hellomello

Posted in Uncategorized on March 17th, 2010 by Loony Bin – 9 Comments

Sevgili Kuzusarmalari,
en en en sonunda yeni tasarima gecebildim & hem kendimi hem sizi malazgirt meydan muharebesinden kalma sayfadan kurtarabildim.
aferiM bana (akilli bidik)
madonna sizi inandirsin eski design o kadar eski o kadar puskuydu ki cakasim geliyodu agzinin orta yerine.
ama loonybini ilk yazmaya basladiimda (teee 2005) boyle oyuncakli tasarimlar sunlar bunlar bi yana, blogger’in kendine ait bi comment sistemi bile yoktu. piramit koleleri gibi calistik valla zamaninda size hizmet sunabilmek icin pehhh.
AMMA VELAKIN o eski sayfadan kurtuliym derken yillardir incikboncuk gibi dizdiginiz commentler de silinmek zorunda kaldi. hicbirini buraya tasiyamadim, cok ozur dilerim. cok ugrastim ama bi yol bulamadim. ama bi dosyada sakliyorum hepsini. evlenince ceyizime koyucam, dugunumde tek tek duvagima isleyip basima tac yapicam. soz.
ENIVEY…umarim yeni sayfayi seversiniz. biricikkuzucuk icidolutursucuk zenstati0n cok yardim etti, superduper bi insan kendisi. Butun resimler/cizimler/herbiseyler de dunyanin en yetenekli, en tatli, en minou kizi Pasli‘nin her zamanki gibi…
begenmediginiz bisi varsa NOBETCILER! diye bagirin ben duyarim.
mucuksokalipso…

Hemen Paylaş:
  • Digg
  • del.icio.us
  • Facebook
  • Google Bookmarks
  • email
  • FriendFeed
  • Live
  • RSS
  • Tumblr
  • Twitter
  • Yahoo! Bookmarks

Tum Gercekleriyle Oskarlar ve Dandanakan

Posted in TV, boyle de bisi oldu, film, oscar, ulubey on March 9th, 2010 by Loony Bin – 2 Comments

Blogun 4 bir yani isgal altinda, linkleri bozuk, designi salya sumuk de olsa oskarsiz bi loonybin duldulsuz redkit’e benzer diyerek konuya giriyoruz sevgili loonybin acilsin diye saint antoine’a mum diken sadik okuyucu (pasli yla annem) ve aaa bloga noldu ki haberimiz bile yok vallasindan elalem okuyucu (diger herkes)…
Bu seneki oskarlari partisiz, kumarsiz, benim olucak paraniz hulenn hirsimdan uzak, ulubey ve annesiyle ailesel ve neseli oldugu kadar da seviyeli bir ortamda izledim. Elimizde kibar saraplarimiz peynir tabagimiz agzimdan cikan en tu kaka kelimenin kiro ve aptal olabildigi bu nezih atmosferi kendim gibi banal ve avam arkadaslarima attigim textler ve tvitlerle bi nebze de olsa dengeledim neyse ki. Sonra 10.30 civari misafirimizi jetlag vurunca ulubeyle tasimizi taragimizi toplayip ilk reklam arasinda vinladik-yuruyerek 10 dakika surecek yol icin acile yetisicek hasta misali can havliyle kendimizi bi taksiye atarak…

Enivey…Gelelim gecenin can alici ve flash gelismelerine dan dan dan dandanakanlarina:

Gecenin en sag gosterip sol vuran ani: sana karsi bos diiliz neil patrick harrisciimizin alli pullu broadway girizgah kadayifina kaymak yapip esther williams su balesi filmlerinden firlamis bi edayla sahneye inen alec baldwin & steve martin’in dunyanin en guzel oskarini sunucak gibi yapip ammman kimseyi kirmayalim ustat bayik sularina yelken acmalari. Bi an Alec Baldwin parental aliniation sendromunu anlattigi “A Promise to Ourselves” kitabindan bi bolum okiycak (saka diil valla yazdi boyle bi kitap), steve martin de bonjosuyla ona eslik edicek falan sandim ay aman of imdat

Gecenin en nazire senlendirici oskar subesi: “music by prudence”la en iyi kisa belgesel odulunu almaya cikan adamcaazin zongaa die onune atlayip ver bakiym sen bana o mikrofonu diye kanye westleyen Elinor Burkett adindaki yapimci abla. Meger bunlar mahkemelik olmuslar senin fikrindi benim fikrimdi die. Odulu almaya cikan adamin annesi de bastonuyla bu kadinin sahneye cikmasini engellemis. Hahaha yesilcam odullerine hosgeldiniz sevgili sinemaseverler.

Gecenin en killi bacak antipatigi: oskar alicagi hafiften renk vermeye baslayinca herkese kok sokturen, festivallere, torenlere falan gitmek icin esek yukuyle para isteyen, bes karis suratla icimizi kanirtan ve 2 lafinin biri kocam da kocam olan gormemisin filmi olmus monique. Ayh bi de bacaklarindaki killari almamasini kanayan bi sosyal yaraya donusturdu kadin…yok bi kere almis da, nasil acimis da, 2 misli cikmis da…hayir almazsan alma bize ne de, aglama oyle barbara walters koselerinde sahtefor! Tamam anladik super oynamissin aferim gozumuz yok amma velakin gencligimizi curuttuk agdaci masalarinda diil oskar bi altin kebelegimiz bile yok sesimiz cikiyo mu bizim diye sorarlar adama

Gecenin ve tum kainatin en harika insani: hapsirsa on tane sandra bullock’u mendilinde sallicak bi kabiliyet mekkesi olmasina ragmen egolarindan lego yapmayan, tatliligini, mutevaziligini ve elmacik kemiklerinin guzelligini her daim koruyan, bi de ustelik kiyafetini design yarismasi project runway’den cikma dunyalar trannysi siskocuk chris march’a diktiren teyze beni evlat edinir misin noolur merly streep

Gecenin en vah sana vahlar sana tipsizleri: sarah jessica parker’in 32 kiloluk topuzu ve gecenin sonunda tiftik tiftik olmus saclari; george clooney’nin en sonunda sen de yaslandin ha icine cokmus surati ve tepsi model sac kesimi; cameron diaz’in 20 yasinda kizlar gibi cikciklemesine inat kiris kiris olmus gozleri; gabourney sidibe’nin sisko oldugu icin kimsenin kotu demeye cesaret edemedigi cok demode, cok anane, cok berbat kiligi; jlo’nun, vera farmiga’nin ve avatardaki kizin ne var popom bi top kumas kustu gucune mi gitti modeli fiskirik elbiseleri; james cameron’in emekli oldum ama hala kendimi kugu golune cikicak yeni yetme balerin saniyorum bu anoreksikligim ondan tipli kemik torbasi karisi…

Gecenin en romansspor ciftleri: ilk defa yanyana oturup bi de utanmadan elele tutusan karsi kaldirimda gorsem hamile kalirim javier bardem ve manitasi penelope cruz; brooklyn sosyetesi prens ve prensesi o kadar bagimsiziz ki disimizi bile beyazlatmadik sari sari geldik maggie gylnhall’la kocasi peter saarsgard; ve yasi yasina kilosu kilosuna denk, beraber yuruduk biz bu yollarda bakisli jeff bridges’le karicigi artik adi her neyse hanim

