yoktur insallahlaniyorum.  Sofor bana pis pis bakiyo arada adama iyi misin rahat misin falan diyo hani kusura bakma bu haspa keyfimizi kacirdi ama gibisinden. Dedim kardes sizin istikamet nere sofor dedi Brooklyn’in zirt dedigi yere gidicez. Neresinden baksan 1 saat falan surucek bi yer. Dedim o zaman beni koprunun ayaginda birak (illa ayaginda inicek kafaya takmis) ya da metro istasyonunda falan. Adam dedi ben metro nerde bilmiyorum burda in beni <strong>zinga zinga zingarella</strong> bi yerde indirdi <strong>kus ucmaz kervan mikmez.</strong> Bu arada telefonum zir zir caliyo gec kalmalarin everestindeyim. Orda artik New York tanrilari acidi ben bi sari taksi buldum dedim cek Manhattan’a, sen sag ben selamet 20 dakikaya 20 dolarlik yolu 1,5 saate 60 dolarla gelmis bulundum.</p>
<p>Sonra taksiden ve gec kalmanin everestinden indim ustumu basimi duzelttim, sanki bu <strong>Turist Omer New York’da </strong>badirelerini atlatan ben diilmisim gibi serin serin adamlarla bulustum. Basima gelenleri falan hic anlatmayip is guc moduna gectim. Adamlardan biri “Biraz yorgun gorunuyosun bisi mi oldu” dedi. “Hi-hi evet ben buralarin gerzosuyum da yolu bulamadim taksicinin biriyle cenge tutustum sonra da polise sigindim serumlu japon bi adamla brooklyne gecip ordan geri anca geldim de yoruldum” diyemedim. Havali havali yaaa New York  iste yoruyo insani diyip, sustum. Eve donerken de metroya bindim. </p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.loonybinsblog.com/2010/07/new-york-tutulmasi-ve-heyheyhey-taksi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>8</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Kronik Savas Yorgunluguna Ilac Filmler : The Messenger, Brothers &amp; The Hurt Locker</title>
		<link>http://www.loonybinsblog.com/2010/05/kronik-savas-yorgunluguna-ilac-filmler-the-messenger-brothers-the-hurt-locker/</link>
		<comments>http://www.loonybinsblog.com/2010/05/kronik-savas-yorgunluguna-ilac-filmler-the-messenger-brothers-the-hurt-locker/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 03 May 2010 04:52:22 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Loony Bin</dc:creator>
				<category><![CDATA[baska yerde yazmisim]]></category>
		<category><![CDATA[film]]></category>
		<category><![CDATA[oscar]]></category>
		<category><![CDATA[youtube]]></category>
		<category><![CDATA[brothers]]></category>
		<category><![CDATA[messngers]]></category>
		<category><![CDATA[savas]]></category>
		<category><![CDATA[the hurt locker]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.loonybinsblog.com/?p=340</guid>
		<description><![CDATA[Savaslardan da, onlari seyretmekten de biktik. 40 seneyi askindir haber bultenlerinden, sinema perdesinden, 24 saatlik canli yayinlar ve simdilerde de Youtube’dan koyu bir kalp agrisi ve anlama istegiyle izledigimiz savas tefrikalarina banal bir pembe dizi muamelesi yapar olduk nicedir. Rich’le Brook birlesti mi? Yok, daha degil. Amerika Irak’dan cikti mi? Valla Obama bu sene demisti [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Savaslardan da, onlari seyretmekten de biktik. 40 seneyi askindir haber bultenlerinden,  sinema perdesinden, 24 saatlik canli yayinlar ve simdilerde de Youtube’dan koyu bir kalp agrisi ve anlama istegiyle izledigimiz savas tefrikalarina banal bir pembe dizi muamelesi yapar olduk nicedir. Rich’le Brook birlesti mi? Yok, daha degil. Amerika Irak’dan cikti mi? Valla Obama bu sene demisti ama&#8230;Hal boyle olunca, 11 Eylul’den beri cekilen Afganistan ve Irak savasi konulu filmlerin ne giseden ne de elestirmenlerden ilgi alaka gormemesine de sasmadik pek. Ama 2009 yapimi uc film: <a href="http://www.themessengermovie.com/">The Messenger</a>, <a href="http://www.imdb.com/title/tt0765010/">Brothers</a>, ve en cok da <a href="http://content.thehurtlocker.com/20100311/index.html">The Hurt Locker</a> kronik savas yorgunlugumuza care oldu/olacak gibi. Peki bu uc filmin recetesinde ne yaziyor da isler degisiyor dersiniz?</p>
<p><strong>Seyirlik Savaslar Cagi</strong></p>
<p>Michael Arlen’in “oturma odasi savasi” diye mimledigi <strong>Vietnam</strong>, “izledigimiz” ilk savasti. 3 kanalli siyah beyaz Amerikan televizyonundan yayinlanan goruntulerin  savasa destek mi kostek mi oldugu epey tartisildi. Arlen, rahat koltuklarimiza kurulup “uc santimlik adamlarin baska uc santimlik adamlara ates etmesini” izlemenin psikolojimizde yapacagi tahribatlar icin endiselenirken CNN’i hayal eder miydi bilinmez. Ama sira <strong>Korfez Savasi</strong>’na geldiginde uc santimlik adamlar canli, bombalar kurgusuz, savas 7/24 ekranlardaydi. Afganistan ve Irak savaslari da, basta CNN olmak uzere sayilari giderek artan kablolu/kablosuz haber kanallarindan kanli canli yayinlandi elbette. Ama 2000’lere vardigimizda medyanin sekli semali degismis, internet gazeteciligi ve Youtube sagolsun, Christian Amanpour’a yuz vermez, gazetelerin bilen adamlarina cok da fifilenir olmustuk. Yeni medyanin parlak cocugu <strong>Youtube</strong> 2005’de Irak Savasi’nin baslamasindan iki sene sonra hayatlarimiza girdi ve savasi tuketme/izleme hallerimizi tepetaklak etti. World of Warcraft oyunlariyla, MTV videolariyla buyuyen yeni yetme Amerikan askerleri safsiz muharebelerde digital kameralariyla cektikleri goruntuleri bloglarina ve Youtube, iFilm, Ogrish gibi sitelere yuklemeye basladiklarinda adina “Youtube savasi” denilen bir donem de baslamis oldu. Bu mecralarin hem piyasaya cikan yeni nesil savas filmlerinin  anlatim dilleri, hem de ragbet gormeme sebepleri uzerindeki etkilerini gormemek ise imkansiz gibiydi. </p>
<p><strong>Cekemem Senin Filmini Milnini</strong></p>
<p><div id="attachment_341" class="wp-caption alignleft" style="width: 650px"><a href="http://www.loonybinsblog.com/wp-content/uploads/2010/05/irakkolaj.jpg"><img src="http://www.loonybinsblog.com/wp-content/uploads/2010/05/irakkolaj.jpg" alt="" title="irakkolaj" width="640" height="427" class="size-full wp-image-341" /></a><p class="wp-caption-text">savaslardan da onlari seyretmekten de biktik</p></div>Ne The Hurt Locker, ne The Messenger, ne de Brothers Hollywood standartlarinda buyuk hasilatlar yapti. Ama Brothers’in kendinden once gelen Irak/Afganistan veya baska bir deyisle “terore karsi savas” filmlerini gani gani asan gisesi (28 milyon dolar) ve The Messenger ile The Hurt Locker’in 2010 odul listelerindeki hakimiyeti bu uc filmi suruden ayri degerlendirmemiz icin kafi sebepler. Zira Home of the Brave (2006), Rendition (2007), Lions for Lambs (2007), In the Valley of Elah (2007), Redacted (2007), Stop-Loss (2008), ve hatta  Ridley Scott’un Leonardo Di Caprio ve Russell Crowe’lu Body of Lies’i (2008) gibi yeni donem savas filmlerinin akibetine baktigimizda hem gisede bombalandiklarina, hem de elestirmenlerinden paparayi yediklerine sahit oluyoruz. </p>