Gecenin en sok sok sok kategorileri: kisa film cekenler yeni yetme film ogrencileri olmuyo muydu ortmenimmm saskinligina surukleyen gayet kelli felli almis basini yurumus butun kisa film kategorileri odul sahipleri amcalar teyzeler ananeler dedeler

İste boyleyken boyle ozlemisim valla sapsal blogumu kuzularim…Artik James Cameron’un her avatar sakasinda beliren siz benim dehamla dalga gecemezsiniz taaaam mi surat ifadesini, tarihin en maco ve a-politik savas filmlerinden birini cekerek oskari sirtlayan uniforma sevdalisi eski karisini, un prophet ve white ribbon’in hakki yendi dedikodularini, oskarlarin giderek surprizsiz kindellesmesini, ve obama etkisiymis, kadinin fendi oscara hermesmis geyiklerini yazmiyorum. Onlari annenizin akilli bidik bloglarinda okursunuz bi zahmet

Ha bi de Gecenin en yacik be kiyamam ani: hala daha olen oglunun yasini tutan john travoltanin smokin mimokin fifilemeyip kotuyla sahneye cikmasi. Bi nevi oskar moskar hikaye size bisi olmasin kuzucuklarim mesajiyla bitiriyoruz o zaman…
Mucukso kalipso

Hemen Paylaş:
  • Digg
  • del.icio.us
  • Facebook
  • Google Bookmarks
  • email
  • FriendFeed
  • Live
  • RSS
  • Tumblr
  • Twitter
  • Yahoo! Bookmarks

EKMEK USTU NADIRELLA: ROBER & DE BINOCHE

Posted in BAM, juliette binoche, robert redford on December 30th, 2009 by Loony Bin – 4 Comments

Davulun sesi uzaktan cok Yoshiki Hayashi gelse de 2009 sag gosterip sol vuran, hay ben boyle askin belasini makaminda, baslarim New Yorkuna mihrabinda bi seneydi. Ama guzel seyler de olmadi diil. O minvalden senenin son yazisini patlatalim ve soz verdigimiz uzre robert redfordla juliette binoche’u kanli canli izleme hikayemi anlatalim bakalim sevgili nankor spor yedek klubesinde cekirdek citleyen alisanlarim.

Bir varmis bir blogmus, Eylul ayinda Brooklyn Academy of Music’de “Artist & Activist” diye bi Robert Redford restrospektifi yapilacagini ve Robert’in da bizzat katilacagini duyunca hemen fizanda Madonna konseri oldugunu haber almis popdater misali cosarak biletleri kaptik. Son gun ayni anda dort film izleniyor sonra da Roberciim sahnede Q&A yapiyor. Biz Out of Africa’yi sectik cunku ulubey izlememis megersem (beni hergun bir kez daha sasirtiyorsun askiTOM. Hayir sen kapat, yaaa once sen, tamam ayni anda birrr, ikiiiii…)

BAM Brooklyn’in ucube bi tarafinda ve mahallede Bilgi Universitesi’nin Kustepe’de gordugu islevi gormus zamaninda. Kalkindirma, omolastirma zirtpirt. Filminden konserine operasindan sergisine acik bufe bi kultur mekkasi BAM, uc dort sokaklik bir radiusu kapsayan. Gerci etraf hala daha bakir. Oyle hipster lokantalar falan yok henuz. Yol ustunde kaybolmus ve Rober hatrina olmasa Pazar gunu upper west side brownstonelarindan oldur jerusalem cikmayacak tipde ellilik beyaz teyzelere de mihmandarlik edip BAM’e ulasiyoruz. Filmden sonra da ufak bi yuruyus ve sacimi yika roberrrr nidalarimla Q&A’in yapilacagi Harvey Theater’a geliyoruz. 1904den kalma Harvey cok buyulu bi yer. Yikik dokuk renkli Greco-Roman sutunlarin arasindan cikip geliyor greco roman yakisiklisi hic de kirilmamis dokulmemis Amerikan ruyasi Rober. Alkis alkis alkis.

Sorulari Philadelphia Inquirer’in sinema elestirmeni Carrie Rickey soruyor. Carrie beyaz sacli, yasini gosteren, tombik, bari bi gomlegini utuleyip de ciksaydin boru diil Rober len karsindaki bi teyze. Konuya hakim oldugunu gostericek derken IkInspor sorulari arka arkaya siraliyor, adami da konusturmuyo ayol. Bi insan Robert Redford’un sozunu nasil kesebilir hafzalam almiyo zaten. hayir bana tanri bir dese itiraz edemem oyle bir guzel ses tonu, oyle bir gozler, eller…At beni atinin terkisine goturspor. Ama Carrie teyze yok bana misin demiyor. Bi de Rober buna seninle surda surda tanismistik di mi diyince “hayir simdi soylemeyeyim nerde tanistigimizi 2miz de utaniriz” demesin mi? Hay bin kunduz askina. Duyan da roberden cocuk aldirmis sanicak, adam bi afalladi zaten. Meger zamaninda kotu bir yazi yazmis rober hakkinda oyle tanismislar zirtmis pirtmis. Cok da fifi.

Enivey Roberciim cocuklugundan, Colarado Universitesi’ndeki sporcu bursunu birakip nasil kendini Paris’e atip resim yapmaya basladigindan, ordan ver elini New York ilk filmlerinden, Paul Newman’la olan dostlugundan, Butch Cassidy and the Sundance Kid’in cekildigi gunlerden, (ki orjinal Brokeback Mountain’dir hic itiraz cekemem), Newman’in Sundance’i oynayacakken nasil rolu kendisine hediye ettiginden, birbirlerine yaptiklari essek sakalarindan, yonetmenlige gecme hikayesinden bahsediyor sari sari isildayarak. Activist kismina pek sira gelmiyor ama olsun. BAM’den ciktigimizda kendimi The Way We Were’in son sahnesindeki boylesi de bir daha gelmez ki huzunCClu Barbara Streisand gibi hissediyorum. Nadir diye buna deniyor zahir. Sen hem dunyanin en ama en yakisikli adami ol, hem sayko katili, gonulceleni, acar muhabiri, pis politikaciyi, cool ajani ayni inandiricilikla oyna, hem yonet, hem Amerikan bagimsiz sinemasinin en baba festivalini kur (tamam artik mainstream oldu nerdeyse ama studyosuz her film tanim iiicaaaaaabi bagimsiz oluyo hemen ukalalik yapmayin lenggg), hem de yasi yasina uygun ressam sevgilinle Avrupai monogam hayat yasa. Vay be. Evet son zamanlarda biraz fazla didaktik demokrat filmler yapmaya basladi ama helali hos olsun. Bi nevi bizim Traik Akan’imizin olamadigi hersey bu adam. Robert Redford sana karsi bos diilim.

Sonraciima bi kac hafta sonra da bu sefer cok hanimefendi bi arkadasimla yine BAM’de Juliette Binoche’un dans gosterisini izlemeye gidiyorum. Juliette dans demiyor aslinda, “hareket ediyorum” diyor Akram Khan’la ortaklasa yonettikleri ve sergiledikleri performansa. İsmi ne olursa olsun raziyiz be binos. Ne guzel anlatiyolar bi ask nasi baslar nasil olur, hem dans gibi hem degil, lenngg nasil yapti o hareketi oha kac yasinda bu kadin tadinda, zorlamasiz, organik, mokkemmmeelll…Ta ki olay Musluman erkek 9/11 sonrasi psikalanaliz monolog kuburlarina dusunceye kadar….Bi de kostumler bi dandik. Guya Lanvin’in oyuncak ayisi Alber Elbaz yapmis. Daha ziyade Express clearance sepeti gibi duruyo bence. Neyse napalim oluyo bunlar Amerikanya topraklarinda.

Takilmiyoruz cok cunku Juliette de bu nadir kasabasinin yerlilerinden dogma buyume. Allaaam o nasil bir yuvarlakliktir, nasil bir hem girdigi kabin seklini alma hem hic ruhunu kaybetmeme yetisidir, o ne gozune gozune sokmadan caliskan, ne aciksecik yetenekli bi kadindir. Mesela asnafisne sirasinda hicbi zaman lan memem nasi gozukuyo acaba su anda diye dusunmeyecegi icin memesi her daim yunan tanricasi gibi gozuken bi kadin modeli vardir ya , ahan da Juliette o iste. Valla bak dutturu francophone lisemizde juliette furyasi cikinca bi arkadasim bana BINoche demeye basladigi icin kendimi kendisi zannettigimden falan degil (heyaa heyya heyyamola) DE, sana karsi da bos diilim Juliette Binoche.

İste boyle sevgili din kardeslerim….acisiyla tatlisiyla hadi nashhh gozum gormesin seni bir senenin daha sonuna geldik. Roberi de yazicam dedin dedin yazmadin haspa ddirtmem kendime iste o kadar. Dilerim ki 2010 ekmek ustu nadirella anlarla dolu, roberleri elinizden kacirmayacaginiz, memelerinizin hic sarkmayacagi dimdikspor bir yil olsun. Mucuksokalipso…..

Hemen Paylaş:
  • Digg
  • del.icio.us
  • Facebook
  • Google Bookmarks
  • email
  • FriendFeed
  • Live
  • RSS
  • Tumblr
  • Twitter
  • Yahoo! Bookmarks

birikim su gibisin icmeye kiyamiyorum

Posted in baska yerde yazmisim, entel dantel, medya on November 9th, 2009 by Loony Bin – 1 Comment

bu arada buraya koyamiyorum ama bu ayki birikim dergisi‘ne bisiler yazdim kitabin digitallesmesiyle ilgili
var ya mookkkemmel bi yazi oldu kendi kendinin marketingisinde sinir tanimayan docteurlerim,
bayiinizden isteyiniz lüplüplerim
hadi usenmeyin…

Hemen Paylaş:
  • Digg
  • del.icio.us
  • Facebook
  • Google Bookmarks
  • email
  • FriendFeed
  • Live
  • RSS
  • Tumblr
  • Twitter
  • Yahoo! Bookmarks

The Berdans, Politik Dogruculuk & Arraan Beyinsizleri

Posted in boyle de bir insan var, boyle de bisi oldu, nono, politik dogruculuk, the berdans on November 9th, 2009 by Loony Bin – Be the first to comment

Medya dagarcigimiza ikoncan statusunden dahil olan “Kurye Net`in sahibi Haluk Berdan`ın güzel eşi Deniz Berdan” (mis) Hello dergisine “let them eat cupcake” konseptinde pozlar vermis. Central Saint Martins’e gitmeye hazirlanan kendisi kadar “özgün, özgür ve yaratıcı” kizi Begum styling’i yapmis. Resimler Serkan Sedele’nin “vizorunden”…

Hay vizorunuzu essekler tepsin, ya da rahmetli anneannemin deyimiyle kopek micsin kafaniza demek istiyorum kendilerine….Ah pardon gucune mi gitti? Ama honeyyyy, mizah yapiyoruz burda..Bu blogun konsepti bu..

Denise bu son derece post modern dosyaya (televizyonun ustundeki dantel detayiyla da ne kaddaarr ulkesine duyarli ve tarihsel footnotelarla suslu bir is yaptiginin ipucunu vererek) Movenpick Hotel’de aldigi pastacilik dersleriyle Marie Antoinette sosyal statusunu birlestiren dahiyane bir fikirle “let them eat cupcake” ismini vermis..Ironiye bakar misiniz lutfen? Hani Marie de demisti ya ekmek bulamiyorlarsa pasta yesinler diye..(gerci tarihi kaynaklar demedigini gosteriyor ama olsun ne onemi var onemli olan konsept) Denise bunu mutlaka kalin bir kitapta okumustur…Zira Denise’in kitap okuma alışkanlığı başına dert olmuş…(tipki ece temelkuran’in solculuktan domuz gribi olmasi gibi birsey) Çok kitap okuduğu için yakını görmekte sorunlar yaşamaya başlayan Berdan`a doktoru miyop olduğunu söylemiş…orda da bi karisiklik olmus anlasilan zira miyoplar uzagi goremiyor ama doktorun sarkastikligi de olabilir tabii…Cunku Denise’in uzagi gorme yetenegi bu fashion forward dosyada son derece asikar bebeim…bebisim..babes…baby…

Hadi kizcagizin yasini da goz onune alarak Halloween aksami New York’un en trashy partilerinde gorebileceginiz uyduruk otesi kiliklari, moda ogrencilerinin ilk yil odevi olarak bile artik vermeye utandiklari plastik tabaktan elbise yaptim aneyyy designlari, Rickys’den 20 dolara alabileceginiz polyester peruklari miktir edelim…Anne-kizin bir ben var bende benden seksi -kisilmis bayat gozlerle birbirlerine baktigi pozlarin ucuzlugunu da bir yana birakalim …Cok da fifi cunku nasil isterlerse poz verir ne isterlerse giyer ve hangi gerzo dergi de bunu nasil isterse pazarlar. Pardon sweety conceptualize eder demek istedim…

Ama su temizlik iscisi kadin yerleri silerken denise’in krema mi ne haltsa artik doktugu pozlarda- bir duralim lutfen…bin kunduz askina!!! Bu nasil bir edepsizlik, nasil bir sinif ayrimciligi-asagilamasi, nasil onur ve haysiyet kirici bir is, nasil bir cahil cesaretidir? Bu neyin saglamasi, neyin sakasidir? Muhtemelen bir cast ajansindan bes kurusa kiralanmis aktor kadinin suratindaki allah sizi bildigi gibi yapsin ifadesine mi yanmali, denise’in evinde calisan insanlarin bu pozlari gorunce hissedecekleri utanca mi diz dovmeli, yoksa artik cigrindan cikmaya baslayan bu saka yaptik anlamadiniz, mizah yaptik kulturunuz yetmedi, konsept yaptik dotunuz yemedi, ah ne kadar da politik dogruculuk meraklisisiniz biz onlari astik sweetheart tatavalarina bir care mi bulmali?

Cok pardon, artik insani su noktaya getirdiler…bu kadar aleni ve kriminal boyutlarda sinif, irk-din, cinsiyet-cinsel kimlik ve say say bitmez ayrimciliginin oldugu bir ulkede politik dogruculuk bir luks ya da bir secim degil cancaazim bir mecburiyet…mike mike kozcusun yani..yapacaksin, dilini, vizorunu, kalemini..ne haltsa iste, tutacaksin…bu isler adam gibi hukuga dokulene kadar, nefret sucu yasalara girene kadar, insanlar kurt diye, ermeni diye, kadin diye, escinsel diye, travesti diye, isci diye asagilanmadigi, olmedigi gune kadar sesini kisacaksin, hele de mainstream medyada yapiyorsan isini. Kotu ornek olmayacaksin, cesaret vermeyeceksin, hedef gostermeyeceksin. Biraz elini vicdanina koyacak, insanlarin haysiyetini, can guvenligini kici kirik bir sakaya hay senin konseptine alet etmeyeceksin. (ha su isler hallolsun bir, bak ben sana ne larry david sakalari yapicam, ne paul krassner kitaplari okutcam, south parklarda family guylarda basroller vericem, resimlerini Carine Roitfeld’e style ettircem bak soz. ama bi dur azcik sabret e mi kucumenim..)