<p>Bu listenin kronik savas yorgunluguna kurban gitmesinin ilk sebebi kotu zamanlama diyebiliriz. Savasin hala devam ediyor olmasi, ve bu filmlerin Amerika’nin savas konusunda sert bicimde kutuplastigi ikinci Bush donemine denk gelmesi seyircide bir cekemem senin filmini milmini hissi uyandirdi. Vietnam surerken yapilan savasa dair tek film, John Wayne’in savasi yucelten <strong>The Green Berets</strong>’sinin (1968) bugun bile en nefret edilen filmler listesinin baslarinda olmasi tesaduf degildir. Taxi Driver’dan (1978) Apocalpyse Now’a (1979), Platoon’dan (1986) Born on the 4th of July’a (1989), buyuk yonetmenlerin  vicdan muhasebesi suyuna bol Oscarli filmlerinin Vietnam’in Amerikan toplumu uzerindeki travmasi hazmedildikten epey sonra karsimiza cikmasi da&#8230;Korfez Savasi’ninsa genel olarak hakli ve kazanilmis olarak algilanmasi ve <strong>“bi bombalayip cikicam abi”</strong> usulu kisa/temiz sonuclanmasi sinemacilarin da konuya cok bulasmamasina, yine savastan epey sonra piyasaya cikan Three Kings (1999), Jarhead (2005) gibi sayili orneklerin de orta yolcu ve pek de kimsenin umru olmamis filmler olarak kalmasina sebep oldu.</p>
<p>Terore karsi savasa gelince&#8230;Henuz dumani ustunde bir savas hakkinda cekilen In the Valley of Elah, Rendition, Lions for Lambs gibi didaktik ogretmen hanim hikayeleri ne savas yanlisi Cumhuriyetcilere ne de savas karsiti Demokratlara yaranabildi. Cocuklarinin, karilarinin/kocalarinin savastan donmesini bekleyen, donenlerin hayata adaptasyonunda korkunc sorunlar yasayan, ya da aile uyelerini coktan sehit vermis Amerikalilarin ise her turlu mesaja karni toktu. Bu filmlerin bir kisminin sorunu da asker videolarindan odunc alinmis dilleri ve gercek olaylara dayanan oykuleriyle zaten bilgi bombardimani icinde bunalmis seyirciye fazlaca realist gelmeleriydi. Nick Broomfield’in Amerikan askerlerince oldurulen on bes sivil Iraklinin hikayesini anlattigi belgesel-dramasi <strong>Battle for Haditha </strong>(2007), Brian de Palma’nin Mahmuniyad’da Amerikali askerlerin 14 yasinda Irakli bir kiza tecavuz etmesini askerlerin Youtube videolarina ve bloglarina dayanarak anlattigi <strong>Redacted </strong>(2006) , ve Kimberley Pierce’in Irak’dan donen kardesi ve silah arkadaslarinin videolarina referans vererek cektigi <strong>Stop-Loss</strong> (2008) bu yeni medya ilhamli filmlerden sayilabilir. </p>
<p><strong>Fon Savas Konu Insan</strong></p>
<p>The Hurt Locker, The Messenger, ve Brothers’i sinif arkadaslarindan ayiran en onemli ozellikleri vaaz vermemeleri. Dogru muydu yanlis miydi sularinda hic islanmadan, savasi depolitize etme pahasina, savasin kendisine degil, askerlerin hayatlarina ve psikolojilerine, yani insana dair filmler olmalari. Epik catisma sahneleri ve ucuz kahramanliktan uzak, bizi savasin girdigi evlere, geride kalanlarin hayatlarina, gencecik askerlerin endiseleri, korkulari ve fedakarliklarina davet etmeleri&#8230;Bir de tabii avantajli zamanlamalari: Obama’nin secilmesi ve Irak’dan yakin bir gelecekte cikilacagina, daha adil bir savas politikasi yurutulecegine dair inancin kuvvetlenmesi bu filmleri izlenir kilmisa benziyor zira. </p>
<p>Uclunun en basarilisi en iyi film de dahil <del datetime="2010-05-03T07:59:07+00:00">9 dalda Oscar’a aday olan</del>  Oscarlari kapan ve festivalleri sallayan The Hurt Locker. <strong>Point Break</strong> (1991) en parlagi olmak uzere pek hatirda kalmayan aksiyon filmlerinden ziyade Avatar’in yonetmeni James Cameron’un eski karisi olarak taninan <strong>Kathyln Bigelow</strong>, en iyi yonetmen Oscar’ina aday olan dorduncu ve <del datetime="2010-05-03T07:59:07+00:00">kazanirsa da ilk kadin olacak</del> kazanan ilk kadin. New York Times’in film elestirmeni A.O. Scott’in “Eger yazin en iyi aksiyon filmi degilse ben de arabami patlatirim!” diye ovdugu film, Bagdat’da gorevli uc kisilik bir bomba imha timinin hikayesini seyirciye ekibin dorduncu elemani muamelesi yapan bol zumlu ve dolaysiz kamerasiyla, savasin adrenalinine muptela, bomba imhanin David Copperfield’i Bascavus William James’i (Jeremmy Renner)merkezine alarak anlatiyor. <strong>In the Valley of Elah</strong>’in da yazari olan gazeteci Mark Boal’in bomba imha ekipleriyle gecirdigi bir senenin ardindan yazdigi senaryo, bu riskli gorevi yapan askerlerin rutinlerinin Rambosal aktivitelerden degil de, beklemek, terlemek, susamak, korkmak, gun saymak, birbirleriyle anlasmaya ve hayatta kalmaya calismaktan ibaret oldugunu basarili bir sekilde anlatiyor. </p>
<p>Nasil ki William James gibi gozukara, rutini bozan ve eve donmeye isteksiz askerler var; ailesine kavusmak icin inanilmaz fedakarliklar yapan, savasin en igrenc yuzune sahitlik eden askerler de yok degil. Brothers bunlardan birinin, Afganistan’da gorevli Sam Cahill’in (Tobey Maguire) oldu sanildiktan sonra bambaska bir insan olarak eve donmesini ve beceriksizce hayata adapte olmaya calismasini anlatiyor. Ustelik esir dustugunde yasadiklarinin agirligi yetmezmis gibi, bir de yoklugunda yakinlasan karisi Grace (Natalie Portman) ve kardesi Tommy ile (Jake Gyllenhaal) basetmek zorunda kaliyor. Aile dramalarinin kadrolu yonetmeni <strong>Jim Sheridan </strong>Brothers’i Things We Lost in the Fire (2007)’dan tanidigimiz Danimarkali yonetmen <strong>Suzanne Bier</strong>’in <a href="http://www.imdb.com/title/tt0386342/">ayni isimli filminden</a> neredeyse kare kare uyarlamis. Uyarlamasa daha iyi olurmus tabii. Daha 2004’de cekilmis, Amerika’da gosterime girmis, Sundance odullu bir filmi yeniden cekmenin mantigi nedir anlayana askolsun. Hele de orjinali -Bier’in dogma gecmisi sagolsun- son derece sade, klisesiz ve akiciyken, Maguire’in “Ben Spiderman’dan cok daha fazlasiyim”i kanitlamak ugruna kendini paralayan oyunculugu ve Portman’la Gyllenhal’in tutmayan kimyasiyla suslenmis bu melodram hic cekilmiyor dogrusu. Ama Brothers’i izlenir kilan yani, sayisiz Amerikali ailenin karsi karsiya kaldigi bir soruna; savastan donen askerlerin travmalarina yogunlasmasi. New York Times’in 2008’de yaptigi bir arastirmaya gore 121 Irak ve Afganistan gazisinin cogu aile ici cinayetden suclu bulundugu dusunuldugunde Brothers’in gise basarisini anlamak kolaylasiyor.</p>