Hulya avsar klibini “hizmetcisine” cektirir (romantik yastik atma sahneleriyle gonlunu calarak ve aileden birisin dipnotu gecerek), diziler “masal” ayagina cocuk isciligini over, oburu bana gay tavirlarda bulundu diye adama tokat atar (bana iliski teklif etti diyerek islenen gay cinayetlerinden ne farki var?), digeri daga kaldiracam ohs yavrum burusuk pipi esprileriyle hakaret eder…
Hayir madem bu kadar modern, genis ve ozguruz…ben de beyinsize beyinsiz deme hakkimi kullanmak istiyorum o zaman. Bi de nono’nun 1 kucuk boy kardesinin l’leri soylemedigi icin uydurdugu arraaan berasi var…onu da kullanalim tam olsun. Arraaan beyinsizleri….

Hemen Paylaş:
  • Digg
  • del.icio.us
  • Facebook
  • Google Bookmarks
  • email
  • FriendFeed
  • Live
  • RSS
  • Tumblr
  • Twitter
  • Yahoo! Bookmarks

Birinci Geleceksel altin loonybin odulleri sunar:

Posted in an education, film, muzik, new york, ricky gervais, swell season, ulubey, wayward cloud on November 3rd, 2009 by Loony Bin – Be the first to comment

Seviyeli, kaliteli, ve SAMIMI (bi de bu cikti) olmasi kaydiyla elbette, sann-atsal & hatta kulturel urunleri kuturdetmeyi ne cok sevdigimi biliyorsun sevgili asansorde kimse yokken dotune kacan donunu duzelten, ama bi yandan da lan acaba guvenlik kamerasi var midir telasina gark olan saygin okuyucu…
Bu aralar neler izlenmis nelere cemkirilmis kimlere ne oduller verilmis gel bakalim hadi madem:

Yaziklar olsun sana verdigim emeklere odulu: invention of lying filmiyle ricky gervais’e gidiyo. Bu adama verdigim emeklere, dizdigim incilere yaziklar olsun azizim. Rickyciim Office’le kalbime taht kurmus, Extras’la capa atmis, her sabah metroya yururken dinledigim, dunyanin en katiksiz gerizekali insani Karl ve Extras’da da menajerini oynayan gizli hazine Steve Merchant ile yaptiklari dahiyane geyik poscastleriyle de kazik cakmisti. Sonra Office’in Amerikan versiyonunun ve Ricky’nin odul torenlerinde yaptigi ah sizi gidi amerikalilar siziii sakalarinin basarisinin gaziyla bi hadi len bu adami hollywood’a pompalayalim aceleciligi basgosterdi. Dibine yanmis usulu ghost town diye zavalli bi film cektirdiler buna extras’daki o bisi isteme benden buz gibi sogurum senden karakterinin sulandirilmis haliydi. Cok mikik bi filmdi amerikan b tipi rom-com, yaptim sakayi kaptim kizi leading man’i olmamisti tabii rickycikden. Krediden yedirdik sesimizi cikarmadik. Sonra invention of lying haberleri geldi. Kendi yazip yonetecekti. Kimsenin yalan soyleyemedigi bir dunyada looser bi senaryo yazari (ricky) ilk yalani soyleyip hayatini ve hayati degistirecekti. Askmesk, din, sinema, para, un, sohret hersey tepetaklak olacakti. Bi heyecan bi hezeyan bu bugune kadar nasil kimse cekmemis lan dahiyane konunun ricky’nin sarkastik ellerinde kimbilir ne sahane yerlere gidecegini hayal edip umitlendik. Sonuc maalesef husran. Yine bi denyo romantik komedi cabalari jennifer garnerla, bosa gitmis bi dolu sahane cameolar, kendi kendini aciklayan, firsat kaciran, sikici mi bayici bir film cikmis ortaya. İngiliz usulu cevik ateist komedi anlayisini amerikanlastirinca komik olmuyormus demek ki. Askolsun ricky.golden globe’da al bari gonlumuzu.

Karpuz karpuz olali boyle muamele gormedi odulu: Tayvanli Ming-liang Tsai’nin muhtesem The Wayward Cloud filmine gidiyo. Ulubeyle film zevkimizin ne kadar uyusmadigini biliyosunuz artik. Ulubey evde olmayip da azcik zamanim oldugunda sayko zevklerimi tatmin edici filmler izliyorum ben de napiym abi hugh grantle bi yere kadar. Wayward da bu kategoriden mideye indirildi alt kattaki evlatlik bebekleri uyaniyo diye her dakka televizyonunuzu kisar misinizzz yapan lezbiyen ciftin lan kari abartti gunduz gozuyle porno izliyo diye sikayet etmesini riske atarak hem de. Zira wayward bildigin konulu erotik. Kurakliktan kendini karpuza vermis bi tayvanda, porno yildizi Hsiao-Kang ile sevgilisinin hikayesini neredeyse hic dialogsuz ama nerden ciktigi belli olmayan trallalala danslar ve sarkilarla anlatiyor. Ben cok sevdim. İzleyin ama kulaklikla.

Ben guzele guzel demem guzel sismanlarsa odulu: sinemateklerin italian for beginners’dan taniyacagi Lone Scherfig’in An Education filmine gidiyo. gecen sene sana hediye aliyo gibi yapip aslinda kendime calistim sevdicek cikarciligi kapsaminda ulubey’i broadway’e goturmustum cehov’un seagull’ini izlemeye. Basrollerde kristin scott thomas ve bay seksapel peter sarsgaard vardi (sana karsi bos diilim peter). Offf nasil sikildik nasil lan tEyatro bizim neyimizelendik anlatamam. Oyunda biraz bi bizi ayik tutan ha ne dio bakiym kimmis nolmuslandiran Nina rolundeki (hani konstantin’in yavuklusu da yasli yazar trigorin’e asik un meraklisi lolita) Carey Mulligan’di. An Education’da da mulligan ve sarsgaard basroldeler. Senaryoyu high fidelity’nin falan yazari Nick Hornby yazmis severler guzeli gencuse. Sundance’den oduller bi gaz bi gaz reviewlar oscar buzzlari falan iyi madem gidelim dedik. Yok anacim olmamis olamamis. Mulligan 1961 ingilteresinde yasayan cok ama cok zeki cok ama cok guzel ve cok ama cok bakire bi jenny’i, sarsgard da onun aklini celen parali ve kulturlu gel bir seni egiteyim gor bak sonra neler edeyim David’i oynuyo. Mulligan’in kabiliyetini, sonraki guzel islerinin isaretlerini, bir yildizin dogusunu izlemek icin fena firsat degil ama offf o klise karakterler o salako hikaye falan cekilmiyo hic. Alfred Molina bile cekilmiyo. Ustelik petercim da sismanlamis, hem de ne kotu bi sismanlama boyle asiri sisman erkekler zayifliyinca hani memelerin yanindan garip orantisiz bi yag sarkar ya o hesap. Normalde yakisikli oyuncularin yari ciplak sahneleriyle gozumu boyatirim kotu filmlere ses cikarmam ama olmadi bu sefer. Vurun martiyi diyorum kendilerine gebersin de kurtulalim aman of.


Ben sana hayran sen cama tirman new york odulu:
icinde fatih akin’in da oldugu farkli yonetmenlerin cektigi, new york’da gecen kisa kisa ask hikayelerinin harmanlanmasindan olusan New york I love you filmine gidiyo. Cekildi cekilecek hallerinden, sinemalarda trailer’inin donmeye baslayip aaa resmen ugur yucel’in yuzu koca ekranda heyt be ahan da fatih akin yazdi asamasina kadar son derece heyecanla, cirpintiyla ve gururla bekledik bu filmi. Saka diil, eni konu bir hollywood produksiyonunda iki memleketli iyi adam olunca, esliginde nathalie portmanlar, mira nairler, chris cooperlar, robin wright pennler, julie christieler daha kimler kimler, insanin bi ici icine sigmiyo vesselam. Filmi bir de suslu de la puslu premiere’inde izledik. Cok guzel bir geceydi ama cok guzel bir film degildi maalesef. Creme de la creme kadrosuna, iyi yonetmenlerine ragmen biraz NYU Film School donem odevi gibi olmus filmler. Belki mutlaka bir ask oykusu olacak diye kisitlamasalarmis adamlari daha orjinal bisiler cikabilirmis ama sonuc biraz vanilya, biraz turistik bi New York olmus. Bence yurt disinda gosterime girdiginde begenilecektir, ama New York’da New Yorklular pek yemedi bu balthazarda kahvalti, pastisde aksam gibi klise replikli filmi. Cokca insan da filmin “beyaz”ligindan dem vurdu etnik gruplarin streotype temsiliyetinden…. Ama iyi haber de su: filmin en iyi kismi fatih akin’inkiydi. Ugur yucel cin mahallesinde yasayan ve karsi dukkandaki kiza kafayi takmis son demlerde yikik dokuk bir ressami oynuyo. En “kisa film” tadinda, bi hikayesi olan, bi yerden kopmus gelmis, baska yerlere de gidebilirmis hissini veren, ve yasayan bi new york mahallesini kullanmayi kotarmis film buydu, guz
el de reviewlar aldi. İzleyin bence.

Sanatcilar olgunlasmasin imza kampanyasi odulu: swell season’un yeni albumune gidiyo. swell’i cildirarak sevdigim once’dan hatirlarsiniz. Hani su kalbime bicak gibi saplanan sarkilarin oldugu, minicik ici dolu tursucuk film. Filmden sonra Glenn hansard ve Marketa Irglova hem asklarini hem de muzikal birlikteliklerini (hahahhaha bu lafi kullanmayi hep istemisimdir) devam ettirdiler. Gecen yaz central park’da izleyip lann bunlarinki asksa bizimki ne menvalinden huzunlere gark olmustuk ulubeyle. Sarkilar daha eskimeden yeni album haberi geldi: strict joy adi. Glen’le Marketa ayrilmislar aaa yikildik, ama bu ayriliktan sahane bi album cikar kesin bencilligiyle de sanki sevindik. Yok maalesef, bu da olmamis. Sarkilar guzel ama hancer bicak yok, karin agrilari, glen’in tutmayin beni seviyorum hulenn ciglik vokalleri de yok. Olgunlasmis bunlar. Biraz da Marketa dizginlemis sanki Glen’in Frames’den gelen rock hallerini. Dinliyorum, siz de dinleyin derim ama iste cok da guzel diil.

Bi de gecen ay canli canli gordugum juliette binoche & robert redford maceralarimi yazcaktim aslinda ama onlar kendi postlarini hakediyorlar bi dahaki sefere kalsinlar.

Ha bi de bu postu, kivircik saclarini luleleri bozulmasin diye taramayan suslu kizlarim, gecenlerde bana cok tatli bir mail atip “blogun muptelasi oldum. En bastan basladim bitince ne halt edicem yeni biseyler yaz” diyen s.’ye ithaf edelim bakalim. Yazisiz kalmasin kimse, aaa darilirim bak.

Hemen Paylaş:
  • Digg
  • del.icio.us
  • Facebook
  • Google Bookmarks
  • email
  • FriendFeed
  • Live
  • RSS
  • Tumblr
  • Twitter
  • Yahoo! Bookmarks

nono & where the wild things are

Posted in boyle de bir insan var, film, nono, where the wild things are on October 26th, 2009 by Loony Bin – 1 Comment

Bi arkadasimin dokuz yasinda bi oglu var…ay boyle diyince de cok kuru oldu. Bi arkadasimin kardesim kadar sevdigim..yok boyle dersem pasli bacaklarimi ortadan ikiye ayirir. Eee…o zaman 9 yasinda biii…ARKADASIM var. Diyelim. Var abi evet arkadasim, aynen arkasindayim bu tanimimin.

Bu arkadasimla iste, -ki kendisine nono diyoruz- gecen sene sekiz yasindayken bisi konusuyoduk. Ben bi an korktum konu agir mi gelir acaba diye “anladin mi?” dedim. Hey alllaaaam ifadesiyle suratima bakip “sekiz yasinda cocugum niye anlamiycakmisim ki?” yi oturttu nono. O kadar dogru ki. Gunumuzde (öhöö öhhö) 8 yasinda cocugun anlamayacagi bisey yok. Bi yandan teknolojinin ta icine dogmus “digital natives” bebeler olduklari, bi yandan da bizim gibi feristah teyzenin getirdigi bakrac sutlerle ya da amerikan lan bu faydalidir daya cocuga bos kalorili nesquiklerle degil susu de la fifi organic gidalarla vitaminlerle falan buyudukleri icin son derece sulu getirir susuz goturur bi kimyadalar. Diger yandan da ogrendikleri bilgi baska azizim. bilgi ilerledi bilgi epistemoloji diyorum yap bi mixtape mark ronson abi diyorum sen anla.

Hayir bizim de elimiz armut toplamiyodu tamam..Ben mesela paslinin arkadaslarina hava atma vesilesi olarak kullanmayi sevdigi “bi kere bin ilkokuldayken tutunamazlar’I okurdu tamam mi pehh” dogrulugundan artik kendimin de supheye dusmeye basladigi sehir efsanesindeki gibi dediim dedik akilli bidik bi kizdim. Ama yani sanatsal uretim duzeyim de dogan kardes yarismasinda mansiyon alan ve nurettin ogretmenin muhtemelen atam atam sen kalk da ben yatam konulu olmadii icin “senden daha iyisini beklerdim bin” dierek hevesimi kirdigi “kis gunesi” adli saheser siirim (tarkandan intihal sok sok sok), pasli ve cigdemle cikardigimiz zavalli otesi hanimeli dergimiz ve simdilerde ubersuper mesur olan ilkokul arkadasimi basrolunde oynattigim tEyatro oyunlarimla sinirliydi. Ki bunlari simdi okusak hahahahhahaa kekoya baaak ayy gunahh beee diye dalgalanacagimiza garanti verebilirim. Sununla alakasi yoktu yani.