<p>Uclunun sonuncusu The Messenger, Brothers’da Grace’in kapisini calip “Kocaniz oldu” diyen askerlerin zorlu hikayesini anlatiyor. İsrail ordusundan emekli Oren Moverman ilk kez yonetmenlik koltuguna oturdugu filmi Alesandro Camon ile yazmis, ustune bir de Amerika Savunma Bakanligi’ndan teknik yardim almis. İyi de yapmis. Zira film boyunca Yuzbasi Tony Stone <strong>(Woody Harrelson)</strong> ve Bascavus Will Montgomery <strong>(Ben Foster)</strong>’nin alti ayri eve yaptigi ziyaretlerle ogreniyoruz ki orduda Azraillik son derece teknik bir is. Sadece en yakin akrabalara haber vermek, duygusallasmamak, dokunmamak, yazili metnin disina cikmamak, medyadan once haberi ulastirmak kati kurallardan bazilari. Film boyunca Harrelson Korfez Savasi sonrasi alkolizm ve bir gecelik iliskilerle sasmis terazisini bu kurallarla dengelemeye calisiyor. Irak’dan kahraman olarak donen Foster ise sessiz ve yalnizlasmis hayatina kurallari delerek anlam kazandirmaya cabalarken buluyor kendini ve Samantha Morton’un canlandirdigi taze savas dulu Olivia’nin cekimine kapiliyor. Harrelson’un gecmiste bazen fazla gelen egzantrik halleri, uzerine giydigi uniformayla teskin edilmis ve geriye harika bir oyunculuk kalmis. Foster’in Ryan Gosling’i animsatan yuz hatlari ise bu rolun melankolisine cok yakisiyor. İkilinin giderek gelisen dostluklarini izlerken hem farkli jenerasyondan askerlerin savas sonrasi travmalariyla nasil basa ciktigini hem de atesin dustugu yeri nasil yaktigini duygu somurusune kurban gitmeden sakin sakin izliyoruz. </p>
<p>Kronik savas yorgunlugumuzu biraz da olsa alan bu uc filmin hicbiri buyuk bir tamamlanmislik hissiyle sona ermiyor. Savasa dair buyuk sorularin cevabini bulmadan, kahramanlarimizin akibetlerini tam olarak bilmeden, soyle bir gonlumuzce “The End” cekemeden ayriliyoruz sinemadan. Ama bu belirsizlik zamane savas hikayelerine yakisiyor da. Belirsiz, natamam, orda bir savas var uzakta. Gitmesek de, gormesek de seyretmesi bedava. </p>
<p>** <a href="http://bant.tv/">Bant</a> Dergisinin Nisan-Mayis 2010 sayisinda yayinlanmistir. </p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.loonybinsblog.com/2010/05/kronik-savas-yorgunluguna-ilac-filmler-the-messenger-brothers-the-hurt-locker/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>5</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>burattuk ve nukleer kurabiye</title>
		<link>http://www.loonybinsblog.com/2010/04/335/</link>
		<comments>http://www.loonybinsblog.com/2010/04/335/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 26 Apr 2010 09:36:57 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Loony Bin</dc:creator>
				<category><![CDATA[boyle de bir insan var]]></category>
		<category><![CDATA[boyle de bisi oldu]]></category>
		<category><![CDATA[muzik]]></category>
		<category><![CDATA[new york]]></category>
		<category><![CDATA[ulubey]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.loonybinsblog.com/?p=335</guid>
		<description><![CDATA[Burattuk kahkul kestirip bebek sahillerine inmis. Gazeteciler hemen etrafini sarmis aman allaam yoksa yeni bi imaj mi diye “banyodan yeni ciktim ondan” demis burattuk. Ayy kuzum yaa. İste candan star, iste samimi magazin, iste kiyamamlarda inecek var. Elin paparazzisi aylarca ugrasir durur bi brad pitt’in bitli sakalinin akibetini cozmek icin, binbir ayri hikaye uydurur, burattuka [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Burattuk kahkul kestirip bebek sahillerine inmis. Gazeteciler hemen etrafini sarmis aman allaam yoksa yeni bi imaj mi diye “banyodan yeni ciktim ondan” demis burattuk. Ayy kuzum yaa. İste candan star, iste samimi magazin, iste kiyamamlarda inecek var. Elin paparazzisi aylarca ugrasir durur bi brad pitt’in bitli sakalinin akibetini cozmek icin, binbir ayri hikaye uydurur, burattuka gelince olay apartman kapisindan cikmayla bebek kahve arasinda cozulur. Simdi ben bu kaaakullere bakarken butun burattuk tarihim gozlerimin onunden atese verilmis varillerin ustunden atlayan bi motosiklet hizinda geciyosa sucum ne, sorarim sana doksanlar popcularinin tadini baska hicbikimselerde bulamamis eskimeyen ergen okuyucu? </p>
<p>Gozumun onune gelen ilk kare universite sinavina hazirlanan ve dersaneden cikmis evine giden bir zavalli bin. Her yapmak zorunda kaldiim is gibi becerene kadar deli gibi calisip becerdiktan sonra sikilip isin ucunu birakan ben, OSSye kadar azimsporda forvet bi ogrenciyim. Yorgun argin taksinin arka koltugundayim ve radyoda gunlerdir Kral Tvde fragmanlari donen yasandi bitti saygisizca caliyo. Hay miciym amma ineklestim (zamanin populer fiilleri datcom) burattukun sarkisini bile yeni duydum paniklerine civileme atliyorum ve taksimetre calismaya baslarken ben de gobegimin cosss diye yanmasi pahasina calismayi birakiyorum. Bi genc kiz universite sinavina calismayi birakacaksa bu klip icin birakmali zaten, hi-hi evet. Allaam yalebbim o nasil bi produksiyondur ne kriz oncesi morgan stanley tadinda para sacmak, ne eurovizyonda hakkimizi yiyenler utansin mehter marsidir..Times Square agliyo, Brooklyn Koprusu bir korpe gelin kiz, damat turk popunun altin cagi. Evet ne var belki iyi bi okula giremedik. Pisman degilim anne.<br />
<a href="http://www.loonybinsblog.com/wp-content/uploads/2010/04/burattuk-kolaj-1.jpg"><img src="http://www.loonybinsblog.com/wp-content/uploads/2010/04/burattuk-kolaj-1.jpg" alt="" title="burattuk kolaj-1" width="640" height="427" class="aligncenter size-full wp-image-336" /></a><br />
Yillar millar sonra new yorkdayim. Burattukun tozunu attirdigi sokaklarda, abdullah oguz’un ittirerek ve gogus yumruklayarak kavga etme sahnesi ve siyah danscilar gibi ilkleri hafizamiza kazikazanladigi mahallelerde yuruyorum. Burattuk hayatimdan cikmis belki ama izi silinmemis, mesela bi keresinde alakasiz bi emailimin subject’ine yasandi bitti saygisizca yazinca kucuk capli bi sok yasatiyorum arkadasima leng ulubey terkeyledi bizimkini mictik diye. Fonda yavastan Feelings, nothing more than feelings caliyo…Her beyaz atletli rasta sacli amerikali bana onu hatirlatiyo…</p>
<p>Sonraciima yine yillar yillari kovaliyo&#8230;(naber calikusu?) Ben, ulubey ve bir kac yakin arkadasimiz bi partiye gitmek durumundayiz. Partide burattuk gecenin buyuk suprizi olarak sarki soylicekmis. Oh la la champs elysee!! Ulubey itirazlarda, amerikalilar burattukun kim oldugunu bilmiyolar ama kacilmasi gereken bi durum oldugunu idrak etmisler yan cizmelerdeler. Enivey gidiyoruz. Burasi son derece kot tshirt budweiser kafalarinda bi mekan, bi sokak, ve hatta mahalle. Ama icerisi normal kalabaligin yaninda kendini golden globes after partisine geldim sanan yacik beee torkish genc ve kimi de hafif karta kacmis kizlarla dolu. Rofleler krepeler les kaldirimlari supuren mor tuvaaletler girla&#8230;Ben mecburi konsomasyona cikiyorum ulubey tedirgin amerikalilara icki ustune icki aliyo ortami yumusatmak icin, bi yandan da aramizdan birinin elinde hic ama hic birakmadigi bi GAP torbasi var ve alkolun dozu yukseldikce torbanin muhteviyatina dair meraklar sivrisinek isirigi gibi kasiniyo da kasiniyo. </p>