Diyceim o ki, max de 8 yasinda. ama klasik kesim 8. Cepsiz pilesiz: facebooksuz, googlesiz ve hig school musicalsiz. Sene 1963. Max yalniz. Max’i sallayan, ya da onun istedigi gibi sallayan (dizinde, kucaginda, basimin ustunde yerinvarinda) …yok. O da sinir yapiyo o zaman, hisim yapiyo tantrum yapiyo ustunde kurt kostumu. Annesi sana aksam yemegi yok! diye dooru odasina yolluyo Max’i. O zaman iste Max’in hicir hicirligindan, kizginligindan bi orman buruyo odayi, bi de okyanus. Max uzuntusunun yelkenlerini ufure ufure aliyo basini gidiyo ormanin taaa nerelerine vahsi seylerin yanina. Krali oluyo onlarin kiriyo, dokuyo, oynuyo. Sonra geri geliyo ne zaman ki ozluyo evini karni da acikiyo hem, bi bakiyo yemegi odasinda ustelik hala daha sicak.
Sonraciima sene oluyo 2009. Maurice Sendak’in bir tek ekstra baglaca bile ihtiyac duymadan on satirda anlattigi, Rousseau’ninkilere tas cikaran cetrefiili ormanlari ve kukreyen, oynayan, dis bileyen vahsi seyleriyle susledigi muhtesem,/mukemmel/muazzam/masterpiece kitabi “where the wild things are” Spike Jonze’un yonettigi bir filme donusuyo.

Jonze bu film icin oyle iyi bir secim ki. Bi kere baska kimseyle calismamis bile olsaydi es keza, Charlie Kaufman’la ortakliginin gosterdigi uzere iyi yazarin derdinden anlayan bi yonetmen. Sendak da cok guvenmis zaten, yapimciligini da yapmis filmin, sonuctan da pek bi memnunmus oyle diyo. Sonra yine being John malkovich, Adaptation gibi dolambacli, ikircikli, her tur yoruma acik textlerin yonetmeni olmasi sifatiyla bir psikanaliz harikasi, bir cocuk masali, ofkeye dair felsefi bi cozumleme falan gibi bi milyon ayri yere bilet kesebileceginiz “where the wild things are” ucagini belki de en hakkini vererek kullanabilecek pilot. Sonra Jackass’in yaraticilarindan biri olmasi sifatiyla da Max’in ve vahsi seylerin atlamalarini ziplamalarini kirmalarini dokmelerini ve o azmis oglan cocugu mentalitesini en iyi verebilecek adam/cocuklardan biri. Klipleri de unutmamak lazim tabii. Bjorkdur, chemical brothers’dir REM’dir bi hayat oncesinin hikayeleri gibi geliyo simdi ama, Jonze on satirdan koca bi film yapmayi, hem de uzatmadan sarkitmadan hikayeyi anlatmayi kliplerden ogrenmis midir valla bana uyar.

Jonze senaryoyu Dave Eggers’la yazmis. O da mustesna ve gayet ‘cuk” bi isim bu proje icin. Turkiye’de cok bilindigini sanmiyorum, ama belki Away We Go’nun yazari olarak bilinebilir, festivallerin birinde gosterilmisti sanki. Karisiyla yazmislardi, kendi hikayeleri herhal. Fena diildi arada oyle alternatifiz ki bizden film olur kocaciiim moduyla baymisti beni ama… Neyse dergiciligi, yayinciligi falan bir yana bence Eggers’i Max’e yakinlastiran ozelligi yalniz bir cocuklugu olmasi ve yalniz bir cocukken baska bir yalniz cocugu buyutmesi azizem. Eggers’in annesi babasi olmus zira, abisi ablalari da firrrrttt ortadan kaybolunca kucuk kardesine o bakmis okulu falan birakip. Sonra da baya Pulitzer adayi falan bi kitap yapti bu oykusunu zaten: A Heartbreaking Work of Staggering Genius diye. Kitaptaki karakterleri kendi duygularinin aracilari gibi kullanmasini filmde vahsi seyleri n zaman zaman Max’in hayatindaki karakterleri, zaman zaman da kendi alter egosunu ve duygularini temsil etme haline cok benzettim ben, ve cok sevdim.

Wild things bi cocuk filmi olmamis, gazeteler cocuklarin aglaya zirlaya ciktigini anlatiyo sinemalardan. Bizim seansta cok cocuk viziltisi duymadik, cikista da uzgunden ziyade buyulenmis gibiydi mini insanlar. Ama ben de oyleydim. Nasil mutlu nasil guzel kalktim koltugumdan. Ustum basim misir, bi yandan gozumun yasini bi yandan elimdeki cikolata lekelerini silmeye calisarak-ayni vahsi seyler gibi pis sumuklu pasakli les gibi- ciktim salondan. Vahsi seyleri kukla olarak tasarlamislar. İclerinde de James Gandolfini, Forest Whitaker gibi (en cok 2sini sevdim ben) baba aktorler var. Bi tek surat ifadelerini digital olarak eklemisler. Filmde Max’in ailesi ve yalnizliginin sebepleri de daha cok islenmis kitaptan. Vahsi seylerin arasina karistiginda evdeki sorunlarin, anneye kardese babaya kizginliklarin nasil canlandigini ve referanslandigini daha net goruyorsunuz. Ama oyle bir haydi kitabi aciklayalim kurulugunda da degil hicbirsey. Buyulu cok, cok guzel.

Bence spike jonze kariyerinin en guzel filmini cekmis, hatta okyanuslar boyunca sevilecek, bir orman dolusu agac kere izlenicek bi masal cekmis. En en en sevdigim filmler listeme aliyorum wild things’i.

Nono’nun tatliligini, zamanli zamansiz (bize gore) manali manasiz tantrumlarini dusunuyorum sonra. Anlar miydi demiyorum cunku “9 yasinda cocugum niye anlamiycak misim” ama sever miydi onu kestirmeye calisiyorum filmi. Severdi diyorum herhalde. Cunku ne kadar seni beni laptopunda sallar zekasinda, 13 yasimdayim ama en baba moda yazari oldum cengaverliginde de olsalar, ve nono ne kadar dunyanin en mutlu cocuklarindan biri olacak kadar tadindan yenmez bi ailede buyuyo da olsa, cocuk cocuk be. Yalnizligi ayni yalnizlik, odasina gidip kocaman
bi carsaf ev kurmasi ayni saklanmacilik, annesinin etegini cekistirmesi ayni bi tek beni boyle sev bak ama sozvercilik, ancak bir kardesin kardes olma bilgilerinin ustaligiyla kirdiginda o kadar aciyan kalp ayni kalp… Sonra herkesden nefret ettigine cok eminken ve kizginligin ustune kendi kendine aciyarak akittigin hicirdak gozyasinin yaptigi cizbizla cikan hafif atesini ve pembelesmis yanaklarini sonduren “baristik mi” opucugu ayni opucuk. Onun ardindan gelen tatli uyku hele…1963′den 2009′a sanmam ki degismis olsun…

Where the wild things’i hemen izleyin. Bulabilirseniz dave eggers’in yazdigi spin off’u da edinin. Kitabin orjinali, zaten….Hani kucukken yatarsiniz da kapinin arasindan bi isik sizar anneniz babaniz hala ayakta demektir o, evde hayatin devam ettigini bilerek daha bi guvenle uyursunuz ya, oyle bi his kapliycak icinizi..hahha amma iddiali konustum. Ama bak valla, ahan da suraya yaziyorum.