<p>Derkeeen uzaklardan bir yerlerden burattuk gorunuyo. Bize bir sarki soyler miydiniz? Aa yoo hayir yapamam, ama lutfennn alkis alkis&#8230;burattuk oldugu yerden allah belami versin 2 gozum onume aksin ayni ama ayni yasandi bitti saygisizcadaki kiyafetiyle sahneye dogru yuruyo. Belki pantalon deri diil jarse, ama beyaz gomlek, tokali kemer, parlak siyah pantalon, toto moto yerliyerinde. Yuruyooo, yuruyoo tam bizim oldugumuz yerden sahneye cikicakken bombaaa die bana carpiyo yanlislikla. Ne bi pardon ne bisi. Oh my blog! OSS, taksi, motorsiklet gozumun onunden geciyo, yaa demek simdi boyle olduk burattuk hicirlarinda ickiler yuvarlaniyo. Sarkimiz Bebegim! Sahnedeki muzisyenler, artik zom olmus amerikalilar ve ulubey kafalarini gomucek bi avuc kum ariyolar&#8230;Burattuk en evrensel ve jam session’a musit parcasinin bu olduguna kanaat getirmis kah klavyeye geciyo kah orkestrayi yonetiyo ve soyluyo da soyluyo elleriyle mutemadiyen “devam” anlamina gelen bi dondurme hareketi yaparak hem de. O anda nasil desem buyuyunce erol evginin sacinin peruk oldugunu anlayip sinir krizi geciren kuzucuklarim, Times Square’in isiklari sonuyo, Brooklyn kopsurunda trafik duruyo, kalbimdeki burattuk salteri daaannnnfissss die iniyo.</p>
<p>Artik duruma tahammul edecek hali kalmamis amerikalilarla kendimizi disari atiyoruz. Bu arada ulubey ver abi ben tutiym katakullisiyle GAP torbasini kapmis aciym mi aciym mi yapiyo. Torbayi aciyoruz ve tatatataam tanita tikaram..Icinden nukleer silahlar ve soguk savas ve geopolitik ve ying ve de yang tadinda dosyalar cikiyo. Bir kutu da kurabiye! Banyodan yeni cikmis sekilsiz kahkullu ergen saskinliginda uluslararasi nukleer bilmemne sirketlerinin hangi akla hizmet kurabiye dagitmis olabilecegini cozmeye calisiyoruz, beceremiyoruz. Ayni benim burattuk sevgim gibi bir muamma olarak yaziliyo kisisel tarihimize nukleer kurabiyeler. Birer isirik alip yorgun argin kendimizi taksiye atiyoruz. Ne cok calisiyorum di mi diyorum ulubey’e. Evet birak artik calisma diyo ulubey. Evet birakiym diyorum. Sonra taksiciye donuyorum: kardes, radyonun sesini biraz acar misiniz?</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.loonybinsblog.com/2010/04/335/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>2</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>face doubles: paul schaffer &amp; ayna</title>
		<link>http://www.loonybinsblog.com/2010/04/face-doubles-paul-schaffer-ayna/</link>
		<comments>http://www.loonybinsblog.com/2010/04/face-doubles-paul-schaffer-ayna/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 26 Apr 2010 04:36:55 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Loony Bin</dc:creator>
				<category><![CDATA[boyle de bir insan var]]></category>
		<category><![CDATA[face doubles]]></category>
		<category><![CDATA[mesurlar]]></category>
		<category><![CDATA[muzik]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.loonybinsblog.com/?p=331</guid>
		<description><![CDATA[uzun zamandir ihmal ettigimiz face doubles serimize dave letterman&#8217;in su yasima geldim ne muzik ne giyim zevkim bi nebze gelisti inanir misin azizim piyanisti paul schaffer ve artik var olup olmadiklarindan bile emin olamadigim ayna grubunun ismini de bilmedigim uyesi beyefendiyle devam ediyoruz. goruyosunuz sevgili moda olmayan gunes gozlugu modeli takmaktan odu kopan cakma rayban [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.loonybinsblog.com/wp-content/uploads/2010/04/aynakolaj.jpg"><img src="http://www.loonybinsblog.com/wp-content/uploads/2010/04/aynakolaj-300x199.jpg" alt="" title="aynakolaj" width="300" height="199" class="aligncenter size-medium wp-image-332" /></a><br />
uzun zamandir ihmal ettigimiz face doubles serimize dave letterman&#8217;in su yasima geldim ne muzik ne giyim zevkim bi nebze gelisti inanir misin azizim piyanisti paul schaffer ve artik var olup olmadiklarindan bile emin olamadigim ayna grubunun ismini de bilmedigim uyesi beyefendiyle devam ediyoruz. goruyosunuz sevgili moda olmayan gunes gozlugu modeli takmaktan odu kopan cakma rayban muptelalarim, gunumuzde adini sanini bildigimiz insanlarla face doubles yapmak giderek zorlasmakta. peki bu paul amcanin it&#8217;s raining man&#8217;in bestecisi oldugunu biliyor muydunuz? vay canina ismail cem televizyon odulleri!</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.loonybinsblog.com/2010/04/face-doubles-paul-schaffer-ayna/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Lost ve Fan Kültürü: “Dude, Bazı Cevaplara İhtiyacım Var!”</title>
		<link>http://www.loonybinsblog.com/2010/04/lost-ve-fan-kulturu-%e2%80%9c-2/</link>
		<comments>http://www.loonybinsblog.com/2010/04/lost-ve-fan-kulturu-%e2%80%9c-2/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 26 Apr 2010 04:07:26 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Loony Bin</dc:creator>
				<category><![CDATA[TV]]></category>
		<category><![CDATA[baska yerde yazmisim]]></category>
		<category><![CDATA[lost]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.loonybinsblog.com/?p=320</guid>
		<description><![CDATA[Aylardır beklenen 6. Sezon prömiyerinin aynı gün yayınlanacak Obama’nin ulusa sesleniş konuşması yüzünden erteleneceğini duyan Lost hayranları, ya da kendilerine koydukları isimle “Lostie”ler “Lost’u rahat bırakın!”, “Obama başka bir gün seç!” nidalarıyla Twitter’i hidrojen bombası düşmüş Swan istasyonundan beter hale getirdiler. Facebook grupları, imza kampanyaları derken beklenen açıklama 8 Ocak’da Beyaz Saray Basın Sözcüsü’nden geldi: [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Aylardır beklenen 6. Sezon prömiyerinin aynı gün yayınlanacak Obama’nin ulusa sesleniş konuşması yüzünden erteleneceğini duyan Lost hayranları, ya da kendilerine koydukları isimle “Lostie”ler “Lost’u rahat bırakın!”, “Obama başka bir gün seç!” nidalarıyla Twitter’i hidrojen bombası düşmüş Swan istasyonundan beter hale getirdiler. Facebook grupları, imza kampanyaları derken beklenen açıklama 8 Ocak’da Beyaz Saray Basın Sözcüsü’nden geldi: ulusa sesleniş ileri bir tarihe ertelenmişti. Bu inanılmaz gibi duran başarıda Lostielerin alışılagelmiş pasif-obsesif, ben sana hayran sen cama tırman türde bir hayran kitlesi olmamasının rolü büyük. Karşımızda Web 2.0.’in getirdiği avantajları sonuna kadar kullanan, bloglar, sosyal medya, forumlar aracılığıyla beslenen, hayli yüksek sesli ve aktif bir topluluk var. Ancak Lostielerin esas farkı dizinin yapımcılarının, yazarlarının, diziyi yayınlayan ABC kanalının ve tüm yaratıcı ekibin de bu sese kulak vermesi. </p>
<p>Biraz metafizik dersi, biraz bilmece-bulmaca, bir tutam mitoloji labirenti&#8230;Entellektüel anlamda seyircisinden bunca beklentisi olan bir şov on yıl öncesine kadar kült bir popüler kültür objesi olmaktan öteye geçemezdi belki de. Ancak Lost’un hayran kitlesi ve yaratım ekibi arasındaki bariyerleri ortadan kaldıran kolektif ve interaktif yapısı onu son yılların en çok izlenen dizilerinden biri haline getirdi. Lost hayranlarının masaları başlarında, kurdukları sayısız web sitesinde şovu didik didik ederek, tartışarak, alternatif çözümler, hikayeler, videolar, sanat ürünleri üreterek geçirdiği sonu gelmez saatlerin ödülünü yapımcılar da fazlasıyla vermekten çekinmedi bugüne kadar: Dizinin içine koydukları yüzgeci logolu köpekbalığı, bir saniyeliğine görünüp kaybolan harita gibi özel ipuçları, Nikki ve Paolo gibi fanların sevmedikleri karakterleri canlı canlı toprağa gömmeleri, kurdukları Oceanic Havayolları, Hanson Vakfı ya da fanlarla birebir sohbet ettikleri “The Fuselage” (uçak gövdesi) gibi web siteleri, yazarlar grevi sırasında sabırsızlanan seyirci için yarattıkları iki-üç dakikalık “Kayıp Parçalar” adlı internet bölümleri, dizide adı geçen kitapları hayranlarla tartıştıkları “Lost Kitap Klübü”, ve son olarak da kurdukları “Lost Üniversitesi” gibi yan ürünlerin hepsi Lost’un sadık ve yorulmaz fanlarına kurdeleli birer hediye idi sanki. Peki ya 2009 Comic-Con Kongresi’nde gösterilen, adeta fanların kafalarını iyice karıştırmak için yapılmış videolara ne demeli? Uçak adaya hiç düşmemiş olsa idi karakterlerimizin başına gelecekleri tasvir eden bu videolar Lostielere şu mesajı veriyor gibiydi: ‘Evet, dizide olup bitenlere kafa yorduğunuzu, işin işinden çıkmaya çalıştığınızı biliyoruz. Ve bunu bildiğimizi, bilmenizi istiyoruz!”<br />
<a href="http://www.loonybinsblog.com/wp-content/uploads/2010/04/lostkolaj-1.jpg"><img src="http://www.loonybinsblog.com/wp-content/uploads/2010/04/lostkolaj-1.jpg" alt="" title="lostkolaj-1" width="427" height="640" class="aligncenter size-full wp-image-323" /></a></p>
<p><strong>Yeni bir Kültür ve Profesyonel Fanlar</strong></p>
<p>Lost yapımcıları, fanlarla dizdize yaşadıkları bu interaktif dünya sayesinde bir taşla iki kuş vurmuş oldular aslında: hem uzun yaz tatilleri ya da bölüm aralarında beklemekten yorulan koyu hayranlara yapılacak ödevler ve diziye ortadan başlayan meraklılara kaynak olacak koca bir ikincil dünya yaratarak ilgiyi ayakta tuttular, hem de yeni bir “televizyon izleme” kültürünün ortaya çıkmasına ön ayak oldular.<br />
Yazar ve akademisyen Henry Jenkins bu kültüre “birleşme kültürü” (convergence culture) ismini koyuyor aynı isimli kitabında. Sözkonusu olan yapımcının üretip izleyicinin tükettiği geleneksel akışın kırıldığı, tüketicinin kendi medyasını yarattığı bir kültür. Teknoloji ve internetin gelişmesi, bloglar ve tartışma forumlarıyla beslenen bu katılımcı ve interaktif yapı, fanlar ve yapımcı/yazar/aktörler arasındaki geleneksek mesafeleri de kaldırıyor bir bakıma. Karşımızda Madonna konserinde güvenlik bariyerlerini aşmaya çalışan çığlık çığlığa bir kitleden ziyade, yazan, tartışan, üreten, ve bu üretimlerini hem birbirleriyle hem de dizinin yaratıcılarıyla paylaşan bir topluluk var. Üstüne üstlük Fiske gibi sosyologların tanımıyla kültürel hiyerarşide altta kalan, bilgisayar karşısında geçirdiği saatlerle işinden gücünden çalan ezik hayran tipinin aksine, Lost fanlarının yarattıkları sanatsal ve akademik ürünlerle şan’a şöhrete boğulduğuna ve hayranlıklarını profesyonel birer kariyere dönüştürdüklerine de şahit oluyoruz.</p>
<p>Örneğin “Dark Ufo”, “Sledwedge” gibi blogların yazarları, “The Transmission”, “Jay and Jack” gibi podcastlerin sahipleri kendi hatırı sayılır hayran kitlelerini oluştururken, işe blog yazarlığından başlayan “Docartz” takma lakaplı John Laconis ve Amy Johnston “Lost Hayatımı Yedi” (Lost Ate My Life) isimli kitaplarıyla hem profesyonel yazarlığa adım attılar hem de Lost fanlarının dünyasının kapılarını biz okuyuculara araladılar. Aralık ayında Los Angeles’da düzenlenen “Lost Yeraltı Sanat Projesi” sergisinde ise çoğu fanlardan oluşan sanatçıların Lost’dan ilham alarak yarattıkları eserleri binlerce dolara alıcı buldu. Kendi tanımlarıyla forumlar ve bloglarda yaptıkları tartışmaların iflah etmediği Lost fanı akademisyenlerden oluşan “Lost Çalışmaları Topluluğu”nun (Society for the Study of Lost) üyeleri ise diziyle ilgili yazdıkları makaleleri dördüncü sayısına ulaşan e-dergilerinde toplamakla meşgul bugünlerde. Sitenin kurucusu Amy Bauer, California Üniversitesi’nde müzik teorisi profesörü ve haftada en az 20 saatini Lost’a ayırdığını söylemekten hiç de çekinir gibi bir hali yok.</p>
<p><strong>Fan Ekonomisi ve Halkın Sesi Hurley</strong></p>
<p>Elbette ki, Lostieler saatler harcadıkları “işlerini” ne kadar ciddiye alırlarsa alsınlar, yapımcıların fan kültürünü bu denli desteklemesinin ana sebeplerinden birinin ticari olmadığını iddia etmek, Hurley’nin son sezonda zayıflayacağını ummak kadar safça olur diyebiliriz. En nihayetinde hayranlar diziye reyting kazandırmalarının yanı sıra, DVDler, soundtrack albümler, Jack/Sawyer aksiyon figürleri, Dharma tulumları gibi yan ürünleri satın alan ve ürünün kendisi, yani dizinin gidişatıyla ilgili bedava fikir veren bir market. Örneğin Lost Üniversitesi websitesine girip dizinin aktörleri veya yazarlarından ders almak, ilk bakışta interaktif fan kültürünü son noktaya taşıyan bir yenilik gibi görünebilir. Ama siteye kayıt olanlar görecekler ki derslere ancak Lost’un beşinci sezon Blu-ray DVD setini satın alarak girmek mümkün. İnteraktif fan kültürü mü dediniz? Yüz dolares lütfen. Pamuk eller cebe&#8230;</p>
<p>Bu demek değil ki Lost ekibi saf ve masum fanların duygularıyla oynuyor. Aksine, dizinin yürütücü yapımcıları Carlton Cuse ve Damon Lindelof yaptıkları açıklamalarda fanlarin zekasına şapka çıkarmaktan geri durmuyorlar hiç. Hatta zaman zaman sabırsızlanan, onca zaman olan bitene kafa yorduktan sonra dizideki açıklamalarla tatmin olmayan fanların ağzından konuşan bir de karakter var dizide: Hurley. Dördüncü sezonda söylediği “Dude, Bazı cevaplara ihtiyacım var!” repliğiyle halkın sesi olarak gönüllere taht kuran Hurley, Lost ekibinin fanlara duyduğu empatinin sembolü görevini görüyor adeta. Ama yapımcılar yine de tedbiri ellerinden bırakmıyorlar. Şöyle diyor Cuse ve Lindelof bir ropörtajlarında: “Fanların hayal gücü ve zekası muhtemel ki bizim onlara verebileceğimiz herhangi bir çözümden çok daha ileri seviyede. Lost’un sonunda gerçekten olacaklar seyircinin fikirleriyle boy ölçüşemeyebilir. İşte bu yüzden Lost’u sırf sonunda ne olacağını öğrenmek için değil, yolculuğun tadını çıkartmak için de izlemelisiniz.” Fanlar de tam da bunu yapıyor zaten: üstelik hergün, yüzlerce web sitesinde ve bitmek tükenmeyen saatler boyunca&#8230;</p>
<p>*Milliyet Sanat Dergisi&#8217;nin Subat 2010 sayisinda yayinlandi.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.loonybinsblog.com/2010/04/lost-ve-fan-kulturu-%e2%80%9c-2/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>bant &amp; kronik savas yorgunlugu</title>
		<link>http://www.loonybinsblog.com/2010/03/bant-kronik-savas-yorgunlugu/</link>
		<comments>http://www.loonybinsblog.com/2010/03/bant-kronik-savas-yorgunlugu/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 22 Mar 2010 09:23:35 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Loony Bin</dc:creator>