Hemen Paylaş:
  • Digg
  • del.icio.us
  • Facebook
  • Google Bookmarks
  • email
  • FriendFeed
  • Live
  • RSS
  • Tumblr
  • Twitter
  • Yahoo! Bookmarks

obamalar cok seker insanlar

Posted in boyle de bir insan var, chantal darling, hi-hi evet on September 26th, 2009 by Loony Bin – Be the first to comment

cezvem ulubey ve ben cok guzel vakit gecirdik. aslinda gezideki herkes cok tatliydi. ben en iyi zapatero’nun kizlariyla anlastim. kaslarimi cok begenmisler. nasil bu kadar ince alabiliyorsun diye sordular. onlari kamerun’a tatile davet ettim. tek gicik carla bruni denen soguk nevaleydi. manken bozmasi nolucak. bi havalar bisiler. sacini basini yolarim senin sHILLIkk diye ustune atlayasim geldi ama kendimi tuttum. sonucta onun seviyesine inicek diilim. hi-hi evet.

Hemen Paylaş:
  • Digg
  • del.icio.us
  • Facebook
  • Google Bookmarks
  • email
  • FriendFeed
  • Live
  • RSS
  • Tumblr
  • Twitter
  • Yahoo! Bookmarks

tum gercekleriyle emmyler ve shumai

Posted in boyle de bir insan var, emmy, neil patrick harris on September 23rd, 2009 by Loony Bin – 1 Comment

Emmylerin kirmizi halisini istanbuldan Pasliyla interaktif, toreni de pasli sizinca ulubeyle 1 gece oncenin kriminal hangoverini shumai doz asimiyla pasifize etmeye calisarak kanepede izledim. Gecenin sonunda karni tok ama onumuzdeki odul sezonu icin de umutsuzdum. Hayir mikik emmyler 3 saat suruyosa 10 en iyi film adayli oscarlar kac saat surer allah bilir. Cilemiz dolmuyo sevgili dotcomlarim…

Enivey gelelim gecenin fosforlu ve de firfirli kisimlarina:

bundan sonra senin adin grace olsun yavrucum: Neil Patrick Harris’in hayraniyiz platonik hastasiyiz. Sitcomun gunumuzdeki (carsamba) tek otenazi istemeyen ornegi how I met your mother’daki zeksi barney karakteri, cocuk yildizliktan ucuz dancing with the stars yarismacisina donmemeyi basaran kariyeri, gay oldugunu acikladiktan sonra kendini Rupert Everett tuzaklarina dusurtmeyip hinzir/masum bi gulumsemeyle kamuflajladigi “evet tahta, gucune mi gitti” coollugu, amator sihirbazliklari ve kendini hafife alabilmesiyle NPH yeni kuzusarmamiz olmus durumda ki daha tutmadi ama SJP misali bu kisaltma pek yakinda ustune yapisacak ve iconlasacaktir kendisi aha da suraya yaziyorum. Evet biraz anın populer ve tehlikesiz gay’i kafeslemeleriyle de gazlaniyor ama napalim o da nazar boncugu olsun mu olsun.


Anne bu teyzeler kim?:
ohooo gelsin glenn closelar cherry joneslar gitsin beyaz golgeler…kirisik sirt dekoltesi gormek istesem tavern on the green’de brunch yaparim ya da Samdan’a abone olurum. Lutfen oscarlar haric odul torenlerine 34C alti meme olcusu ve 50 yas ustu pasaportu olanlarin girmesi yasaklansin. Hic de fifimizde diilsiniz

Hakeme gozluk eline de sozluk:
bu kadar haksizlik yapilan bir odul toreni nicedir gormemistim oh mon dieu. Tracy Morgan, NPH, Jack McBrayer dururken en iyi yardimci komedi oyuncusunu girtlaklanasi ve ucuk gecer aman cocugum dikkat Michael Sheen’in gerzo abisi rolundeki adini bile bilmiyorum ama giydigi yelek yeterliydi adama vermeleri….Sonraciima Grey Gardens’daki gay iconu Little Edie roluyle kariyerinin rovasatasini atan, agzinin yana calmasini bile bu rol icin durduran zavalli Drew Barrymore’u es gecip ayni filmde annesini oynayan aman almissin bi Oskar zamaninda Jack Nicholson’i da goturmussun daha nedir yani bu hirsin Jessica Lange’e vermeleri..(hayir cunku rolu cok daha kucuk olmasina ragmen tutturdu illa ben de en iyi kadin oyuncu kategorisinde olucam diye)
Sonraaa Saturday Night Live’i atlamalari ki bu sene buttt-tun Amerika SNL’le yattik kalktik kardesim ayip bee, baydi bu beyaz orta yasli politikomik John Stewartlar falan…Ay sonra en iyi kadin oyuncu odulunu Diablo Cody’nin dususunun baslangici, bi allahin kulunun izlemedigi united states of tara’daki rolleriyle (5 rol birden oynuyo aman da cok is olmus) Toni Collette’e vermeleri…ve true blood’u kimsenin kaale almamasi…

Abi baskan zenci zaten ne gerek var:
sanirsin ki obamanin tac giymesiyle azinliklarin, hadi azinliklari gec en azindan zencilerin bari temsiliyetinde bi artis olucak. Yok anacim. Adamlar eskiden yalandan bi lan kac sene oldu zencilere odul vermedik attir bi denzel yapiyolardi artik onu da yapmiyolar nasil olsa babamiz zenci diyerekten. Amerikan televizyonu hala bir parmacik ballar haricinde omo beyazliginda. Orda bi kosede oyalasinlar kendilerini BET Awardsmus, ALMAymis bilmemneymis di mi… iyhhh adiler nolucak.

Rastgele gerzeklikler: Sarah McLachlan’ın basimiz saolsun sarkisi soylerken bi turlu durmayan kasi gozu eli ayagi oyle icliyim ki gozyasim olsa akardi halleri… January Jones, Debra Messing, Blake Lively (ki o da alti ay daha yasli ya da 500 gram daha sisman olsa basitlikten sinifta kalabilirdi) jennifer Carpenter ve Kristin Chenoweth (haha yarisini da saydim gerci) disinda herkesin ya cok bayik ya da feci kiro kiliklar giymesi…Orta dogulu kadin rollerinin kadrolu SSKlı oyuncusu Shohreh Aghdashloo’nun sigaradan catir catir catlamis sesi…Dexterla dizide kardesini oynayan karisinin niyeyse hala gozume bi ensest gelmeleri…Mac reklamlarindaki PC John Hodgman’in salaksacma sunuslari ve kameralarin Tina Fey’le Bob Newhart’in opusmesini gostermemesi…

Iste beleyken bele ay bu arada jimmy fallon cok tatli, ricky gervais de cok dahi di mi amalarim…Golden globes’da gorusmek dilegiyle operim TIVOlarinizdan

Hemen Paylaş:
  • Digg
  • del.icio.us
  • Facebook
  • Google Bookmarks
  • email
  • FriendFeed
  • Live
  • RSS
  • Tumblr
  • Twitter
  • Yahoo! Bookmarks

teoride aysun kayaci pratikte coney island

Posted in boyle de bisi oldu, coney island, new york, ulubey on September 5th, 2009 by Loony Bin – Be the first to comment