				<category><![CDATA[baska yerde yazmisim]]></category>
		<category><![CDATA[film]]></category>
		<category><![CDATA[medya]]></category>
		<category><![CDATA[bant]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.loonybinsblog.com/?p=306</guid>
		<description><![CDATA[bant dergisinin mart-nisan sayisina kronik savas yorgunluguna ilac filmler hurt locker, the messenger ve brothers&#8217;i yazdim. bayinizi mayinizi ayaga kaldirin kuzukadayiflar.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.loonybinsblog.com/wp-content/uploads/2010/03/bant_58.jpg"><img src="http://www.loonybinsblog.com/wp-content/uploads/2010/03/bant_58-241x300.jpg" alt="" title="bant_58" width="241" height="300" class="alignleft size-medium wp-image-307" /></a>bant dergisinin mart-nisan sayisina kronik savas yorgunluguna ilac filmler hurt locker, the messenger ve brothers&#8217;i yazdim. bayinizi mayinizi ayaga kaldirin kuzukadayiflar. </p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.loonybinsblog.com/2010/03/bant-kronik-savas-yorgunlugu/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>7</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>sinanna, ayak suyu ve kibosh</title>
		<link>http://www.loonybinsblog.com/2010/03/sinanna-ayak-suyu-ve-kibosh/</link>
		<comments>http://www.loonybinsblog.com/2010/03/sinanna-ayak-suyu-ve-kibosh/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 22 Mar 2010 08:55:03 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Loony Bin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kibariye]]></category>
		<category><![CDATA[Turkiye]]></category>
		<category><![CDATA[boyle de bir insan var]]></category>
		<category><![CDATA[hi-hi evet]]></category>
		<category><![CDATA[ayak suyu]]></category>
		<category><![CDATA[sinan ozen]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.loonybinsblog.com/?p=293</guid>
		<description><![CDATA[Bu hafta 3 epik roportaj beni benden aldi. En son okul kafeteryasinda sushiyi yogurda banan bayanfuzyonu izlerken bu kadar sasirmis, katele sawyer kafes stayl opusurken bu kadar heyecanlanmis ve siniminisin ring’i izledikten iki saniye sonra telefonumu caldirdiginda bu kadar yerimden hoplamistim. Hey gidi seyyal taner heyyy&#8230; İlk roportajimiz gune okumadan basla(ya)madigim muptelesayim hulennn turk magazinin [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Bu hafta 3 epik roportaj beni benden aldi. En son okul kafeteryasinda sushiyi yogurda banan bayanfuzyonu  izlerken bu kadar sasirmis, katele sawyer kafes stayl opusurken bu kadar heyecanlanmis ve siniminisin ring’i izledikten iki saniye sonra telefonumu caldirdiginda bu kadar yerimden hoplamistim.  Hey gidi seyyal taner heyyy&#8230;</p>
<p>İlk roportajimiz gune okumadan basla(ya)madigim muptelesayim hulennn turk magazinin amiral filikasi Kebelek’deki <a href="http://arama.hurriyet.com.tr/arsivnews.aspx?id=14134995">Sinan Ozen roportaji</a>. Bu roportajdan ogrendigimiz kadariyla <del datetime="2010-03-22T12:24:39+00:00">becerebilsem</del> İstesem 10 parçanın 10’unu da kendim yazarım ama yapmiyorum (cunku her bir paRRcasi anzer bali degerindeymis—eee kolay damitilmiyo zahir) Sinan Ozen&#8217;in annecigi kahvalti ederlerken televizyonda gordugu Rihanna icin: “Ne güzel kız, küçücük burnu, güzel bir ağzı var”  diyerek Rihanna’yla (ya da bi mudaviliyle) evlenmesini istemis. Simdi bu roportajdan sunlari anliyoruz: 1) sinan ozen annesiyle yasiyo (ev erkegi) 2) sinan ozen kavaltida mtv, vh1, dream tv vari muzik kanallarini dinliyo (modernizm erkegi) ve 3) sinan ozen luzumsuz kendine guvenini agamsin pasamsin stayl anneciginden aliyo (ray romano erkegi)&#8230;Rihosun mustakbel kayinvalidesi gelininin hangi halini gordu de ogulcuguna begendi bilemiyoruz tabii ama ben birkac olasi kareyi sizler icin sectim. Asklarini bir duetle taclandirmalarini umdugumuz (tarkana he diyen sinana haydi haydi) sinanna&#8217;ya omur boyu mutlululuklar diliyoruz. Lenngg rihanna yine iyisin yaralarini bi turk erkegi saricak hemi de uduyla LC Waikiki gardrobuyla valla heyya heyya heyamola derler adama.<br />
<div id="attachment_292" class="wp-caption aligncenter" style="width: 490px"><a href="http://www.loonybinsblog.com/wp-content/uploads/2010/03/sinanozenrihannakolaj-1.jpg"><img src="http://www.loonybinsblog.com/wp-content/uploads/2010/03/sinanozenrihannakolaj-1.jpg" alt="" title="sinanozenrihannakolaj-1" width="480" height="480" class="size-full wp-image-292" /></a><p class="wp-caption-text">heryer tertemiz oldu kocacim</p></div></p>
<p>Sarkici Haticeyle yapilan 2. roportajimizi  tvitirda <a href="http://tipoftheday.tumblr.com/">modestane</a>&#8216;den ogrendim. Bu vesileyle sacit aslan datkomu da favoriteslarima almis oldum ki tam agzima layik bi site oh la la champs elysee. En adi banal haberleri takir takir agiz sulandirici spotlarla taca atip sonra da kose yazilarinda mafyoza ahlak dersleri veren bi stayllari var zira ve “demet akalini zaman icinde elestiriye bogarim”, “hakikat degismez, degisene hakikat denmez”  gibi cakma kurtlar vadisi ozlu sozlerle yaptiklari kenar susleri de tadindan yenmiyo. </p>
<p>Enivey&#8230;  &#8220;Çocuklar beni dışarıda gördüğünde <del datetime="2010-03-19T06:46:24+00:00">hic fifilemiyolar</del> barbie bebeklerin canlı halini görmüş gibi oluyolar&#8221; diyen sarkici Hatice <a href="http://www.sacitaslan.com/magazin-sarkici-hatice-aski-cok-derin-yasiyor_21685.html">bu roportajda</a> erkeği için her şeyi yapacagini, ayaklarını yıkayip suyunu da içecegini beyan etmis. Eyvalllaaah. Yalniz yillar icinde yerlisi yabancisi macunlusu krokanlisi ayird etmeyip ruh hastalari gibi mecnunu oldugum magazin haberleri okuma tecrubemle sabit diyebilirim ki bu beyanda bir kod, bir alt metin, bir mesacccc gizli, hi-hi evet gizli dediysek gizlidir. Biz buna mesleki tabirle musteri kizistirma diyoruz. Burada sair ayak, yikama ve suyu kelimeleriyle mecaz yapiyor zannimca. Ona yikama demiyoruz, oburune su demiyoruz, son olarak o fiil de icmek diil yutmak olucak sevgili edebiyat severler.  Aaaaaaaa, cikcikcik, buuuuuuuuuu, bloga findik fistik atmayalim lutfen ayip oluyo. Ayrica Hatice bir onceki sevgilisinden de timsahi kendisini isirdigi icin ayrilmak zorunda kalmis. Simdi kimse bana timsahin bir sahanda egretileme, bir rafadan metafor ornegi olmadigini iddia etmesin lutfen. İclal aydin olsun, ceyhun yilmaz ossunnn, ibrahim sadri olsun kac tane siir kitabi okuduk heralde. Bak kirilirim.</p>