Yaz boyunca evin salonu belek otel havuzbasi, mutfak kaleici kebapci ocakbasi Antalyasal derecelerde seyrettiginden yatak odasinda ve mahallemizin bilumum kafelerinde hapis yasadik. Ev oyle sicakti ki mesela eski filmlerdeki gibi acilen dogum yapan biri olsa ve ebe otoriter bi ses tonuyla “cabuk su kaynatin temiz havlu getirin!!!” diye emretse valla kaynatamam ablacim cok sicak oluyo bayiliyoruz diye cemkiricek halde ve biz kendimiz kaynama noktasindayiz be umrumdu senin bebeeeen gicikliklarindaydim. Ha BI DE bu new york’un yine iyi halleri…bu kadar igrenc iklimli bi cografyanin (yazlar nemli ve kabus kislar dotumuz donuyo ve ruzgarli) dunyanin merkezi haline gelmis olmasi da beni ayrica lady gagalandiriyor sevgili tatilden yeni donmus yanik tenli bihterciklerim…

Hava boylemesine sicakkene ulubeye cok defalar yavrucum nolur bi deniz kenarina gidelim bak ada burasi ada 4 yanimiz su (bir adanin kac yani olabilir sayin cosinus: geometrim de cografyam kadar iyidir) yalvararak nafilelendim. Ulubey havuzbasi sevmez beach’e alerjik falan derken butun sosyetik -hadi sosyetigi gec medeni -hadi medeniyi gec burjuva secenekleri reddetti tabii Mr. o bir kovboy o bir halk cocugu. Sonra gunlerden bir gun Coney Island’a gidelim bak hani Annie Hall’da var boardwalk falan romantik olur dedim o da aaaa olur diyiverdi biz kalktik sabah koru atladik trene koyulduk yola.

Simdi new york yabancilari icin soyle ozetleyebilirim durumu: coney island manhattan’dan bir saat uzaklikta, brooklyn’in guneyinde atlantik okyanusuna bakan bir plaj kasabasi. Bi dolu filme, kitaba, muzige konu olmus, boardwalk’i, mermaid parade’i ve bugun tarihi eser kabul edilen cogu da kapanmis lunaparklariyla meshur…mesela annie hall’da woody’nin babasi carpisan arabalarda calisir hani, Darren Aronofsky civarlidir: Pi, turk genc kizlarinin gozdesi Requiem for a Dream falan oralarda gecer, Sopranos’un bi dolu bolumu keza…Lou Reed, Tom Waits, David Bowie, franz ferdinand, death cab for cutie sarkilarinda adi gecer…
(kopek gibi linkledim tiklamazsaniz darilirim sarkilari dinleyerek okuyun yaziyi bakiym)

Amma velakin bu cool referanslara ragmen coney island son derece de turistik ve vicikvicik ve halk plaji bi yerdir. -Mis yani. Ne bilym ben. populer kulture guvendim guvenmez olaydim, ben bilirim buralari havamdan kimseye de sormadim, kimseden oyk igrenc diye de duymadim bugune kadar, ulubeyden ok almanin suursuzluguyla bi googlelamayi bile aman vazgecer mazgecer riskinde gorup ciktim yola… halbuki simdi simdi anliyorum ki kimseden coney island igrenctir gitmeyin diye bisi duymamis olmamim sebebi bugune kadar, bunun bi nevi sinifsal bi bilgi olusuymus…simdi mesela gulhane parkinda cok epheral ya da cute bi moda cekimi gorup begenebilirsiniz ya da yeri gelir ben bir ceviz agaaaciyimmm diye cildirabilirsiniz ama kalkip gulhaneye gitmezsiniz, arkadaslariniza da abi gulhaneye gitme sakin cok feci demezsiniz cunku buna gerek duymazsiniz sosyallesme dagarciginizda oyle bir ihtimal yoktur cunku. (buraya kadar okuyup burda aaa sinifci pislik soku geciren okuyucudan ozur dilerim evet haklisiniz aysun kayaci bi post oldu napalim begenmeyen kafkasina almasin)

Tahminim serin bir sonbahar ogleden sonrasi coney island’a park edilse cok kisa film cektik arkadaslarla olmus mu bi gun de gecirebilir bazi model insan…oyle de bi eskimis pop sarkisi havasi alinabilir, bi atkinin icinde kalmis ipeksi saclar ruzgari esebilir, odagi bozuk resimler cekilinip devianart sarmallarina sarinilabilir…

Ne ki bana dar geliyor gobeim firtliyor boyle kiliklardan..ben istedim ki bir okyanus, bir kum bir de ulubey…icabinda bi sosisli bi kitap bir gun olsun…ama olmadi…giderek kalabaliklasan metronun nufusu, tren koridorunu kaplayan devasa buz kutulari, yol boyunca yenen yumurtali sandviclerin kokusu ve amerikanin bir numarali sorunsali tavan yapan teenager desibelinden ipuclarini aldiysak da BU KADDAR olacagini tahmin etmedik. Sonucta koca okyanus dedik anasini satiym. Ama 2 saatlik yolun sonunda 15 dakika dayanabildik ve ayagimizi suya bile degdirmeden Sasal (poland spring olsun hadi) sise sulariyla kafamizi islatip gerisin geri trene attik kendimizi…bu onbes dakkanin onunu da kenardan satin aldigimiz zittirimoktan semsiyeyi kuma sabitlemek icin harcadik ustelik…

Manzara suydu cunku: kumun ustunde cadir kurmus 20ser kisilik aileler, ev yapimi naylon kabanalar, pilli teyplerden gozeneklerimize tecavuz eden ucuz latino muzikler, cayircayir cocuklar, alisan haltetmis kum ustu mangal dumanlari, camur kaplanmis duslar, milim yer olmayan bir sozumona okyanus ve santim golge olmayan bir plaj…ortam o kadar absurd ve sicak basa gecmis bir haldeydi ki mesela boardwalkin kosesinde minnak bi cimlik alanda adamin teki devasa bi piton yilanini boynuna sarmis guya show yapiyo ama onu bile izleyen yok….kendi kendine adam yilanla hahahahhaha

Ayhh enivey plaj bizim neyimize, okyanus bizim neyimize, haftasonu kacamagi bizim neyimize tabii de…. İyi de oldu aslinda. Feci simarmis ben her milimini bilirim bu sehrin pehhhh havalarimi, ayhhh sikildim bu sehirden nankorluklerimi gordu matmazel new york, bana bi al sana kapagi yapti. Bu kadar orta mali bi bilgiye bile erisememissin madem sittin senedir, coney island’a gidilmiyceini bile bilmiyosun madem…al bakiym sana mustahak yapti. Yani max cohenlerim marion silverlarim iki bolum arasi on santim boy atan bulent ziyagillerim New yorkla boy olcusulmeyecegini yineyeniyeniden anlayarak giriyoruz fall sezonuna. Ayagimizi denk alarak, geceleri calisirken denk alinmis ayaciklarimizin usumesinin kiymetini bilerek, battaniyenin altina sokularak. Hadi bakalim hepiniz hosgeldiniz loonybin fall sezonu acilmistir kirmizi kurdelelerle FELAM.

Hemen Paylaş:
  • Digg
  • del.icio.us
  • Facebook
  • Google Bookmarks
  • email
  • FriendFeed
  • Live
  • RSS
  • Tumblr
  • Twitter
  • Yahoo! Bookmarks