<p> Son roportajimiz da yine Hurriyetten <a href="http://hurarsiv.hurriyet.com.tr/goster/haber.aspx?id=14161520&#038;yazarid=12&#038;tarih=2010-03-20">Kibariye roportaji</a>. <img alt="" src="http://www.internethaber.com/images/gallery/5684/1.jpg" class="alignright" width="470" height="347" />Allaaamyelebbim kiboshu o kadar seviyorum o kadar seviyorum ki bole sirtina yastiklar koyasim, tasan rujunu tukuruklediim bas parmagimla duzeltesim, tatli yanaklarini sikasim opesim geliyo. Bi insan bu kadar kuzu kadayif, bu kadar ella fitzgerald halt etmis, bu kadar gel bu gece bizde kal sana ask hayatimi anlatasim var be kiboshhh olabilir mi, bence olamaz. Bi kere Kibariye tek tabanca senelerce kadin programlarina cikip “anacim regl oldum”, “anacim regl olamadim”, “anacim doktorcum dedi ki” “bacim tup bebek”  diyeee diyee, Turk kadinlarina jinekologa gitmenin gerekliligini ve cocuk sahibi olamamanin utanilacak birsey olmadigini ogretmis bir kadindir. Sirf bu sebeple bile olsa vatan borcunu ziyadesiyle odemistir bence. Ha simdi de haberlerden ve bu roportajdan anladigimiz kadariyla da bu yeni roman acilimini destekliyormus. Bunun icin de yemedigi papara kalmamis. Zaten roportajin kendisi cok enerjik cok seker kadinnnlarla susledigi “siz roman acilimindan ne anladiniz?” sorusuyla kibariyenin olayi tamamen YANLIS anladigi mesajini gazgazliyo yeterince. Sonra gorduum <a href="http://haber.gazetevatan.com/haberdetay.asp?tarih=21.03.2010&#038;Newsid=295083&#038;Categoryid=4&#038;wid=1">baska kose yazilari</a> da kibariye’yi “bahriye tokmak’in kizi” diye asagilayip (irkciliga irkcilikla karsilik vermek diilse ne bu pardon) sen kimm kanaat onderligi kim cekiyo en afillisinden. Tamam eyvallah, hukumetin acilim die agzimiza caldigi bi parmak bal (bi nevi sinan ozen parcasi) taksitle toplu konut evlerinden ileri gitmeyen ici bosaltilmis bi tirt. Daha once kentsel donusum adi altinda Sulukule’deki evleri yikilan, komşularından, arkadaşlarından, kültürlerinden, evlerinden ve mahallerinden kopartilip Tasoluk’a surulen; ayrimcilik ve irkciliga maruz kaldiklari icin Selendi’yi terk edip prefabrike evlere yerlesmek zorunda kalan Romanlar yeni TOKI acilimi icin ne der sormak, sorabilmek lazim. Belki kibos da bunlari bilse, ogrense fikrini degistirir. Ama degistirmek zorunda da degildir. Turkiyedeki tek roman sanatci Kibariye de degil. Keske baskasi da ciksa baska baska konussa ya da konusanlarin sesini duysak da olay da bu sevgiliiii roman vatandaslarim miting havasindan ciksa. Mesela Gullu’ye fikrini soran oldu mu ne diyo acaba bu konuda harbi acayip merak ediyorum.</p>
<p>Enivey. Beni inimden cikarmayin anacim. <a href="http://bianet.org/bianet/siyaset/115273-sulukule-de-kentsel-donusume-yakalanan-hayatlar">Suralarda</a> <a href="http://sulukulegunlugu.blogspot.com/">konu aciklanmis </a> gidin okuyun. Ne guzel sacit aslan diyoduk konu nereye geldi. Hayir bi gonul rahatligiyla haftanin magazin turu à la loonybin stayl yapamadik yanar yanar ona yanarim.<br />
mucuksokalipso</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.loonybinsblog.com/2010/03/sinanna-ayak-suyu-ve-kibosh/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>8</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Mümkünler Peygamberi İkinci Şanslar Kraliçesi Oprah</title>
		<link>http://www.loonybinsblog.com/2010/03/mumkunler-peygamberi-ikinci-sanslar-kralicesi-oprah/</link>
		<comments>http://www.loonybinsblog.com/2010/03/mumkunler-peygamberi-ikinci-sanslar-kralicesi-oprah/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 18 Mar 2010 03:39:03 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Loony Bin</dc:creator>
				<category><![CDATA[baska yerde yazmisim]]></category>
		<category><![CDATA[boyle de bir insan var]]></category>
		<category><![CDATA[boyle de bi insan var]]></category>
		<category><![CDATA[oprah]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.loonybinsblog.com/?p=286</guid>
		<description><![CDATA[7 yıl önce New York’a ilk taşındığım günden beri eşin dostun, entel dantel camianın tiye almasına aldırış etmeden bir Amerika’ya Giriş 101 dersi muamelesi yaparak izlediğim, program saatine göre spor salonuna gidişlerimi ayarlayıp koşu bandı tepelerinde yılmadan takip ettiğim, bir gün “Favori Şeylerim” bölümlerinden birine seyirci olarak katılıp bedavaya araba, ev, ya da binlerce dolarlık [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img alt="" src="http://static.open.salon.com/files/oprah1241895390.jpg" title="oprah" class="alignleft" width="300" height="258" />7 yıl önce New York’a ilk taşındığım günden beri eşin dostun, entel dantel camianın tiye almasına aldırış etmeden bir Amerika’ya Giriş 101 dersi muamelesi yaparak izlediğim, program saatine göre spor salonuna gidişlerimi ayarlayıp koşu bandı tepelerinde yılmadan takip ettiğim, bir gün <a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Oprah%27s_Favorite_Things">“Favori Şeylerim”</a> bölümlerinden birine seyirci olarak katılıp bedavaya araba, ev, ya da binlerce dolarlık hediyelerle cebimi doldurma hayallerimden vazgeçmediğim Oprah’nin 132 ülke ve 214 Amerikan kanalında haftaiçi her gün yayınlanan programını bitireceğini açıklaması 2009’un bombalarındandı. “O” gözyaşları içinde ederken vedasını, ben de düşünmeye başladım: bu 55 yaşında “hayatdan geniş” (100 kilo) kadını kendime bu denli yakın hissetmemim sebebi neydi? CNN’in “Dünyanın en güçlü”, Obama’nın “Amerika’nın en etkili kadını” diye tanımladığı, dünya tarihinin ilk siyah kadın dolar milyarderi, 21. yüzyılın en zengin siyahıyla ne gibi bir ortak noktam vardı ki bu orta yaşlı ev kadınlarına hitab eden programın müptelası olmuş, elin Amerikalısını Seda Sayan bacım kategorisine sokmuştum? Oprah’yı özel yapan neydi sahiden?</p>
<p><strong>1 amerikan rÜyasi</strong></p>
<p>Oprah’yı Oprah yapan en önemli özelliği Bergen’den beter hayat hikayesi. Oprah 1954 yılında evli olmayan iki lise öğrencisinin “kaza eseri” çocukları olarak dünyaya geliyor. Missisipi’de anneannesi tarafından suyu bile akmayan bir evde büyüyor. Dokuzunda 19 yaşındaki kuzeninin tecavüzüne uğruyor, ergen yıllarında hamile kalıyor ve bebeği doğumdan birkaç hafta sonra ölüyor, eşcinsel üvey kardeşini ise AIDS’den kaybediyor. Gençlik yıllarında uyuşturucu da kullanıyor, evli bir adamla ilişki de yaşıyor. Oprah bu yoksul, sorunlu öyküden Amerikan halkının en sevdiği altın üçgen olan eğitim, kilise ve güzelliği sayesinde kurtuluyor. Daha üç yaşındayken incilden ezbere bölümler okuyan Winfrey, öğretmenlerinin yardımıyla burslar alarak iyi okullara ve üniversiteye gidiyor, güzellik yarışmalarında aldığı birinciliklerle de sahne hayatına adım atıp 19 yaşında Nashville’in ilk kadın siyah haber sunucusu oluyor. Ancak haber sunmak için fazla empatik kalıyor: üzücü haberlerde ağlıyor, hata yaptığında gülüyor ve böylece sabah talk-şovlarından birine transfer ediliyor. 1984’de henüz 30 yaşındaken de Oprah Şov yayın hayatına başlıyor. Gerisi tarih zaten&#8230;</p>
<p>Oprah’nın izleyicileriyle ipoteksiz paylaştığı bu zorlukları aştım da geldim hikayesi bir “demek ki yapılabiliyormuş” ilüzyonu yaratarak siyah seyirciye ümit, beyaz seyirciye ise “beyaz suçluluk duygusu”nu azaltan bir gönül rahatlığı aşılıyor. Üstüne bir de her kadının ortak paydası kilo alıp verme, aşk-meşk problemleri gibi konuları soslayınca Oprah ırklar ve sınıflar üstü tahtına rakipsiz kuruluveriyor. Bu hem çemberin içinde hem dışında konumu, sosyal ve tarihi konteksden soyutlanmış, apolitize edilmiş ırkı ve bireysel başarıya indirgenmiş büyüleyici hayat öyküsü Oprah’nın kitlelere ulaşmasında kilit rol oynuyor. Böylece inandırıcılığını hiç kaybetmeden bir gün Hollywood yıldızlarıyla sohbet edip büyük popolar için ideal jean modelini önerirken, ertesi gün tecavüze uğramış bir kadınla dertleşebiliyor.</p>
<p><strong>mÜmkÜnler klisesi &#038; 2. Şanslar</strong></p>
<p>Yoksulluk, cinsel istismar, şiddet, madde ve alkol bağımlılığı, ancak aşılabilen engeller olarak konumlandırıldığı sürece Oprah’nın kanepesine oturabiliyor. İyileşmenin münkünlüğü ve gücü, iyileşene kadar çektikleri acıları savaş apoletleri gibi omuzlarında taşıyan konukların yaptıkları gözyaşlı itiraflarla perçinleniyor. Oprah’nin sihri de burada yatıyor zaten: politik olanı kişiselleştirmedeki ustalığında. Feminist teorinin dizleri yara bere içinde kalana kadar düşe kalka kabul ettirdiği “kişisel politiktir” tezine attırtığı ters taklayla hayat okullu psikoterapistimiz Oprah bir yandan eleştiri oklarını üzerine çekerken bir yandan da övgüyü hak ediyor aslında. Başka türlü sansasyonel banal TV ötesinde gündüz kuşağında yer alması namümkün konuları, orta sınıf Amerikalının radarına sokmuş oluyor en azından. Bu taktikle bir yandan da tutucu Amerika’ya liberal normallik normları öğretiyor çaktırmadan: örneğin tsunamide sevgilisini kaybetmiş eşcinsel dekoratörünün hikayesini anlatıp sempati toplarken eşcinsel aşkı bir tabu olmaktan çıkarıyor, cinsiyet değişimi ameliyatı geçirmiş bir babayı çocukları ve karısıyla konuk edip alternatif ailelerin de olabileceğini gösteriyor, dünyadaki en mutlu ülke diye tanıttığı Danimarka’da evlilik oranının çok düşük olduğunu söylemekten çekinmiyor.</p>
<p><img alt="" src="http://www.hotelchatter.com/files/6929/oprahobama.jpg" title="oprahobama" class="alignright" width="399" height="306" />Oprah nasıl iyileşilir cemaatinin peygamberini oynarken bir yandan siyah klisenin vaizlik ritüellerinin her birini yerine getiriyor, bir yandan da new-age suyuna pop doktrinlerden faydalanıyor. Göğe doğru açtığı elleri, kocaman sesiyle bağırarak yaptığı anonsları, birdenbire ulaşılan aydınlanmayı işaret eden ve ismine patent koydurduğu “a-ha!” anları, Obama’yı desteklerken yaptığı mesih çağrışımlı “O” yakıştırmaları ile harmanladığı pozitif düşünce, “Secret”, ve Eckhart Tolle öğretileriyle yeterince arzu edene sunulacak bir dünyanın kapılarını aralıyor.</p>
<p>Oprah, Santa Barbara’da “Vaat Edilmiş Topraklar” ismini koyduğu malikanesinde yaşadığı bu adeta seçilmiş hayatın antipatik ya da ulaşılmaz olarak algılanmamasını da sahip olduğu olanakları seyircisinin önüne sererek başarıyor. <a href="http://www.doctoroz.com/">Oprah’nın doktoru</a>, <a href="http://www.thebestlife.com/">diyetisyeni</a>, spor hocası, <a href="http://www.nateberkus.com/about.htm">iç mimarı</a>, ahçısı, 25 yıllık <a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Gayle_King">en iyi arkadaşı </a>(ve dedikodulara gore sevgilisi), hepsi şovunun birer parçası olarak seyirciye gümüş tepside sunuluyor. Tüm bu yardımcılarının desteğine rağmen tökezlediğinde ise yine seyircisinin insafına ve ikinci şansların gücüne sığınıyor Oprah: koca bir paket sosisi akçaağaç şurubuna batırıp yediğinde, verdiği bütün kiloları geri aldığında, köpeği ölüp bunalıma girdiğinde, kitap klübüne alıp çok satanlar listesinin başına oturttuğu otobiyografinin uydurma bir hikaye olduğu ortaya çıktığında, Güney Afrika’da açtığı kızlar okulunda cinsel istismar skandalı patlak verdiğinde…İkinci, üçüncü, dördüncü şansların gücü hem manevi annemiz Oprah’nın geniş gönüllülüğünü perçinliyor, hem seyirciye hani o geçen sene alması gereken Oprah onaylı diyet kitabını alması için bir fırsat daha tanıyor, hem de Oprah’nın döne döne aynı konuları bir milyon defa işlemesine bahane oluyor. Böylece Oprah şov 24. yılını zirvede tamamlıyor Obama sağ Rachel Ray selamet.</p>
<p>Gerçi Sezarın hakkı da Sezar’a: Oprah şovundan, <a href="http://www.oprah.com/entertainment/Past-Harpo-Films">yapımcılığını yaptığı filmler</a>, programlar ve Broadway şovlarından, yazdığı kitaplardan, Chicago’da kabe muamelesi gören <a href="http://oprahstore.oprah.com/">dükkanında</a> sattığı sayısız ürün ve “otantikliği” bozulmasın diye ancak denenmeden alınabilen eski kıyafetlerinden kazandığı milyar dolarların hatırı sayılır bir kısmını hayır işlerine bağışlıyor. Oprah’nın 1998’de kurduğu <a href="http://www.oprah.com/angel_network.html">“Angel Network”</a> ve kendi ismini taşıyan vakfı hayır kuruluşlarına milyonlarca dolar veriyor. Üstelik bu kurumların tüm idari masraflarını da Oprah cebinden karşılıyor, yanı yapılan bağışların her kuruşu yardım programlarına harcanıyor. Oprah’nın Johannesburg’daki <a href="http://www.oprah.com/entertainment/Oprah-Winfrey-Leadership-Academy-for-Girls">Kızlar Akademisi</a> ise fakir ailelerden gelen Güney Afrikalı öğrencilere muhteşem bir kampüste bedava yatılı eğitim olanağı sağlıyor.</p>
<p><strong>oprah&#8217;nin vedasi</strong></p>
<p>Hal böyleyken, Oprah’nın amiral gemisi şovunu batırması bir intihar girişimi gibi görülebilir. Oysa işin doğrusu Oprah’nın bir yere gittiği yok. <a href="http://www.oprah.com/packages/oprah-radio.html">Radyo kanalı</a>, <a href="http://www.oprah.com/omagazine.html">dergileri,</a> podcastleri, Oxygen isimli kadın kanalı, Oprah damgalı ürünleri ve Harpo şirketinin (Oprah’nın tersten okunuşu) sayıları giderek artan yapımları kapı gibi sağlam duruyor. 2011’de kablolu yayına başlayacak Oprah Winfrey Kanalı <a href="http://www.oprah.com/own">“OWN”</a> ise öyle ya da böyle bir Oprah programı barındıracak mutlaka. Oprah Şov da bir buçuk sene daha yayınına devam edecek. Bu süre içinde de özellikle Obama’yı destekledikten sonra Cumhuriyetçi ev kadınları arasında düşen reytinglerini arttıracak, aldığı kiloları geri verecek, her biri bir şeyin son defası olarak kutlanacak, analiz edilecek bölümlerini cilalayacak bol bol vakti olacaktır kraliçemizin. Tut ki olmadı diyelim, ikinci şanslar ne güne duruyor di mi ama?</p>
<p>**24.01.2010 tarihinde<a href="http://www.birikimdergisi.com/birikim/makale.aspx?mid=613&#038;makale=M%FCmk%FCnler%20Peygamberi%20%DDkinci%20%DEanslar%20Krali%E7esi%20Oprah"> Birikim</a> dergisinde yayinlanmistir. </p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.loonybinsblog.com/2010/03/mumkunler-peygamberi-ikinci-sanslar-kralicesi-oprah/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>6</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>
